ABD ile Türkiye arasında Serbest Ticaret Alanını Konuşalım

Murat Yülek,  Şubat 2017, Derin Ekonomi

Donald Trump Amerika Birleşik Devletleri başkanı oldu. Önümüzdeki 4 yıl dünyayı neler bekliyor? Şu anda görülen, Trump’ın kafasında iki kutuplu bir dünya var. Bir tarafta Anglosaksonlar ve Rusya diğerinde ise Çin. Diğer ülkeler büyük ölçüde önemsiz/‘irrelevant’. Trump’ın dünyasına hoş geldiniz.

Başkan Trump’ın ilk önemli kararı TPP sürecini durdurması oldu. TPP, Obama yönetiminin en önemli politikalarından birisiydi. Avrupa Birliği ile ABD arasında serbest ticaretin  önünü açması ve Atlantik Okyanusu’nun iki tarafı arasında yatırımların da artmasını ön görüyordu. Eşdeğer güç ve gelişmişlik seviyesindeki iki ekonomik alan arasında serbest ticaret ve daha çok yatırım her iki tarafın da işine yarayacaktı açıkçası.

Trump’ın yemin etmesinden önce Brexit’ten sert çıkış yapacağını açıklayan İngiltere’ye, hızlı bir serbest ticaret anlaşması önererek kucak açtı. Avrupa hakkında sert açıklamalara devam ederken bunu yapması Trump’ın kafasında bir Anglo-sakson birliği olduğunu gösteriyor. Bu tercihin sebebi henüz tam olarak belli değil.

Donald Trump tercihleri olan bir lider. İngiltere dışında Trump’ın diğer pozitif tercihleri arasında Rusya da var. En azından siyasi olarak ABD’nin Rusya ile yakınlaşacağı artık kesin gibi. Buna karşılık Meksika ve Çin konusunda Trump çekinmeden negatif tercihler ortaya koydu.

Türkiye konusunda ise Başkan Trump siyasi ve ekonomik tercihini pozitif kullanacak gibi görünüyor. Bu Türkiye açısından ne manaya gelir? Siyasi açıdan Türkiye’nin en önemli beklentisi Fetullah Gülen’in iadesi ve ABD’nin Suriye’de Türkiye’yi yalnız bırakan ve terör gruplarını desteklemesine son verilmesi. Her ikisi açısından da Başkan Trump ve ekibinden olumlu mesajlar alındı şu ana kadar. Bunların ne ölçüde gerçekleşeceğini zaman gösterecek.

Ekonomik açıdan ise Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin Trump döneminde nasıl bir şekil alabileceği henüz belli değil. Türkiye tarafı ABD’ye bir gündem önermedi. Başı oldukça kalabalık olan ABD tarafından da böyle bir gündem gelmedi. Türkiye’nin bu gündemi çalışması ve hazırlıklı olması gerekiyor. Bizce, olası Türk-Amerikan ekonomik gündeminin en önemli maddesi Türkiye ile ABD arasında bir serbest ticaret anlaşmasıdır. Türkiye ile ABD arasındaki ticaret her iki ülke açısından da önemsiz derece düşük. Türkiye-AB dış ticaret hacmi 130 milyar doların üzerindeyken Türkiye-ABD ticaret hacmi18 milyar dolar seviyesinde.

2002 yılından sonra Türkiye’nin ABD’ye olan ihracatı artmadı. ABD’nin Türkiye’ye olan ihracatı ise hemen hemen iki katına çıktı. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye uçak, otomobil ve makineler gibi yükte hafif pahada daha ağır ürünler satıyor. Ancak o da ABD’nin toplam ihracatı içinde oldukça küçük bir orana sahip. Dolayısıyla, her iki ülke de birbirleriyle ticaret yapmıyor denebilir. Karşılıklı yatırımlar da potansiyele oranla oldukça düşük seviyelerde.

Bu durum tersinden okunursa, ortada oldukça önemli bir potansiyelin olduğu görülüyor. Siyasi ilişkilerin derinleşmesine ekonomik ilişkiler de eşlik ederse önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ticaret hızla artabilir. Trump’ın Avrupa ve Çin ile ilgili menfi tercihleri Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri güçlendirici etki yapar. Özellikle tekstil ve hazır giyim alanında. Trump, Meksika’nın aksine, İngiltere’yle olduğu gibi Türkiye ile ticarete olumlu bakacaktır.

Türkiye Trump’ın karşısına ilk baştan itibaren iddialı ve yüklü bir işbirliği gündemiyle çıkmalı. Obama döneminde Amerikan ticaret bakanı Türkiye’nin kamu malları satın alma pazarında ABD’nin oldukça düşük paya sahip olduğunu söylemişti. Aynı şikayet Avrupa Birliği’nden de gelmişti. Oysa Türkiye’nin hem ABD hem de AB kamu satın alma pazarından aldığı pay sıfır. Altını çizelim: sıfır. Dolayısıyla, Türkiye’nin bu konuda da her iki partnerine de söylececeği şey var.

Sokak satıcıları girişimcidir; destek olalım

Murat Yülek,02.01.2017, Dünya

Acı bir terör olayıyla başladığımız 2017 yılının hem Türkiye hem dünya için çok iyi bir yıl olması dileğiyle başlıyorum yazıma.  Kalkınmacı devletin en önemli görevlerinden birisi istihdam sahalarını geliştirmektir. Asıl hedef yüksek ücretli istihdam alanlarıdır. Ancak Türkiye gibi büyük bir ülkede bunu başarmak kolay değil; ve bu hedefe ulalmak uzun zaman gerektirir. Benim hesaplarıma göre, Türkiye’nin mevcut demografik yapısında, iş gücüne katılım oranı artırılarak, şu anda işgücü havuzunda gözükmeyen, ancak çalışabilecek 15 milyondan fazla kişiye istihdam sahası açmamız gerekiyor. Bunların içinde, yazılım mühendisleri olduğu gibi, ortalama eğitim seviyesinin 7 yıl olduğu bir ülkede eğitim ve beceri seviyesi düşük milyonlarca insanımız var.

İstihdam sahası açmak devletin görevidir. Ancak günümüzde serbest piyasa ekonomisinin hüküm sürdüğü bir ülkede devlet toplam istihdamın çok az bir kısmını doğrudan kendisi açıyor. Örneğin ülkemizde toplam istihdamın yüzde 10 kadar bir kısmı kamu bordrosunda gözüküyor. Dolayısıyla, serbest piyasa ekonomisinde devlet istihdam üretme görevini (ki bu sosyal bir görev) özel şirketlere tevdi ediyor. Bir başka deyişle, şirketler sosyal bir görevi yerine getiriyor. Devletin görevi, istihdam alanı açma sorumluluğunu verdiği şirketlerin önünü açmaktır.

Özel sektör şirketleri ve kamu yeterince iş sahası açamazsa, helalinden ekmek parası kazanmak isteyen insanların sokak satıcılığı ya da işportacılık gibi alanlara yönelmesi de normaldir. OECD’nin önceki bir çalışmasında Türk insanının bu anlamdaki girişimciliğinden bahsediyordu. Kalkınmacı devlet bu durumda bu insanlara ceza kesmek yerine halkın bu alandaki gelir üretme imkanlarını düzenler ve artırır. Daha iyi iş imkanı bulamayan, ancak dilenmek ya da kötü yola da düşmek istemeyen kişiler sokak satıcılığı yapabilir. Bunda bir mahzur görüyor muyuz?

Yapılması gereken, belediyelerin sokak satıcılığı yaparak doğrudan istihdam üretmek ‘sosyal görevini’ üstlenen bu insanları kayıt altına alması, onlara uygun yer göstermesi, sattıkları hizmet ya da malları ve satış şekillerini standart ve denetim altına almasıdır. Bu arada, tüm şehirlerimizde ve özellikle İstanbul gibi tarihi ve kültürel zenginliği olanlarda, resmi sokak satıcılarının tezgahları, mekanları da bir görsel tasarıma tabi tutulmalıdır. İstanbul’a gelen turistler simit aldıklarında dahi İstanbul’un kültürel zenginliğinin görsel yansımasını tecrübe etmelidir. Yerel yönetimlerin bu ‘düzenleme’ görevi çok önemli.

Girişimcilik desteği ve eğitimi veren KOSGEB de bu hizmetlerini sokak satıcılarına da yaygınlaştırmalıdır. Yüzde 80’i şehir ve kasabalarda yaşayan halkımızın, sokak satıcıları eliyle hem hayatlarını kolaylaştırmalı hem de meşru kazanç kapıları açmalıyız. Alışveriş merkezlerinde koridorların kiraya verilmesi gibi, bu dönüşüm belediyelerimize ilave gelir de getirebilir. Tabii işgaliye ücretlerini abartmamak kaydıyla.

Oysa, basına yansıyan yönüyle bakarsak işportacılar oldukça baskı altında. Daha geçenlerde sivil bir zabıtanın bir sokak satıcısını darp etmesine basında bol bol yer verildi. Merkezi ve yerel yönetimlerimizin sokak satıcılarını düşman olarak tanımlamaları büyük bir sosyal hatadır. Görev düşen sadece merkezi yönetim ya da yerel yönetimler değil. Genç işletmeci Ömer Mahir İrdam halka da görev düştüğünün altını çiziyor, büyük süpermarket yerine küçük bakkaldan ya da sokak satıcısından alışveriş etmek sosyal dokuya fayda sağlar diyor.

Not: Dünya Gazetesi’nde 2005 yılından itibaren bu köşede yazıyorum. Kovayı boşaltmak için önce doldurmak gerekiyor. Yazılarım bu günden itibaren ayda bire inecek. Bu yeni düzenlemeyi kabul ettikleri için Dünya Gazetesi yöneticilerine teşekkür ediyorum.

 

Sıradışı Yıl 2016

Murat Yülek, Ocak  2017, Derin Ekonomi

2016 yılı ekonomik ve siyasi açıdan sıra dışı bir yıl oldu. Uluslararası siyasi risklerin, deyim yerindeyse tavan yaptığı bir yılı geride bıraktık. Bunlar yetmezmiş gibi bir de darbe teşebbüsü yaşadı Türkiye. Bu gelişmeler 2016 yılında Türk ekonomisi üzerinde önemli menfi etkiler oluşturdu.

Yıla, düşürülen savaş uçağının gölgesinde bir çıkmaza giren Türk-Rus ilişkileriyle başladık. Bozulan ilişkilerin en önemli kurbanı ekonomi oldu. Rusya Türk ihraç ürünlerine çeşitli zorluklar ve yasaklar getirdi. Bu özellikle turizm ve Akdeniz bölgesinde üretilen yaş sebze ve meyvelerin ihracatı açısından güçlükler çıkarttı Türkiye’ye. Türkiye’nin en büyük turizm pazarını oluşturan Rusya’dan gelen  turist sayısının düşmesiyle özellikle Akdeniz’deki turizm işletmelerimiz sıkıntıya girdi. Toplamda, Rusya ile yaşanan problem ihracatın 2016 yılında yavaşlamasına sebep oldu.

Türkiye Rusya Krizi sırasında Rusya’ya karşı ekonomik yaptırım uygulamadı. Rusya, enerjinin  dışında, Türkiye’ye tarım, maden ve metaller gibi ürünlerde yüksek miktarlı ihracat yapıyor. Rusya’nın Türkiye’ye bu ürünlerdeki ihracatı, normal yıllada Türkiye’nin Rusya’ya toplam ihracatının iki katına yaklaşıyor. Rusya’nın Türkiye’ye ihraç ettiği ürünlerin Ukrayna gibi başka ülkelerden de kolaylıkla tedarik edilmesi mümkün. Bu yüzden Türkiye’nin elinde de Rusya’ya karşı ekonomik yaptırım uygulama şansına sahipti. Ancak bu kozunu kullanmadı.

Yılın son çeyreğinde Rusya Türkiye ilişkileri iyileşti. Bu sayede, 2017’den itibaren ihracat ve turizm gelirlerinde artışlar olacak. Ancak, kaybın ne ölçüde telaafi edileceğini şu anda bilemiyoruz.

Türkiye 2016 yılında bir de darbe teşebbüsü yaşadı. Fetö terör örgütünün bu teşebbüsünün ekonomiye maliyeti ağır oldu. Ekonomik ve siyasi güven düştü. Şirketlerin yatırım kararları ertelendi. Özel tüketim düştü. Bunların neticesinde, darbe teşebbüsünün yaşandığı üçüncü çeyrekte Türk ekonomisi yüzde 1,8 oranında daraldı. Dördüncü çeyrekte de yavaşlama devam ediyor. Hükümet tarafından alınan tedbirler teşebbüsün kalıcı etkilerinin ortadan kaldırılmasını hedefliyor.

2016 yılının bir diğer özelliği ise yoğun terör idi. Türkiye, PKK’ya ve DAEŞ’e karşı büyük bir harekat başlattı ve netice aldı. Buna karşılık bu örgütler Türkiye’deki terör eylemlerini artırdılar. Bir taraftan halkı terörize etmeyi, diğer taraftan da ayakta kaldıklarını göstermek amacını güden örgütler az sayıda insanla çok gürültü çıkartacağını umdukları eylemlere giriştiler. Bu eylemlerin de ekonomi üzerindeki etkisi menfi oldu. Ancak hükümet ve güvenlik güçlerinin kararlılığı devam etti. Halkın da terörün bitirilmesine yönelik kararlı tavrı ekonomideki istikrarın bu şartlarda olabileveği kadar güçlü devam etmesine katkıda bulundu.

Avrupa Birliği ile ilişkilerin kötüleşmesi ve Avrupa Parlementosu’nun kararı, Türkiye’nin harici ilişkilerini zorlayan bir başka unsur oldu. Türkiye, Avrupa Birliği’nin teröre karşı tavır almasını istemeye devam ediyor. Ancak Avrupa Birliği’nde bu konuda net bir tavır oluşamıyor. Bu arada, Avrupa Birliği 2016 yılında Brexit oylamasından ve İtalya Başbakanı Renzi’nin istifasından sonra tarihinin en zor dönemlerinden birisini yaşıyor. Avrupa Birliği’nin geleceği hakkında hem Avrupa’da hem de dışarıda kamuoyunda önemli soru işaretleri var. Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde yükselen ırkçılık ve yaklaşan seçimler Avrupa’nın uzun dönemli istikrarı hakkında benzer soru işaretlerin ortaya çıkartıyor. Tüm bunlar, bir Avrupa ülkesi olan ve bunlarla yakın ekonomik ilişkileri olan Türkiye’yi 2016 yılında etkilediği gibi önümüzdeki dönemde de etkilemeye devam edecek.

Amerika’da Donald Trump’ın seçilmesi Kasım ayından itibaren dünya piyasalarıyla birlikte Türkiye’yi de etkiledi. ABD’de kısa dönemde büyümenin artması beklenirken orta uzun dönemde zorluklar artacak. Orta-uzun vadede ABD’nin bir borç sıkıntısı yaşama olasılığı bugün dünküne göre çok daha olası görünüyor.

Yükselen dolar endeksi ve ABD’deki hem piyasa hem Fed faizleri Türkiye’de de borçlanma maliyetlerini artırdı. OPEC kararı sonrası petroldeki artışlar ise Türkiye açısından hem olumsuz hem olumlu etki gösterecek. Petrol zengini Rusya, Azerbaycan ve Ortadoğu ülkelerinin gelirlerinin artması Türkiye’nin ihracatını destekleyecek. Buna karşılık, devam eden enerji bağımlılığı sebebiyle ithalat faturası ve cari açık da yükselecek.

Kısaca; 2016 zor bir yıl oldu. Jeopolitik ve ekonomik riskler yükseldi. Darbe riski de yaşayan Türk ekonomisinin direnci denenmeye devam etti. İyi haber, Türk ekonomisi 2016 yılından da başarıyla çıktı. Kötü haber, 2017 yılı da 2016’dan daha iyi olacak gibi görünmüyor.

Trump Ekonomisi

Murat Yülek, Aralık 2016, Derin Ekonomi

Sürpriz başkan Trump daha resmi olarak başkanlık koltuğuna oturmadan dünya ekonomisi süprizlerle karşılaşmaya başladı bile. Amerika Birleşik Devletleri’nde Fed’e fırsat vermeden faizler kendiliğinden yükselmeye başladı. Bu da dolar endeksini yükseltti ve euroyu düşürdü.

Şimdi dünya, zorlu bir seçim kampanyasının ardından Trump’ın dış siyaset ve ekonomi alanlarında izleyeceği politikaların ne olacağını düşünmeye başladı. Zira, Trump öngörülebilir bir karakter değil; farklı bir lider. İş adamlığı sırasında çok sayıda büyük risk aldı. Bu risklerin bir kısmı gerçekleşti ve Trump’a pahalıya mal oldu ve ona inişli çıkışlı bir iş kariyeri hediye etti. Aynı inişli çıkışlı, risk-sever davranış tarzını başkanlığa taşımasıyla, hem Amerika hem de dünya açısından heyecanlı bir dört yıla gireceğiz.

Trump’ın izlemeyi taahhüt ettiği ekonomi  politikalarına bakarak bu aşamada Amerika ve  dünya için bazı çıkarımlar yapmakta fayda var. Trump’ın şu kadar verdiği beyanatlardan ve seçim bildirgelerinden, izlemeyi taahhüt ettiği ekonomi politikalarının temelinin ekonomiyi kısa vadede büyütme amacını güttüğü görülüyor. Trump Amerika’nın altyapı stoğunun eskidiğini, teknik olarak standart altı ve miktar olarak da yetersiz olduğunu söylüyor. Bu yüzden, kamu harcamalarının altyapıya dayalı olarak artırılmasını ve bu sayede büyümenin hızının yükseltilmesi hedefleniyor. Buna bir nevi büyümeci ‘kamu satın alma politikası’ da denebilir.

Diğer yandan Trump, özellikle Çin’den ve Meksika’dan yapılan ithalatı çeşitli yollarla kısıtlayarak Amerika’daki istihdamı artırmayı, yani, genişleyici maliye politikalarının büyüme etkisinin yurt içinde kalmasını hedefliyor. Trump, TPP müzakerelerinde ‘en sert ve zeki’ müzakerecilerini  görevlendirerek ABD işçilerinin ve üreticilerinin menfaatlerinin korunacağını söylüyor. Örneğin, Trump altyapı inşaatlarında Amerikan yerli çeliğinin kullanılmasını istiyor. Bu sayede, Trump ‘dinamik ve patlayan’ bir ekonomi inşa ederek 10 senede istihdamı, şu anda beklenen 7 milyon yerine toplam 25 milyon artırmak istiyor. Bunu, büyümeyi her yıl yüzde 1,5 oranında artırarak (bunun da istihdamı her yıl bir buçuk  milyon artırmasını bekliyor) başaracağını söylüyor.

Önceki dönemlere bakıldığında bu hedef oldukça iddialı gözüküyor. Zira son 20 yılda ABD’nde istihdam artışı yavaşladı.  1990’lı yıllara kadar Amerikan ekonomisi on yılda 20 milyon civarında net istihdam üretirken son on yılda bu rakam 8 milyona geriledi (Trump’a seçimi kazandıran fakrtörler arasında bu önemli yer tuttu). Trump şimdi bu rakamı üçe katlamayı vaad ediyor. Ayrıca, Trump döneminin başlarında genilleyici politikalarla istihdam artışında bir ivme yakalansa da orta uzun dönemde bu ivmeyi devam ettirecek politikalar varsa bile şu anda açıklanmış değil.

ABD’nde dönemler itibariyle istihdam artışı

Dönemler (Ekim ayı itibariyle) Istihdam artışı (milyon)
2006-2016 8
1996- 2006 17
1986-1996 20
1976-1986 20
1966-1976 18

 

Öte yandan Trump hem gelir hem de kurumlar vergisi oranlarını düşürmek istiyor. Bunun da ekonomiyi büyütücü etki göstereceğini düşünüyor. Ancak, ABD zaten OECD içinde en düşük vergi toplayan ekonomilerden birisi. Kamu borcu da oldukça yüksek (eyalet ve şehir borçlarıyla birlikte ABD’de kamu kesiminin toplam borcu 23 trilyon dolar mertebesinde; sadece federal hükümetin borcu GSYH’nin yüzde 100’ünün üzerinde). Toplanan vergi zaten düşük olan bir ülkede vergi oranlarının daha da düşürülmesinin büyüme üzerindeki etkisi sınırlı kalır ve bütçe açığını ve borcu artırması kaçınılmaz olur.

Trump kömür gibi yerli kaynaklara dayanan enerji politikasına çok önem veriyor. Bu ve bürokratik ve regülatif yükün kalkmasının da ekonomik büyümeye olumlu etki yapacağını öngörüyor. Ancak ABD gibi uzun dönemli büyümesini yatırım ve istidamdan (üretim faktörleri) çok verimlilik ve teknolojiye dayandırması gereken bir ekonomi için bunun nasıl sağlanacağı hususunda bir önerisi, önce de söylendiği gibi, yok.

Sonuç, Trump idaresi Amerika’ya kısa vadede büyüme açısından iyi;  orta uzun vadede ise (büyüme ve borç dinamikleri açısından) pek de parlak olmayan vaatlerde bulunuyor. Görünen o ki, dünyanın en borçlu ekonomisi olan ABD’nin borcu önümüzdeki dönemde daha da artacak ve ABD’nin notunun düşmesi söz konusu olacak. Açıkçası, kısa dönemdeki büyüme hikayesinin de ne kadar gerçekçi olduğuna da emin değiliz.

Milli Hesaplarda Gözden Geçirme

Murat Yülek, Aralık 2016, Derin Ekonomi

TÜİK geçen hafta üç önemli istatistik seti yayımladı. Bunlardan birincisi yeni milli hesaplar (GSYH) rakamlarıydı. İkincisi iller bazında GSYH rakamları (yani, toplam ülke bazındaki GSYH’nın hangi illerden ne kadarının elde edildiği) rakamları 2004-2014 dönemi için güncellendi. Üçüncüsü, Türk ekonomisinin, girdi çıktı tablosu (yani katma değerin alt sektörler arası akışını gösteren tablo; bu tablo, hangi sektörün hangi sektöre ne miktarda katma değer girdisi sağladığını gösteriyor) 2012 yılına güncellendi.

Her üç setteki güncelleme de çok önemli. İlk gözünüze çarpacak şey güncellemelerin neden bu kadar geç geldiği olabilir. İller bazında GSYH en son 2001 yılı itibariyle açıklanmıştı. Türk ekonomisi Girdi Çıktı Tablosu en son 2002 yılı itibariyle güncelenmişti. İlgili araştırmacılar Groningen Üniversitesi’nin tüm dünya için oluşturduğu girdi çıktı tablolarında kullanılan yaklaşık değerleri kullanıyorlardı.

Bu güncellemelerin daha sık ve daha hassas yapılması için TÜİK’in eleman sayısının artırılması gerekiyor. Avrupa ülkelerinde istatistik ofislerinde çalışan insan sayısı TÜİK’e göre daha fazla. Avrupa’da ayrıca, sektörel bakanlıklar ve kamu kurumlardaki istatistik birimlerinde de çok sayıda insan çalışıyor. Bunlar da milli istatistik kurumunun çalışmalarına destek oluyor. TÜİK’deki eleman eksikliğinin istatistik üretiminde başka menfi etkileri de oluyor; örneğin TÜİK üç aylık GSYH büyüme istatistiklerini Avrupa ülkeleri ve ABD’ne göre daha geç açıklıyor.

Gelelim milli hesaplar revizyonuna. Toplam GSYH ise daha önce 1987 ve 2008 yıllarında gözden geçirilmişti. Yani aradan 8 sene geçmiş. Bu yılki düzenlemeler, uluslararası güncellenen standartlara uyum sağlanması amacıyla yapıldı. 2009 yılında Birleşmiş Milletler milli hesaplar standartlarını (System of National Accounts-SNA) güncellemişti. Avrupa Birliği istatistik birimi olan Eurostat da 2010 yılında kendi sistemi olan Avrupa Hesap Sistemi’ni (European System of Accounts-ESA) SNA’e uyumlu hale getirmişti.

Bu tip genel ya da tek tek ülkelerde milli hesapların gözden geçirilmesi sık sık karşılaşılan olaylar. Örneğin Çin istatistik birminin (NBS), genel ekonomik sayımın ardından 2005 yılında gerçekleştirdiği revizyonda ülkenin GSYH’sı 300 milyar dolar (Türkiye’nin 2003 resmi GSYH’sına yakın) yükselmiş ve yeni rakamla dünyanın dördüncü büyük ekonomisi haline gelmişti. Çin bundan önce 1993 yılında GSYH içindeki hizmet sektörü sayımını gerçekleştirdikten sonra sektör hasılasını yüzde 32 oranında yükseltmişti (toplam GSYH’ya yüzde 10 olarak yansımıştı). Çin 2013 yılında da bir revizyon yapmış ve GSYH rakamlarını 309 milyar dolar yükseltmişti.

Dönemsel olarak GSYH büyüme rakamlarında revizyonlarla da oldukça sık karşılaşılıyor. Özellikle dönemsel büyüme rakamlarını hızlı açıklayan ülkelerde. Zira, iktisatçılar, gözlemciler, iş dünyası ve kamu görevlileri istatistiklerin hızlı yayımlanmasını istiyor. İstatistiklerin yayımlanma hızı arttıkça da revizyon ihtiyacı artıyor.

TÜİK tarafından geçen hafta yayınlanan, ESA 2010 ile uyumlu  yeni GSYH serisi tartışma konusu oldu. Bunun iki ana sebebi var. Birincisi, revizyon oldukça büyük. Kişi başına gelirimiz tekrar 10 bin doların üzerine çıktı. Kritik bir değişken olan cari açığın GSYH’ya oranı düştü. Bununla birlikte, topladığımız vergilerin ve kamu harcamalarının ya da örneğin toplam sağlık harcamalarının GSYH’ya oranı düştü. Yani, mevcut ve geçmişe dönük bir çok makroekonomik açıklamamızı değiştirmemiz gerekiyor şimdi.

İkincisi, büyüme oranları eski serideki oranlardan çok farklılaştı. Örneğin geçen yılki büyüme oranı yeni serilerle yüzde 6,1 oranında büyüdü. Bu da, Türk ekonomisinde, son 10 yıl için anlattığımız büyüme eğilimlerinin değiştirilmesine sebep oldu.

ESA ile uyum çalışmasının bu denli büyük seviye ve yıllık büyüme farkları çıkartması şaşırtıcı. Ancak TÜİK teknik olarak güçlü bir kurum. Daha ayrıntılı açıklamaları önümüzdeki dönemde göreceğimizi düşünüyorum.

Doların ateşini düşürmemiz gerekiyor

Murat Yülek, Kasım 2016, Derin Ekonomi

Türkiye yüklü bir siyasi gündem ve jeopolitik risklerle karşı karşıya. Bir yandan Suriye’de güvenli bir bölge oluşturmak amacıyla sıcak bir savaşın içinde. Bu savaş başarılı gidiyor ve tamamlanınca Türkiye’deki riskler düşecek. Darbe girişimiyle ilgili ve teröre karşı (PKK, DAEŞ, Fetö) sıcak ve soğuk mücadele ülke içinde ve dışında devam ediyor. Bu mücadelelerde Türkiye’nin yurt dışındaki dostlarından aldığı destek son derece sınırlı. Yabancı müttefiklerimiz, özellikle Avrupa ülkeleri, teröre karşı gerekli tavrı göstermiyorlar. Fiilen terörün yanında yer alanları var.

Moody’s Eylül ayında Türkiye’nin notunu düşürdü. Bu, teknik temellerden yoksun siyasi boyutu yüksek bir karardı. Bu köşede, bu nitelikte bir riske dikkat edilmesi gerektiği yazılmıştı. Derecelendirme kuruluşlarının teknik boyuttan uzaklaşarak siyasi kaynaklı diyebileceğimiz kararlar alması Fitch’in de benzer bir not kararı verme ihtimalini güçlendiriyor.

Dış konjonktür de belirsiz. Dünya, Donald Trump’ın hangi politikaları izleyeceğini nasıl bir performans göstereceğini merakla bekliyor. Fransız seçimlerinde de yine belirsizliğin kazanması olası görünüyor. Brexit sonrası önemli bir yara alan Avrupa Birliği’nde İtalya’daki anayasa referandumu yeni bir belirsizlik oluşturuyor. Eğer Başbakan Renzi’nin reform önerileri referandumda kaybederse bunun ardından Italexit tartışması güçlenecek. Yani Avrupa Birliği’nin varoluşuyla ilgili  riskler artacak.

Uluslararası siyasi gelişmeler, ekonomik konjonktürü de yakından etkiliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde tahvil faizleri hızla yükseldi. 10 yıllıklarda artış 10 günde 40 baz puana ulaştı. Avrupa 5 ve 10 tahvillerinde de benzer hareket yaşandı. Bu, Fed’in faiz kararı vermesinden önce portföylerde değişikliğin başladığını gösteriyor. Kısa dönemde bu portföy değişiklikleri gelişmekte olan ülkelerde kurları menfi etkiliyor.

Amerika’da ekonomik büyüme ve enflasyonun yükselmesi ihtimali dolar endeksini yükseltiyor.Trump’ın seçilmesinin altının yükselmesine sebep olması beklenirdi. Kısa bir süre öyle de oldu. Ancak doların hızlı yükselmesi altını baskılıyor. Altın yükselmek yerine düşüyor.

Uzun vadede ise Trump’ın politikalarının ve yönetiminin bütçe açığı ve borcu zaten yüksek olan Amerikan ekonomisine darbe vurma ihtimali var. Vergi indirimleri, ABD ekonomisinin kısa sürede harekete geçirse de uzun dönemde zaten toplam vergi/GSYH açısından dünyanın en düşük ülkeleri arasında  yer alan ABD’de kalıcı büyüme sağlamaz. Trump döneminde borç ve bütçe açığı artacak olan ABD’nin risk görünümü yükselecek. ABD’deki dünya ekonomisini menfi etkileyecek. Bunun üzerine Çin gibi ülkelerle olan ekonomik/ticari sürtüşmeleri de eklemek gerekiyor.

Bu uluslararası ortam Türkiye’yi de etkiliyor. Özellikle kur ve faiz üzerinden. Dolar endeksi Trump’ın seçilmesinin ardından yüzde 3,5 yükselme kaydederken TL’deki yükseliş yüzde 7,3 oldu. Gösterge faizdeki yükseliş 80 baz puana, CDS primlerindeki yükseliş ise 25 baz puana yaklaştı. Türkiye’nin yapması gereken, kendi kontrolünde olan ‘görünüm risklerini’ düşürmek. Kendi kontrolünde olan siyasi ve ekonomik riskleri (belirsizlikleri) düşürmekle Türkiye ‘toplam risk görünümünü’ düşürmüş olacak.

Son 10 senede ulaşılan makroekonomik istikrar ve ekonomimizin direnci kendisini darbe girişimi sonrasında göstermişti. Türk ekonomisinin dış şoklara karşı direnç gücü devam ediyor. Bunu  göstermenin tam zamanı. En başta doların ateşinin düşürülmesi gerekiyor. Dolar kuru, yatırımcıdan iş adamına, öğrenciden işçiye herkesin her an takip ettiği bir gösterge durumunda. Kısa sürede hızlı yükselmesi ekonomimizin direnci ve istikrarıyla ilgili sorular oluşturuyor. Doların yükselmesi Merkez Bankası’nın tek başına sorumlu olduğu bir alan değil. Doların son dönemdeki yükselişi Merkez Bankası’nın politikalarından kaynaklanmadığına göre düşürülmesi de tek başına Merkez Bankası tarafından sağlanamaz. Önümüzdeki dönemde hükümet tarafından alınan kararlar, yapılan açıklamalar ve konulan hedefler, resmi yorumlar (doların yükselmesiye ilgili olanlar dahil) bu yüzden büyük öneme sahip. Hükümetin, önümüzdeki dönemde hem dışarıdan kaynaklanan risklerin bertaraf edilmesine hem de ilave risk algısının ortaya çıkartılmamasına dikkat etmesi gerekecek.

Türkiye ve Asya Ekonomik Birliği

Murat Yülek, Kasım 2016, Derin Ekonomi

Ülkeler arasındaki siyasi sınırların ortaya çıkarttığı ‘bölünme’ ekonomik açıdan çok maliyetlidir.  Örneğin, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda sınırın öteki tarafındaki komşularımızla ilişkilerimizin kötü olduğu dönemlerde ekonomik hinterland sınırlanan Hakkari ya da Gaziantep gibi illerimizin ekonomileri bir ‘ada’ ekonomisi idi. Gaziantep gibi, Türkiye ve dünya ile bütünleşebilen illerimiz kendilerine bir ekonomik çıkış fırsarı oluşturabildiler. Ancak Hakkari gibileri bunu başaramadılar.

Benzer sıkıntılar Afrika’dan Asya’ya çok sayıda ülkede yaşanageldi. Örneğin, sömürge geçmişleri sebebiyle resmi dilin İngilizce olduğu Gambiya ile resmi dili Fransızca olan Senegal’in aralarındaki ticaret ve ekonomik kalkınma ilişkileri sınırlar sebebiyle zayıf kaldı. Avrupa, benzer problemleri, Avrupa Birliği’nin kurulması ve 1992 yılında oluşturulan tek pazar sayesinde aşmaya çalıştı. Bugünlerde çatırdasa da tek pazar Avrupa ülkelerinin ve özellikle Almanya’nın çok işine yaradı.

ABD, tek bir maliye otoritesi, tek bir para birimi ve merkez bankası, tek bir dış politika kısaca tek bir sistemi yayarak bu hale gelmişti. Avrupa Birliği, 50’den fazli ülkeyi tek bir ülke haline getirebilen ve böylece dünyanın en büyük ekonomik, askeri ve siyasi gücü haline gelen ABD’ne öykünmenin bir sonucuydu. AB, ABD’nin birliğini tamamıyla kopyalayamadı; şimdilerde bir merkez bankası ve ortak maliye kuralları olsa da özellikle siyasi ve askeri açıdan bir birliğe sahip değil. Bununla birlikte, tek pazar, avro ve bunun ortaya çıkarttığı artan ticaret Avrupa’da üretim ölçeklerini büyüttü. Her şeye ragmen AB şu ana kadarki en başarılı ve tek önemli ekonomik bütünleşme örneği olarak önümüzde duruyor.

Asya’ya bakıldığında ekonomik işbirliği ve bütünleşme hemen hemen yok denecek kadar az. Oysa, küçük, düşük gelirli, az gelişmiş, denize kıyısı olmayan çok sayıda ülkeye sahip olan Asya dengeli bir ekonomik işbirliği şemsiyesine ihtiyaç duyuyor. Asya’daki büyük güçler, Çin ve Rusya, kendi Asya işbirliği önerilerini ortaya attılar. Kazakistan lideri Nursultan Nazarbayev tarafından 1994 yılında ortaya atılan  Avrasya Ekonomik Birliği fikri bugün Rusya liderliğinde 6 ülkeden oluşuyor. İçlerinde Kazakistan ve Rusya olduğu için 20 milyon kilometrekareklik alanı kapsıyor. Üyeleri arasında gümrük birliği oluşturuldu.

Çin Komünist Partisi Lideri Xi Jinping tarafından ortaya atılan “Bir Yol Bir Kuşak” (One Road One Belt) Orta Doğu’nun bir bölümünü ve Asya’yı kapsayan bir işbirliği projesi. Bu projenin temelinde ulaştırma ve haberleşme ağlarının güçlendirilmesi ve kültürel alan da dahil ekonomi dışı işbirliğinin de güçlendirilmesi yatıyor. Çin tarafından kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın Çin kontrolündeki yeni bir dünya bankası gibi çalışması öngürülüyor. ABD’nin bu bankanın kurulmasına karşı çıktığı ve bu konuda Avrupa ülkelerini etkilemek için de girişimlerde bulunduğu biliniyor. ABD’nin endişesi, muhtemelen Çin’in bu banka eliyle Asya’da kendi şirketlerince altyapı işleri yapacak olması ve siyasi olarak güçlenmesi.

Bir Yol Bir Kuşak projesi şu anda resmi olarak Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nın (SCO) gündeminde. Hem Çin hem de Rusya’nın üyesi olduğu teşkilat Avrasya’da ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri işbirliğini amaçlıyor. Gündemindeki ana konularından birisi terörizmin önlenmesi. Terörizm deyince tabi ‘İslami terörizm’ tabir edilen şey kastediliyor.

Türkiye bu forumların hiç birisine üye değil. SCO ise gözlemci ülke olarak yer alıyor. Türkiye’nin dünya ekonomisinin büyüme motoru ve ağorlık Merkezi haline gelen bu bölgede daha aktif hale gelmesi gerekiyor. Bir Avrasya ekonomik kuşağı önerisini ilk getirmesi gereken ülkelerden birisi Türkiye; bu bir “düşünce önderliği” görevi Türkiye açısından. Bu öneri, başarılı bir icraat planlanarak  geliştirilinceye kadar ise Türkiye’nin mevcut platformlara girmesi ve aktif olması gerekiyor. Bundan önce de ECO gibi aktif ve önemli üyesi olduğu platformlarda öncerlik yapması gerekiyor. ECO gibi platformlarda uzun süredir üzerinde uğraşılan ancak çok az mesafe alınmış olan tercihli ticaret hedefinden serbest ticarete geçmenin zamanı geldi geçti bile.

Sigortacılık sektöründe neler oluyor?

Murat Yülek, 31.10.2016, Dünya

Geçtiğimiz yıllarda motorlu taşıtlar sigorta primlerindeki yükseliş kamuoyundan büyük tepki almıştı. Bu sene prim artışları devam ediyor; yüzde 50’ye varan artışlarla karşılaşılıyor.

Türk sigorta sektörü 2000’li yılların başında, büyümenin hızlanması, ekonomik ve siyasi istikrarın gelmesiyle uluslararası yatırımcıların dikkatini çekmeye başlamıştı. 2004 yılı itibariyle, Avrupa’da yıllık prim üretimi GSYH’nın yüzde 7-13’ü arasında iken Türkiye’de oran yüzde 1,5 civarındaydı (Hazine Müsteşarlığı rakamları). Pazarın küçüklüğü büyüme beklentisini de beraberinde getirdiği için bir çok uluslararası yatırımcı yerli firmaları satın aldı ya da yeni şirketler kurdu. Böylece sektör canlandı. Tasarrufları artırmak amacıyla bireyse emeklilik sigortasının desteklenmesi de sektörün canlanmasına yardımcı oldu.

Ancak bugüne gelindiğinde, sigorta primleri gittikçe yükseldi; yukarıda söylendiği gibi rahatsızlıklar oluştu. Uluslararası yatırımcıların girmesiyle sektörün daha verimli (yani; tüketici açısından primlerin düşmesi) hale gelmesi beklenirken tersi oldu. Bu durum muhtemelen şu sebeplerden kaynaklanıyor:

  1. Sigorta şirketleri iyi yönetilmiyor, verimlilik düşük. Verimliliği, prim geliriyle işletme giderleri ve sigorta ödemeleri arasındaki ilişki olarak tanımlarsak, primlerin yükselişinde işletme giderleri ya da sigorta ödemelerindeki oransız artışının sebep olduğunu düşünebiliriz. Sektör 2015 yılında 25 milyar TL prim geliri üretti (yatırım gelirleri ve reasürans faaliyetleri hariç). Buna karşılık, 7,3 milyar TL faaliyet gideri oluştu. Bu yüzde 30’luk biro rana tekabül ediyor. Emeklilik sigortasında bu oran şu anda yüzde 100 seviyesinde. Yatırım gelirleri 3,7 milyar TL oldu; yani toplam prim gelirinin yüzde 15’i.

Bazı sigorta şirketleri ise müşteri çekmek için aşırı düşük prim tarifeleri uyguladı. Ancak bu system bir süre sonra çevrilemez hale gelerek aşırı prim artışlarına yol açtı.

Sigortacılığın en önemli unsurları fon gelirleri. Bu konuda da Türkiye’deki sigortacılık sektörü başarılı değil. Özellikle emeklilik fonlarında getiriler çok düşük ya da negatif.

  1. Tüketici ahlaksızlığı artıyor (mu)? 2015 yılında ödenen hasarlar prim gelirlerinin yüzde 55’i civarında. Yani, yüzde 45’lik bakiye ile faaliyet giderleri ve diğer giderlerin ödenmesi ve yatırımların gerçekleştirilmesi gerekiyor.

Kullanıcıların (özellikle karşılıklı zabıt sisteminden sonra) sigorta şirketlerinden haksız kazanç sağlamak için kaza giderlerini yüksek göstermesi sisteme zarar veriyor primlerin yükselmesine sebep oluyor? Bu sistemik bir sorun. İnsanımızı daha ahlaklı hale getiremiyorsak sistemi daha iyi denetlenebilir hale getirmemiz gerekiyor.

Hukuk sisteminden kaynaklanan sorunlar da bulunuyor. Örneğin, sürücü kural ihlallerinden kaynaklanan (örneğin bir yola terseten girerek araba sürmek) zararları sigorta şirketleri tazmin etmek ve karşılık ayirmak zorundaydı. Zira, Yargıtay Ticaret Kanunu’ndan dogan tüketici hakları öne sürerek sigorta şirketlerine bu zararları ödeme sorunluluğu getiriyordu. Hazine Müsteşarlığı’nın yeni düzenlemesiyle bu durum düzelse de sigorta şirketleri geriden gelen bu tip hasarları ödemek ve karşılık ayırmak zorunda.

  1. Sigorta şirketlerinin aşırı kar isteği de primleri yükseltiyor olabilir. Sistem geçen yıl zarar etti. Yani kar artışı gerekli. Ancak bu artış verimlilik artışıları ve pazar büyümesinden mi gelecek prim artışlarından mı? Eğer karın prim artışlarıyla yükseltimesi isteniyorsa, bu mümkün değil çünkü artan primler pazarı büyütmek yerine küçültecek.

Sigortacılık sektörü, Hazine Müsteşarlığı ve Rekabet Kurumu tarafından regüle ediliyor. Her iki kurum da sektördeki rekabet durumunu, verimliliği incelemeli. Bazı sigorta şirketleri,  “eğer beklenen karları yapamazsak sektörden / ülkeden çıkarız”  diyorlarsa ve bu tip bir “tehdit” önemli bulunuyorsa, sektörde rekabetin artması gerekiyordur. Yine düzenleyici kurumların konuya el atması gerekir.

Bu arada, finansal sektörün düzenleyici kurumları SPK ve BDDK iken sigorta sektörünün Hazine Müsteşarlığı tarafından düzenleniyor ve denetleniyor olması pek de uygun görünmüyor. Konunun Hazine Müsteşarlığı ile ilgisi yok.

Tarımsal Üretimin Artması Tarımsal İhracattan Geçiyor

Murat Yülek, 17.10.2016, Dünya

Türkiye tarıma elverişli bir ülke. Türkiye tarımdan çok para kazanabilir. Yüzmilyonlarca insanı besleyebilir. Mutlu çiftçilere sahip olabilir. Milyarlarca dolarlık döviz geliri elde edebilir.

Türkiye’de tarımın üç önemli sorunu var. Birincisi, sahip olduğu ekilebilir alana göre göre su yetersizliği. İkincisi, dünyada en eski tarım yapılan alanlardan birisine sahip olan ülkemizin topraklarının ‘yorgunluğu’. Üçüncüsü tarım alanlarının fazla bölünmüş olmasında ve tarım uygulamalarının Avrupa ya da Amerika’ya göre hala geride olmasından kaynaklanan verim düşüklüğü. Dördüncüsü ise tarım ürünleri pazarının yetersizliği.

Bunlarda su konusunda yapılacak şeyler 1950’li yıllardan beri büyük ölçüde yapıldı ve yapılıyor. Toprak yorgunluğu konusunda yapılacak teknolojik atılımlar var. Bunu uzmanlarına bırakalım. Toprak bölünmüşlüğü ve genel tarımsal verim konusu ise tarım Bakanlarının yıllardır gündeminde.

Türk çiftçisinin ABD ve Avrupa gibi mali ve siyasi olarak çok desteklenen ve kendisine göre daha modern uygulamalara sahip olan ülkelere göre önemli bir dezavantajı var. Çiftçi, yeteri kadar üretemiyor ve uygun fiyatla satamıyor ürününü. Oysa büyük çoğunluğu kentlerde yaşayan nüfusumuz da Çiftçinin ucuza sattığı tarım ürünlerini pahalıya alıyor ve tarım ürünlerinin pahalılığından şikayet ediyor.

Türk çiftçisi ürettiği üründen yeterince para kazanamıyor. Böyle olunca, Türkiye’de tarım üretimi olması gerekene göre oldukça düşük kalıyor. Hayvancılıkta durum daha kötü. En verimli hayvancılığın yapılacağı bölge olan doğuda üretim potansiyelin altında kalıyor. Bunda terörün önemli etkisi olsa da başka faktörler de var. Geliri artan Türkiye’de değişik bölgelerde “profesyonel” çoban bulmak bile önemli bir sorun.

İşte bu sebeplerle, Başbakan Yıldırım tarafından açıklanan Milli Tarım Projesi önemli. Başbakanın açıklamalarından (Tarım Bakanlığı ayrı bir sunum ya da metin sunmadı) paketin ana hedefinin tarım ve hayvancılıkta üretimi artırmak olduğu anlaşılıyor. Bu basit ama önemli bir hedef.

1990’lı yılların sonlarında hedef, doğrudan destekler sağlayarak temelde verimsiz üretimi ortadan kaldırmaktı. Sonuçta, Türkiye tarımda kendisine yeterli bir ülke olması gerekirken tarımsal ürün ticaretinde açık verir hale geldi. Aşağıdaki tablo Kalkınma Bakanlığı rakamlarıyla (Tarım Bakanlığı’nın rakamları daha farklı).

Tarım Ürünleri Dış Ticareti (ISIC Rev 3)

2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015
Tarım ve Hayvancılık- İthalat

4,448.1

6,261.3

8,669.3

7,246.1

7,557.4

8,434.0

7,036.5

Tarım ve Hayvancılık- İhracat

4,336.8

4,919.2

5,148.0

5,167.1

5,626.4

6,007.5

5,735.6

Dış ticaret dengesi -111.3 -1342 -3521 -2079 -1931 -2426 -1301

Kaynak: Kalkınma Bakanlığı

Milli Tarım Projesi tarımsal üretimin artırılması için çiftçinin havza bazlı uygun ürünlere yönlendirilmesini öneriyor. Bu yeni ve doğru bir politika. Olumlu sonuç verecektir. Tarım desteklerinin üretim bazında verilmeye devam edilmesi ve yılda iki ödemeye çıkartılması da olumlu bir politika. Gübredeki KDV’nin kaldırılarak çiftçi maliyetinin düşürülmesi ve mazot desteğinin artırılması son derece doğru politikalar. Mazot desteğinin artırılması (ve üretime bağlantırılması) gerektiği bu köşede yazılmıştı. Arazi toplulaştırma politikasına ve tohumculuğun geliştirilmesi  devam edilecek. Bunlar da doğru ve önemli.

Pakette hayvancılığın tekrar canlandırılmasıyla ilgili politikalar da yer alıyor. Damızlık çiftkikleri kurulması önemli bir reform. Meraların korunması ve geliştirilmesi önemli. Ancak, bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceğini izleyerek göreceğiz.

Bunlar güzel ancak pakette önemli bir eksik var. Üretimin artması ve çiftçinin cebine para girmesi için üretimin artması ve ürünün iyi fiyattan satılabilmesi şart. Bu da öncelikle yurt içinde tarım üretimi değer zincirinin ‘ıslah edilmesini’ (reforme edilmesi) gerektiriyor. Bu konuda Hükümet daha evvel Başbakan Yıldırım ve Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik seviyesinde bazı açıklamalar yapıldı. Ancak ortada henüz açıklanmış bir resmi proje, politika yok.

İkinci ve daha önemli olanı ise ihracat. Toplam tarım alanımız Hollanda’nın toplam yüzölçümüne yakın ve Hollanda’daki tarım alanlarının yaklaşık yirmi katı. Kişi başına tarım alanımız ise Hollanda’nın dört katı. Oysa Hollanda 80 milyar avro’nun üzerindeki tarım ihracatıyla önemli ölçüde ticaret fazlası ve döviz birikimi sağlıyor. Türkiye Hollanda’nın dört katından fazla nüfusu beslese de tarımsal ihracatı Kalkınma Bakanlığı rakamlarıyla daha 10 milyar dolar bile değil. Dahası net olarak tarım ithalatçısı. Bu, Hollanda ile Türkiye arasındaki verimlilik farkı kadar ‘dış pazar hakimiyeti’ farkını da ortaya koyuyor. Hollanda, içinde bulunduğu Avrupa Birliği’ni tarım ihracatı açısından çok başarılı kullanıyor. Tarımsal fazla üretiyor ve bu fazlayı Fransa ile birlikte AB’ne satıyor. Sonuç: Hollanda dünyanın en mutlu ve zengin çiftçilerine sahip.

Buradan ulaşmak istediğimiz sonuç şu: tarımsal üretimi artıracaksak bunu dış pazarlar olmadan yapamayız. Tarım Bakanlığı, çiftçi kesimine üretim kadar ihracata yönlenme konusunda da destek sağlamalı ve yol göstermeli. Tarım Bakanlığı bir nevi bir Tarım İhracatı Bakanlığı haline getirilmeli. Türkiye’nin Japonya’da Kore’ye, Avrupa’dan Orta Doğu’ya kadar bir tarım ihracatı hamlesine ihtiyacı var Türkiye’nin. Bu yapılırsa tarımsal üretim artar. Ancak bu konuda açıkçası pek mesafe almadık. Tarımsal ürünlerimizin markalaşması, dış pazarlardaki dağıtım ağlarına sunulması konularını Rusya gibi bir kaç örnek dışında hemen hemen hiç bilmiyoruz ve başaramıyoruz. Milli Tarım Projesini’nin ikinci fazı tarım ihracatı olmalı.

“2016 Rio Olimpiyatlarındaki Performansımız”

Murat Yülek, 05.09.2016, Dünya

2016 Rio Olimpiyatlarındaki Performansımız