DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 25 Temmuz 2011

2005 yılından itibaren cari açığın tırmanışının durdurulması gerektiği dile getirilen bu köşede bugün cari açığın bir numaralı risk olarak kabul edilir hale gelmesinden dolayı bir mutluluk duyulmuyor. ‘Finanse edilebildiği sürece cari açık problem değildir’ mantığının atılıp,  yerine ‘cari açık temelde bir tasarruf kaynağıdır; ancak aynı zamanda bir borç kalemidir ve risk unsurudur’ mantığının oturması bir kazanımdır.

Ancak durum ‘kriz geliyor’ alarm zillerini çalacak kadar kötü de değildir. Cari açığın geldiği nokta açısından gerekli tedbirlerin daha önceden alınması Türk ekonomisinin daha sağlıklı bir patikaya oturtulmasını sağlayacaktı. Şu anki içinde olduğumuz noktanın ise geri dönülemez bir nokta olmadığı belli.

Ak parti’nin önemli  ekonomi kurmaylarından Bülent Gedikli’nin yaptığı uyarı bu açıdan doğru. Türkiye’nin geldiği noktada en önemli ‘ortak’ eğilim halkımızın gelirinin üzerinde haramaya çalışması. Bu durum gelir seviyesinden bağımsız bir özellik gösteriyor. Bu yüzden ‘ortak’ diyorum. Benzincide çalışan ‘pompacıdan’ aylık geliri onbinleri bulan ‘yeni zenginlere’ kadar ya iyimserlikten (güven endekslerinde rekor iyileşmeleri hatırlayalım) ya da toplum olarak pek de sağlıklı olmayan bir özelliğimiz olan ‘statü göstergelerine’ olan bağımlılığımızın etkisiyle harcıyoruz.

Bu köşede yazıldı. Ardından çeşitli kuruluşlar ve BTK Başkanına kadar çeşitli aktörler de vurguladı. 1994 yılından bu yana 20 milyar doların üzerinde cep telefonu ithal etti ülkemiz. İstanbul Muhasebeciler Derneği araştırmasına göre cep telefonu ortalama kullanım süremiz Avrupa’nın epey altında. Bir aylık elirini gözünü kırpmadan yeni cep telefonuna harcayabşlen asgari ücreylilerin ülkesi Türkiye. Öte yandan lüks saatlerin ve otomobillerin krizde en çok satıldığı ülkelerden birisi Türkiye. Gelir seviyesinden bağımsız olan bu ortak ‘harcama’ ve ‘gösterme’ kültürü, kolay borçlanma ile birleşince cari açığın önemli itici güçlerinde birisi oluyor.

‘Üretin’ değil ‘harcayın’diye çığlık atan shopping-fest organizasyonları, dizi ve reklam kültürü de bu süreci destekliyor. Böyle olunca, küresel kriz yılında 200 milyar dolarlık ithalat yapıyor ve dünya ekonomisine, diğer ülkelerseki şirketlere omuz vermiş oluyorsunuz. Oysa bir dünya devi olan Alman ekonomisi batan Avrupa’yı sırtlamak için net ihracata yükleniyor.

Kriz tartışmasını hızlandıran  bir başka unsur TL’nin değer kaybı. Dolarla borçlanan işletmeler sıkıntıda. Küçük ya da büyük portföyü olanlar neh yapacaklarını bilemiyorlar. Tavsiyem: biliyorum diyenlere güvenmeyin. Şu anda TL’nin seyrini öngörmek çok zor.

Ancak bu aeyri belirleyecek ana eğilimleri biliyoruz. Öncelikle, TL çok uzun süredir aşırı değerliydi. Son dönemde kaybettiği değeri esasında uzun dönemli ve ‘kısmi’ bir ‘düzeltme’ olarak görmek mümkün.

Ancak bu düzeltmenin devam mı edeceği yoksa tersine mi döneceğini tahmin etmek çok güç. Zira, birincisine zıt ikinci bir uzun vadeli eğilim var: ‘hard currency’ bolluğu. Hem ABD hem Avrupa’daki durum bu ekonomilerin daha uzun sure parasal daralmayı gerçekleştiremeyeceğini gösteriyor. ABD’de, fiilen sıfır sayılabiecek politika faizinin bir miktar yükseltilmesi bu görüşe ters bir durum ortaya koymayacak. Biz olası krizi konuşuyoruz. Bu ülkeler ise krizin tam içinde şu anda.

Kısa vadede, birbirine zıt eğilimlerin hangisinin ağır basacağını bilme çok zor. Altın da o yüzden yükseliyor.

İşletmelerin yapması gereken dolar/euronun seyrinden para kazanmaya çalışmak yerine risklerini minimize etmek. Örneğin, en basit hedging olan satın almalarını gelirlerinin kuru cinsinden yapmak.