Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 24 Temmuz 2011

Avrupa’nın çöküşü, kriz uyarıları, Fitch derken cari açık tartışmasına tekrar döndük.

Kurlardaki reel değerlenme son dönemde bir miktar hafifledi. Bunun (olumlu) etkilerini önümüzdeki dönemde göreceğiz. Tabiî eşzamanlı diğer etkilerden ayrıştırabilirsek.

Ancak, cari açığı sektör sektör dikkatle mercek altına almadan ve uzun dönemli eğilimleri incelemeden soruna kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm getirmek mümkün değil. Değerli yerel kur, yüksek maliyetler, insan gücü kalitesi gibi makro-faktörler tüm sektörleri ilgilendiriyor. Ancak sektörlerin kendi içlerindeki sorunların ortadan kaldırılması da gerekiyor.

Sektörel sorunlar ilgili kamu kurumları/bakanlıklar tarafından algılanıp çözüm stratejisi getirilmeden çözülmüyor. Örnek olarak savunma sanayiine bakabiliriz. Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın son yıllarda uyguladığı ısrarlı politikalarla savunma sanayiinde 2005 yılında yüzde 25′ler seviyesinde olan yerli katkı oranı 2010 sonunda yüzde 50′yi aştı. KOBİ’lere açılma kararı ve bu karar çerçevesinde ihtiyaç duyulan teçhizatların Türkiye’deki organize sanayi bölgelerinde faaliyet gösteren KOBİ’lere ürettirilmesi neticesinde şu anda binden fazla firma üretici durumuna getirildi. Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın izlediği ana politika büyük projelerde ve temel ihtiyaçların temininde ana yüklenici firmalara yan sanayi ile birlikte çalışma mecburiyetinin getirilmesi idi. Uygulanan bu ana politika yerli savunma sanayiine sınıf atlatmaya yetti.

Önümüzdeki birkaç yıl içinde savunma sanayiindeki yerli katkı oranının yüzde 75′lere çıkması beklenmektedir. Uygulanan politika sayesinde bir taraftan ithalatın azaltılması sağlandı hem de bu kritik sektörde dışa bağımlılık azaltılmış oldu. Türkiye geçen sene ihracatta kritik bir milyar dolar rakamının üzerine çıktı.

Sağlık sektörü

Önce makine ithalatına bakalım. Son beş senede makine ithalatı 15 milyar dolardan neredeyse üç katına, 40 milyar dolara yükseldi. Bu rakamlara bakıp üretim ve ihracat kapasitemiz artıyor diyebilirsiniz. Ancak, en iyi ihtimalle kısmen haklısınız. Zira, makine teknolojisinin hızla gelişmesi elinizdeki makine stokunun ekonomik ya da teknik ömrünün olmasa da ‘teknolojik’ ömrünün kısalmasına sebep oluyor. Geçen sene satın aldığınız makine daha elli sene hizmet verecek dahi olsa Bangladeş’teki rakibiniz daha verimli ve teknik açıdan daha güçlü yeni modeli aldığı anda rekabet gücünüz düşüyor. İkincisi, dışarıdan ithal edilen makinelerin ne kadarının yerli üretimi ikame ettiğini bilemiyoruz.

Şimdi yukarıdaki bilgiler ışığında sağlık sektörüne bakalım. Sağlık sektörü ithalatı 2004 ile 2008 yılları arasında iki katını aşarak 1,6 milyar dolara çıktı. Ekonominin yavaşladığı 2009 ve 2010 yıllarında aynı seviyelerde kaldı. Ülkemizde ihtiyaç duyulan tıbbi cihaz ihtiyacının yüzde 85′i yurtdışından karşılanıyor. Mevcut politikalar (ya da politikasızlıklar) devam ederse bu durum önümüzdeki dönemde daha da kötüleşecek.

Ortalama ömrün uzaması sağlık sektörünün ve dolayısıyla tıbbi cihaz imalatının önemini artırıyor. Yaşlıların sağlık harcamalarının gençlere göre fazla olması, ortalama ömrün uzun olduğu toplumlarda sağlık harcamalarının diğerlerine göre daha fazla olmasına sebep oluyor. Bu da tıbbi cihaz (ve ilaç) sektörlerinin, enerji gibi, geleceğin sektörleri arasında yer almasına sebep oluyor.

Dolayısıyla, Türkiye’nin tıbbi cihaz ithalatı önümüzdeki dönemde daha da artacak. Son beş yıl içinde Türkiye’nin medikal cihazlar için harcamış olduğu kaynak tutarı 6 milyar doların üzerinde. Önümüzdeki dönemde yeni sağlık yatırımları ile birlikte bu açık daha da büyüyecek.

Bu (cari) açığın kapatılması için yetkili kurumların acil olarak yerli üretimi teşvik edici yönde strateji ve politikalar geliştirerek ilave önlemler almaları gerekmektedir. Burada da en büyük görev Sağlık Bakanlığı ile birlikte yeni adı ile Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı’na düşüyor.

Tıbbi cihaz sektörüne verilecek desteklerin ülkemizi yurtdışına bağımlılıktan kurtaracak bir potansiyelin varlığından haberdarım. Örneğin Ankara OSTİM’de savunma kümelenmesi gibi bir de sağlık kümelenmesi var.

Bu kümelenmedeki şirketler onlarca ülkeye ihracat yapıyor. Ancak Türkiye’deki devlet hastanelerine, yabancı firmaların engellemelerinin de etkisiyle sadece katma değeri düşük basit ekipmanları satabiliyorlar. Yabancı firmalar, yerli firmaların yurtdışına rahatlıkla ihraç edebildikleri kompleks cihazları “Türk makineleri hastaları yatakta bırakır” telefonlarıyla ihale dışı bırakabiliyorlar. Türk firmalarının uluslararası yeterlik belgeleri gerektiren ihaleleri kazanmalarına rağmen çeşitli yollarla ihaleler iptal edilebiliyor.

Yerli üreticinin ihalelere girmemesi, ağırlaştırıcı şartlar da yerli firmaların şanslarını ortadan kaldırıyor. Bu, sektördeki yerli ‘öğrenme sürecini’ imkansız hale getiriyor. Ancak her şeye rağmen Türk firmalarının ihalelere girmesi, yabancı firmaların fiyatları yüzde elliye yakın oranlarda kırmasına sebep oluyor. Yani, Türk firmalarının üretip ihalelere girebildiği ürünlerde yabancı firmaların verdiği fiyatların eski ihalelere göre hızla aşağı çekildiğini görüyoruz. Bu da yerli üretimin bir başka faydası.

Böylesine bir ortamda ülkemizde tıbbi cihaz sektörünün gelişmesini beklemek oldukça zor. Bu sektör mevcut uygulamalarla, yıllarca ülkenin dış ticaret açığına ve dolayısı ile cari açığına olumsuz katkı sağlamaya devam edecek. Dolayısıyla, 120 milyon dolar civarındaki sektör ihracatının artmasını da beklememek gerekiyor. Zira, ihraç pazarlarında, kendi ülkesinde satılamayan bir ürünü pazarlamak kolay değil.

Çözüm

Tıbbi cihaz sektörü sadece bir örnek. Ancak burada kazanılacak tecrübe, savunma sanayii gibi birçok alana aktarılabilir. Yapılacak şey, Sağlık Bakanlığı ile Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı’nın bir araya gelmesi ve bir strateji tespit etmesi. Sanayi Bakanlığı’nın son dönemde üzerinde durduğu ihalelerde yerli desteğinin (yüzde 15) de özellikle sağlık sektöründe devreye girmesi gerekiyor.

Bu stratejiye ölçülebilir başarı hedefleri konulması ve beş senelik bir perspektifte Türkiye’de üretilen kompleks tıbbi cihazların devlet hastanelerine girmesinin sağlanması gerekiyor. Sağlık Bakanlığı satın alma yetkililerinin bu hedeflere uygun eğitimlerden geçirilmesi, hatta konunun KİK’in verdiği eğitim müfredatlarına da eklenmesi gerekiyor. Dünya ‘stratejik satın alma’ konularını tartışırken ülkemizde on yıllar öncesinin parametreleriyle hareket etmemizi kabul etmek zor.

Tıbbi cihaz sektöründe yerli payının artırılmasını konuştuğunuz zaman, (önce de olduğu gibi) sabotajlara hazır olun. Zira bazıları Türkiye’nin ciddi ürünler imal etmesini istemiyor.