Murat Yülek, 05.11.2018 Dünya Gazetesi

Bu köşede 2000’li yılların ortalarından itibaren eğitimin önemini, PISA sonuçlarını, kalkınma açısından eğitimin vazgeçilmezliğinden bahsedildi. Bunlardan bazıları sonradan oldukça popular hale geldi (PISA gibi).  Şimdi bir kez daha tekrarlamakta zarar yok. Kalkınma için iyi eğitime ihtiyaç duyulur. İyi eğitim sistem, çıktı ve sonuçlarına sahip olan ülkeler zenginleşir. Bu bilinmedik bir şey değildir. Türkiye eğitim sistem, çıktı ve sonuçlarının başarılı olduğu bir ülke değildir. Bu yüzden, bu sorunu halletmeden dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmemiz mümkün değildir.

2002 yılı sonrasında eğitime (ve bilime) harcanan kamu fonlarının yüksekldiği ve Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyelerine çıktığı  yadsınmaz bir gerçektir. Örneğin, Türkiye’de yaklaşık her 80 kişiden biri, bu satırların yazarı dahil, öğretmen. Dünyada bir çok ülkenin nüfusundan daha fazla öğretmene sahibiz. Toplam istihdamın da yüzde 3’ü öğretmenlerden oluşuyor. İstihdam edilen subaylardan, polislerden, doktor ve hasta bakıcılardan, mühendislerden hatta  bunların toplamından çok daha fazla öğretmene sahibiz. Okul binaları, derslikler, laboratuvarlar gibi ‘donanım’ harcamalarımız da çok yüksek.

O halde neden eğitim çıktı ve sonuçlarımız açısından başarılı değiliz. Demek ki bir ‘verimlilik’ ve ‘etkinlik’ sorunuyla karşı karşıyayız. Para harcıyoruz ancak harcadığımız paranın karşılığını alamıyoruz ve istediğimiz sonuçlara ulaşamıyoruz.

Daha önemlisi, insan kalitemiz gittikçe kötüleşiyor. Saygılı insan, düzgün konuşabilen insan, akıl yürütebilen insan yetiştirmekte zorluk çekiyoruz. Kendi çocukluğumla karşılaştırdığımda bugünün toplumunda negatif farkları çok rahat görebiliyorum. En basitinden bir örnek: ‘bizim zamanımızda’ otobüslerde çocuk ve gençler yaşlıları görükleri zaman yer verirlerdi. Şimdilerde değil yer vermek, gençlerde bu tür ‘konseptin’, ‘hassasiyetin’ olmadığını rahatlıkla görüyorum.

İnsan kalitemizin, hem bilgi ve beceri hem de ‘değerler’ açısından bu kadar kötüleşmesi ‘eğitim’ sistemimizin ortaya çıkardığı bir sonuç olsa gerek. Eğitim sistemi deyince sadece K-12 ve üniversiteleri kapsamak doğru olmaz. Aileleri ve medyayı da eğitim kurumları arasında katmak saymak gerekir. ‘Hayat boyu öğrenme’ kavramının giderek güç kazandığı bir dünyada ana okulundan başlayarak topluma formel – enformel ‘eğitim’ veren tüm kurum ve yapıları eğitim kurumu saymamız gerekir.

O halde reforme etmeye eğitimin neresinden başlayacağız. Cevap çok basit: ana okulları ve ilkokulun ilk seneleri. Çocuğun karakterinin oluştuğu bu dönemlerde çocuğa hayatla ilgili değerleri kazandırmamız çok önemli:

  • Merak (soru sorma ve cevap arama)
  • ‘Üretme’, icat etme, sorun çözme isteği
  • Öğrenme aşkı’
  • Sosyal sorumluluklar
  • Temizlik
  • Helal haram kavramları (kendisine ait olmayan şeyleri zorla ya da gizlice elde etmeme ilkeleri)
  • Büyük küçük ilişkileri

 

‘Değerler eğitimi’ konusu son dönemde bayağı tartışıldı ancak sonuçlar henüz elimizde yok.Dünya kupasında Japonya’nın Almanya’yı yendiği maçtan sonra Japon seyircilerin çıkmadan önce oturdukları tribünleri temizlemeleri bu ilk yıllarda aldıkları bu ‘terbiyeden’ geliyor olsa gerek. Ya da metro, tobüs gibi kamu ulaştırma araçlarında asla sesli olarak birbirleriyle ya da telefonla konuşmamaları? Sokağa bir şey atmamaları? Japonlara bu ‘terbiyeyi’  ‘eğitim sistemleri’ sağlıyor.

Kaynakları kısıtlı olsa da Japonya’nı dünyanın en gelişmiş, en zengin ülkelerinden birisi olmasıyla, eğitim sisteminden aldıkları terbiye  ve edindikleri bu davranış tarzı arasında iliişki olabilir mi?