“Küçük ve orta ölçekli şirketlerimizi nasıl koruyacağız- bazı çözümler”

Murat Yülek, 11.07.2016, Dünya

Geçen hafta bahsettik; küçük ve orta ölçekli şirketler tüm dünya ülkelerinde ekonominin ve istihdamın motoru olarak biliniyor.  Ülkemizde de durum böyle. Dolayısıyla, büyümek ve istihdam istiyorsak KOBİ’lerin önündeki engelleri, zorlukları ortadan kaldırmamız gerekiyor.

KOBİ’ler  çok sayıda engelle karşılaşıyorlar. Bürokrasi, vergiler, finansmana erişimdeki zorluklar, çalışanlara ödenen yüksek ücretler. Bugünler de ilave zorluk ve maliyetler de var. Örneğin, 1 Temmuzdan itibaren bir kişi bile çalıştıran işyerlerine işgüvenliği uzmanı ve doktor bulundurma zorunluluğu getirildi. Öte yandan sermayesi 250.000  TL’nin üzerinde olup anonim şirket haline gelen KOBİ’lere avukatlarla sözleme imzalama ve ücret ödeme zorunluluğu bulunuyor. Türkiye’de bir apartmanda ofis açan KOBİ, elektrik ve suya aynı apartmandaki bir konuttan çok daha fazla fiyat ödüyor. Oysa, istihdam yapan, vergi ödeyen KOBİ’den, tam tersine elektrik ve suyu daha ucuza kullandırması beklenir kamu kesiminden. Eğer dairenizi bir aile yerine şirkete kiraya verdiyseniz vergi oranınız yükselir. Tabii mülk sahibisiyseniz siz de bunu kiraya yansıtırsınız. Noter ücretleri de Türkiye’de oldukça yüksektir. Tüm bunlar işletmeleri, özellikle de KOBİ’leri zorluyor.

İşte bu zorluklarla karşı karşıya olan KOBİ’lerimiz, Çin’den Almanya’ya bir çok ülkeden çeşit çeşit rakiplerle rekabet ederek istihdam sağlamak ve vergi ödemek zorundalar. Oysa Çin’den çok daha yüksek kira, ücret ve vergilerle karşı karşıyadırlar; Almanya’dan da çok daha yüksek finansman maliyetleri ve çok daha az verimli bir iş ortamıyla karşılaşırlar.

KOBİ’lerin çoğalması ve büyümesini sağlamak için ilk şart iş ortamının düzeltilmesi; hatta dünyanın en iyi iş ortamlarından birisinin  oluşturulması. Yine temelde yapılacak çok şey var; ancak, KOBİ’lerin önündeki zorluk ve engelleri acilen bir nebze kaldırmak istiyorsak alabileceğimiz çok basit tedbirler bulunuyor. Bunların bazıları aşağıda:

  1. Belli nitelik ve büyüklükteki KOBİ’lerden beş yıl için kurumlar vergisi almayalım. Nisbeten büyüklerinden kademeli olarak yüzde 5, 10 ve 15 oranında kurumlar vergisi alalım. Bu öneriyi daha önce de bu köşeden yaptık. Vergi kaybı olmayacağı gibi istihdnam ve toplam Devlet gelirleri artacaktır. Buna karşılık KOBİ’lerimize can suyu sağlamış olacağız.
  2. KOBİ’lerin ödedikleri yüksek elektrik ve su ücretlerini normal seviyelere (konut) indirelim. İşyerlerine kiralanan emlakın belediye vergi oranlarını düşürelim.
  3. Büyük perakende zincirlerine cirolarının yüzde 25’ini KOBİ’lerden yapma zorunluluğunu getirelim. En önemli öneri bu; KOBİ’lerin üzerindeki “şeffaf tavanı’, pazara erişimin önündeki güçlü engeli ortadan kaldıralım. Eğer tüketim ile KOBİ’ler arasındaki uçurumu ortadan kaldırırsak, KOBİ’lerimiz büyür ve gelişir. Kendilerini iç piyasada daha iyi ispatladıktan sonra ihracatçı hale de gelirler. İstihdam ve büyüme istiyorsanız dağıtım ağlarında KOBİ’lere karşı ister istemez oluşturulan engelleri ortadan kaldırmalısınız.

Geçen hafta da yazdık; “ülkemizde Gratis, Rossman, Watson’s gibi harcıalem kozmetik ürünleri satan perakende zincirlerinde KOBİ’lerimize ait neredeyse tek bir ürün bulunamıyor. Raflardaki tüm ürünler büyük ve uluslararası firmalardan ithal ediliyor. Raflara baktığınız zaman, ‘bu ülkede hiç kozmetik ürünü üretilmiyor mu?’ demeniz işten değil. Sanki görünmez bir duvar, KOBİ’lerin bu raflara girmesine engel oluyor. Benzer durumları büyük perakende zincirlerinde de görüyorsunuz. Migros’tan Carrefour’a bu zincirlerde yerli şirketler tarafından üretilen alkolsüz içecekler bulunamıyor. Aynı şey bakkal dükkanları ve marketler için de geçerli. Hem perakende zincirlerinde hem dükkanlarda, neredeyse tamamen su, gazlı içecekler ve meyve sularında sadece dev uluslararası şirketlerin ürünleri satılıyor. Ya da, KOBİ’lerin ürünleri müşterinin gözüne çarpmayacak ancak sorarak bulabilecekleri izbe yerlerde tutuluyor. Market ve bakkal dükkanlarında içecek buzdolapları dev içecek firmalarının logolarını taşıyor. Bu buzdolapları dükkanlara ücretsiz sağlanıyor ve içine başka firmaların içeceklerin konulması engelleniyor.”

KOSGEB başta olmak üzere Devlet KOBİ’lere destek vermek için çeşitli kuruluşlar eliyle destekler veriyor. Bunlar belli bir ölçüde başarılı da. Ancak, bu desteklerde daha önemlisi, KOBİ’lerin önündeki kösteklerin kaldırılması.

“Küçük ve orta ölçekli şirketlerimizi nasıl koruyacağız?”

Murat Yülek, 04.07.2016, Dünya

Küçük ve orta ölçekli şirketler tüm dünya ülkelerinde ekonominin motoru olarak biliniyor.  Özellikle istihdam açısından. OECD tarafından yapılan araştırmalar,  KOBİ’lerin yeni istihdam oluşumuna katkısının oldukça büyük olduğunu gösteriyorlar. Bu rakam İspanya’da yüzde 85’den Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzde 60’a kadar yayılıyor.

Ancak, istihdmam kaybının da büyük kısmı KOBİ’lerden kaynaklanıyor. Yani, KOBİ’ler iyi desteklenirse istihdam kazancı artacağı gibi istihdam kaybı düşer ve net istihdam kazancı da yükselmiş olur.

Türkiye’de de (KOSGEB) diğer ülkelerde de KOBİ’leri desteklemek için çalışan kuruluşlar bulunuyor. Ancak bu tip kamu kuruluşlarının destekleri, KOBİ’lerin karşılaştığı problemlerin ortadan kaldırılması ya da hafifletilmesi için yeterli değil.

KOBİ’ler en çok pazar güçleri tarafından çıkartılan zorluklarla karşılaşıyorlar. Kamu kesiminin bu konuda koruyucu düzenleme yapması gerekiyor. Doğru düzenlemelerle KOBİ’lerin karşılaştıkları piyasa aksaklıkları ortadan kalkar ve KOBİ’leri desteklemiş oluruz.

KOBİ’lerin karşılaştıkları en önemli zorluk, pazara erişimdir. KOBİ’lerimiz öalları dünya kalitesinde üretse dahi dükkan ve perakende zincilerin raflarına giremiyorlar. Böyle olunca ömürleri kısa oluyor.

Bir kaç canlı örnek durumu daha iyi anlatacaktır.  Ülkemizde Gratis, Rossman, Watson’s gibi harcıalem kozmetik ürünleri satan perakende zincirlerinde KOBİ’lerimize ait neredeyse tek bir ürün bulunamıyor. Raflardaki tüm ürünler büyük ve uluslararası firmalardan ithal ediliyor. Raflara baktığınız zaman, ‘bu ülkede hiç kozmetik ürünü üretilmiyor mu?’ demeniz işten değil. Sanki görünmez bir duvar, KOBİ’lerin bu raflara girmsine engel oluyor.

Benzer durumları büyük perakende zincirlerinde de görüyorsunuz. Migros’tan Carrefour’a bu zincirlerde yerli şirketler tarafından üretilen alkolsüz içecekler bulunamıyor. Aynı şey bakkal dükkanları ve marketler için de geçerli. Hem perakende zincirlerinde hem dükkanlarda, neredeyse tamamen su, gazlı içecekler ve meyve sularında sadece dev uluslararası şirketlerin ürünleri satılıyor. Ya da, KOBİ’lerin ürünleri müşterinin gözüne çarpmayacak ancak sorarak bulabilecekleri izbe yerlerde tutuluyor. Market ve bakkal dükkanlarında içecek buzdolapları dev içecek firmalarının logolarını taşıyor. Bu buzdolapları dükkanlara ücretsiz sağlanıyor ve içine başka firmaların içeceklerin konulması engelleniyor.

Bunlar gibi başka ‘pazar aksaklıkları’ yerli ve küçük ölçekli firmaların büyümesini, serpilmesini ve istihdam oluşturmasını engelleniyor. Kamu kesimine düşen görev, KOSGEB’e bütçe ayırmak olduğu kadar KOBİ’lerin önüne çıkan bu tür engellerin de ortadan kaldırılmasıdır. Serbest piyasa ekonomilerinde pazar aksaklıklarının düzenlemelerle ortadan kaldırılması devletin düzenleyici rolünü gerektiriyor. KOBİ’lerin pazara erişiminin önündeki engelleri ortadan kaldıran uygun düzenlemeler kamunun KOSGEB destekleri için duyduğu bütçe ihtiyacını da düşürecektir.

Murat Yülek, 27.06.2016, Dünya

 

“Britanya Referandumu”

“Yenilenebilir enerji yatırımları cazip hale getirilmeli”

Murat Yülek, 13.06.2016, Dünya

Türkiye enerji talebi hızla yükselen ve enerjide dışa bağımlı olan bir ülke. Enerji güvenliğini sağlaması ve dışa bağımlılığını azaltması, sahip olduğu yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanmasından geçiyor. Halihazırda bu kaynaklarımızın çok azını değerlendirebiliyoruz.

Türkiye 2007 yılında çıkardığı, 2010, 2011, 2012 ve 2014 yıllarında revize ettiği yenilenebilir enerji kanunu ile 2020 yılı sonuna kadar yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen elektriğe 10 yıl alım garantisi ve yatırım yapılabilir seviyede bir destek fiyatı verdi.

Bu kanunun çıkmasından sonra 4500 MW lisanslı rüzgar santrali yatırımının tamamlanması  bu düzenlemelerin başarısını gösteriyor.

 EPDK 2012 yılında yaptığı bir yönetmelik değişikliği ile 1 MW gücün altında ki yenilenebilir enerji santrallerinde lisans mecburiyetini kaldırdı. Son 4 sene içerisinde güneş enerjisi santrallerinde (GES) lisanssız 5.000 MW müracaat gerçekleşti. Bu da bir başarı. Bu talebin en büyük sebebi Anadolu da küçük sanayicinin ve orta gelir grubunun yeni bir yatırım aracı elde etmiş olmasıydı. Bu kesimin, emlak yerine enerji yatırımlarına yönlenmesi hem tasarrufların ülke adına verimini artıracak hem de ülkemizin enerjide dışa bağımlılığını azaltacak.

2016 da ise aşırı talep ve YEKDEM mekanizmasına yük getirdiği gerekçesi ile EPDK tekrar yönetmelik değişikliği yaparak yatırımlara kısıtlama getirdi. Bu değişiklik, küçük yatırımcının enerjiye yönelmesine son verecek ya da yavaşlatacak. Bu tür düzenlemeler yerine Türkiye’de yenilenebilir enerjinin önünü açacak yeni düzenlemelerin gelmesi gerekiyor.

Öte yandan yenilenebilir enerji yatırımlarının önünde diğer engeller de var:

  1. Türkiye’nin uzun vadeli finansman yetersizliği ve maliyetlerinin yüksekliği
  2. Alım garanti süresinin kısalığı
  3. Yatırım için gerekli bürokratik süreçlerindeki karmaşa, yük ve yavaşlıkEnerji bürokrasindeki uzman yetersizliği
  4. Enerji iletim alt yapısının yetersizliği, yeni yatırım ihtiyacı.
  5. Rüzgar enerjisinde dengeleme maliyetlerinin büyük bir oranının yatırımcıya devredilmiş olmasının getirdiği maliyetler
  6. Yenilenebilir enerji tesislerinin il özel idarelerinden ruhsat alma mecburiyetlerinden dolayı belediyelerin yatırımcılardan istedikleri payların ortaya çıkarttığı maliyetler
  7. ÇED ve Orman izinlerindeki uygulamaların ortaya çıkarttığı maliyetler

Tüm bunlar, yatırımcıların iştahını kırıyor ve yenilenebilir enerjide treni kaçırmamıza sebep oluyor. Petrol fiyatlarındaki düşüş enerjinin önemini bize unutturuyor. Ancak, 50 dolar civarındaki seviyelerde bile enerji verimliliğinin oldukça düşük olduğu ülkemiz açısından ciddi bir yük oluşturuyor. Rusya ile yaşadığımız sorunlar sırasında yaşadığımız ‘vana kapanırsa’ endişesi de cabası.

Enerji güvenliği ve dışa bağımlılığın azaltılması yenilenebilir enerjiye daha çok önem vermemizden geçiyor. Fosil yakıtlara sahip değiliz ama yenilenebilir kaynaklara sahibiz. Bu kaynakları sonuna kadar kullanmalıyız.

“Marks Bakkal Dükkanı İşletseydi”

Murat Yülek, 06.06.2016, Dünya

Birinci sanayi devrimi 18. yüzyıl ortalarında İngiltere’de başladı. Bir sonraki sanayi devrimi ise Almanya, Japonya, ABD gibi ülkelerde bir yüzyıl sonra yaşandı. Bu dönem, sanayileşmenin feodalizmin serf sınıfını sanayi işçisi haline getirerek ‘sömürmeye’ devam ettiği yıllardı. Bu ‘sömürü’ diğerleriyle birlikte Marx’ın da dikkatini çekti. Sonuçta Marks, bu olgudan hareketle oluştruduğu ‘hikayeyle’ yeni bir dinin peygamberi haline geldi.

Marks’ın ‘hikayesi’ bir teoriden çok bir dindi. Popper’ın da dikkat çektiği gibi Marksizm bilimsel teorilerin aksine ‘yanlışlanabilme’ kabiliyetine sahip değildi. Popper’e göre, bilimsel teorilerin temel özelliği yanlışlanabilme olmalıydı. Marksizm ise dünya tarihinin o güne hangi ‘dinamik’ üzerinden şekillendiğini ve geleceğinin de ‘nasıl şekilleneceğini’ deterministik bir ‘hikaye’ ile anlattığı için bilimsel değildi. Dahası, insanlara nasıl bir ‘düzen’ kurmaları, nasıl bir ‘hayat tarzına’ sahip olmalarını söylüyordu. Oysa Marksistler Marksizmin ‘bilimsel’ olduğuna inanmışlardı. Bunun muhtemel ana sebebi ‘bilimsellik’ atfının bu ideolojiye getireceği ilave prestij ve inandırıcılıktı.

Marks’a göre sermaye sahipleri üretimden sağlanan toplam hasıladan orantısız pay alıyorlar; sahip oldukları güçle işçilerin paylarını kısıyorlardı. Marks, temelde bir filozoftu. Hegel gibi filozofların ve Ricardo ve Smith gibi iktisatçıların fikirlerini iyi okumuştu. Bunların fikirlerini kullanarak dünya iktisat tarihindeki en önemli kırılma olan sanayi devrimini ‘ezilen sınıflar’ adına yorumladı. Dahası, bunu geçmiş ve gelecek zamanları açıklayan deterministik bir ‘hikaye’ olarak yorumladı.

Dedik ya, Marks bir filozoftu. Das Kapital’i kütüphanelerde yazdı. Das Kapital dünyada olanları Marks’ın temel hipotezi etrafında açıklayan ancak test edilme imkanı olmayan, yani bilimsel olmayan bir ‘modeldi’. Marks, bir bilim adamı (özellikle sahaya inen bir bilim adamı) değildi. Ana amacı ‘ezilen halkın devrim yapmaya’ motive etmek olan zeki ve etkileyici bir ideolog ve liderdi. Proudhon gibi daha tutarlı, ve kurumsal yapı ile ilgili önerileri olan sosyalistlerle olan tartışmaları ve karşılıklı suçlamaları da bundandı.

Marks, ezilen sınıfların ezildikleri yerler olan fabrikalardan bir tanesini bile hayatı boyunca bir kez bile ziyaret etmediği biliniyor. Hayatı boyunca bazı dönemler hariç maddi durumu fena değildi. Bunun sebebi özellikle babası ve kapitalist arkadaşı Engels idi. Bonn Üniversitesi’nde başarılı olamayınca  zengin bir avukat olan babası tarafından Berlin’e gönderildi. Eğitimini burada tamamladı.

Marks, hayatı boyunca muhabirlik dışında maaş getirici bir işte çalışmadı. ‘Gerçek dünyanın’ nasıl işlediğini bilmemesi, temel teorisinin/hikayesinin/ideolojisinin şekillenmesi üzerinde etkili olmuş olmalı. Örneğin Anarşizmin öncüsü Proudhon ya da müteşebbislik/yenilikçilik fikirlerinin öncüsü Schumpeter. ‘gerçek dünyadan’ geliyorlardı;  ister ücretli işlerde ya da müteşebis olarak çalışmış bir düşünürün dünyaya bakışının, kütüphanede felsefe yürüten diğerinden farklı olması beklenir.

Schumpeter’la başladığını düşündüğümüz ‘müteşebbisin’ ekonomideki çok kritik rolünü anlamamız çok önemlidir. Schumpeter, Marks’ın ‘kan emici’, ‘sömürücü,’ ‘rantçı’ olarak gördüğü kapitalisti filmden çıkartıp yerine, ekonominin büyümesi ve halkın gelir ve servetinin artmasının  temel aktörü olan müteşebbisi yerleştirdi. Zira, müteşebbis, ortaya çıkardığı yenilikler yoluyla eskimiş, köhneleşmiş ürün, sektör ve üretim biçimlerinin yerine yenilerini geliştiriyordu. Böylece, Weber’in çalışan ve elde ettiği gelirden tasarruf ederek birikim yapan kapitalistinin asıl rolünü Shumpeter belirledi. Schumpeter öldükten sonra hızlanan teknoloji ve yenilikçilik devrimleri onun haklılığını; müteşebbisliği tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen Sovyet tecrübeleri Marks’ın büyük yanılgısını açıkça ortaya koydu.

Marks’ın büyük yanılgısının ardındaki temel sebep ‘gerçek dünya’ ile arasında ördüğü aşılmaz duvarlar olsa gerek. Marks’ın özgeçmişinde bir işletmeyi bırakın bir bakkal dükkanı işletmiş olduğu yer alsaydı; gerçek dünyada iş kurma, istihdam yaratma, üretim yapma, yenilikler geliştirme süreçlerini yaşayarak çok daha farklı bir teori geliştirebilirdi.

“İbrahim Bodur’un Ardından”

Murat Yülek, 30.05.2016, Dünya

Geçen hafta kaybettiğimiz İbrahim Bodur Türkiye’nin ilk nesil sanayicilerindendi. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Atatürk tarafından şekillendirilen sanayileşme politikasının temelinde özel sektör yer alıyordu. Ancak, kısa sürede özel sektörün hem müteşebbislik hem de sermaye yeteneklerinin yetersizliği ortaya çıktı. Bunun üzerine daha evvel İktisat Bakanlığı’nın gerçekleştirdiği çalışmalara ve Rus ve Amerika’lı bazı uzmanların katkılarıyla 1934 yılında Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı açıklandı. Bu Plan 1960 sonrasındaki kalkınma planlarının aksine sadece sanayi alanında yapılacak yatırımları listeliyordu. Toplam 44 milyon TL (1934 GSYH’sının yüzde 3’ü) tutarındaki yatırımlar 100 milyon TL’ye tamamlandı. Böylece tekstil, kağıt gibi alanlarda Devlet eliyle Cumhuriyet’in ilk sanayi kuruluşları kuruldu. Yine aynı yıllarda kurtulan Sümerbank ve Etibank da sanayi tesisleri kurulması için birer banka formatında kurgulanmıştı.

Ardından İkinci Yıllık Sanayi Planı da açıklandı ancak 1930’ların sonlarındaki savaş ortamında bu plan rafa kaldırıldı. 1940’ların sonlarına kadar ülkemizde pek bir yatırım yapılmadı. 1946 yılında Şevket Süreyya Aydemir’in önderliğinde hazırlanan ‘1946 Planı’ yine bir sanayi planıydı. Marshall yardımı müzakereleri sırasında Amerika Birleşik Devletleri sınai yatırımlara karşı çıkınca bu çalışmalar da rafa kaldırıldı.

1950’de demokratikleşme süreci sonunda iktidara gelen Menderes hükümeti liberal bir ekonomik anlayış altında tarımda kendine yeterliliği ve sanayileşmeyi temel almıştı. İşte bu dönemde İbrahim Bodur Çanakkale’de, Mehmet Nuri Sabuncu, Hacı Ömer Sabancı ve Sapmaz aileleri Adana’da, Bezmen ailesi İstanbul’da Türkiye’nin ilk büyük çaplı Sanayi kuruluşlarını kurmaya başladılar. Vehbi Koç da yine 1950’lerde Ford’u Türkiye’de ortak otomobil (montaj) fabrikası kurmaya çalışmış ancak başarılı olmamıştı. Bernar Nahum’un anılarına göre Ford Türkiye’de sanayi tesisi kurmaya yanaşmamıştı. Bu arada, 1920, 1930 ve 1940’larda sanayi alanında Nuri Demirağ ve bankacılıkta Kazım Taşkent’in de adını yine öncü müteşebbisler arasında saymamız gerekiyor. Yine 1922 Türkiye’nin ilk şeker fabrikasını kuran Mollazade Nuri (Şeker) efendi de Türk Sanayi tarihinin öncülerindendir.

İbrahim Bodur ve benzerlerinin Türkiye için önemli olmasının sebebi işte bu ‘öncü sanayici’ rolünü oynamış olmalarıydı. Bugün düşünüebildiğimizden çok daha önemli olduğuna emin olunuz; bugünün Türkiye’sinde uluslararası boyutta rekabetçi uçak ya da uzay aracı fabrikası kuracak bir sanayiciye benzetebilirsiniz bu öncüleri.

İbrahim Bodur’un ikinci önemi bölgesel kalkınma özelliğidir. Sabancı ailesi gibi, ‘kendi bölgesine’ yatırım yapan bir öncü bölgesel kalkınmacıdır. Altyapının o dönemde dahi daha iyi olduğu, tahsil gördüğü İstanbul yerine yatırımını Çan ilçesinde yapması önemlidir. Yatırımların Çan’a istihdam, genel kalkınma, bir kümelenme oluşması gibi faydaları dokundu.

İbrahim Bodur’un üçüncü önemi ‘insanlığıdır.’ Verdiği öğrenci bursları, öncülük ettiği sivil toplum kuruluşlarıyla Bodur ‘sıradan’ bir başarılı iş adamı ya da sanayici değildi.

Dünyanın kendi alanında en büyük  tesislerinden birisini kuran İbrahim Bodur, Robert Kolej’in ardından Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek lisansını yaptı. 1940’lı yıllardan bahsediyoruz. Bodur’un başarısında eğitimin büyük yeri olduğuna şüphe yok. Eğitime bu kadar önem vermesinin sebebi de bu olsa gerek. O yıllarda bir sanayi tesisi yatırımın yerini ve teknolojisini seçmek, finansmanını bulmak, tesisi ve yurtiçi, yurtdışı dağıtım ağını kurmak bugünkü kadar kolay değildi.

Türk sanayiinin en önemli duayenlerinden İbrahim Bodur’un ruhu şad olsun. Yeni nesil sanayicilerimize en iyi rol modellerinden birisiydi.

“Yerli Tohum Üretimine Dikkat”

Murat Yülek, 23.05.2016, Dünya

Burkina Faso fakir bir Batı Afrika ülkesi. 14 milyonluk nifusa sahip. Yoksulluk oldukça yaygın bu ülkede; nüfusun yüzde 40’I yoksulluk sınırının altında. Burkina Faso yılda toplam 3,5 milyar dolar civarında ihracat yapıyor. Nijer, Mali, Benin gibi bölge ülkelerinde olduğu gibi, ülkenin ihracat geliri büyük ölçüde bir ya da iki ürüne dayanıyor. Bu ürünlerden birisi pamuk (toplam ihracat gelirinin yüzde 20’si) ki katma değerli hale getirilemeden dünya piyasalarına satılıyor. Diğeri de Burkina Faso için altın. Dİğer tarım ürünleri uluslararası pazarlarda satılamadağı için pamuk (ve yer fıstığı) ülke ve bölge için hayati öneme sahip.

Burkina Faso’nun da içinde olduğu Batı Afrika pamuğun dünyada tabii olarak en elverişli üretildiği ülkelerden sayılıyor. Yani, tabii şartlar sebebiyle pamuğun dünyada en düşük maliyetlerle üretildiği ülkelerden birisi Burkina Faso. Dahası, Burkina Faso’da üretilen pamuk kısa değil uzun elyaftan oluştuğu için değerli (idi); Burkina pamuğu dünya piyasalarında nisbeten yüksek fiyatlarla satılıyor(du).

Kısacası, fakir Burkina Faso’nun ekonomisinin ayakta kalması, çok sayıda çiftçiye gelir oluşturan pamuk ekimi, yoksulluğun etkilerinin bir nebze giderilmesinde önemli rol oynuyor. Ülkeye döviz girişinde de pamuk çok önemli bir ürün.

İşte bu Burkina Faso, şimdilerde dünyanın en büyük tohum üreticisiyle sorun yaşıyor. 2009 yılından itibaren, ABD’nden, Monsanto isimli dev tohumculuk firması normalde Fransız etkisi altında olan Burkina Faso’ya tohum satmaya başlamış. Eski sömürge sisteminden kalan pamuk çiftçiliği sistemi tırtıllarla mücadele etmek amacıyla, Monsanto tarafından geliştirilen genetiğiyle oynanmış pamuk tohumu almaya başlıyor. Pamuk üretiminde kullanılan bu tohumlar yıllar ilerleyince Burkina Faso’da üretilen pamuğun elyaf uzunluğunu düşürüyor. Kısalan elyaflar, Burkina Faso’nun pamuk ihracatını düşüyor. Yoksulluğu artırıyor.

İşte bu arkaplandan sonra, zarara uğrayan Burkina’lı çiftçiler Reuters’de yayınlanan habere göre Monsanto’yu zaralarına binaen 84 milyon dolarlık dava açtılar. Şu anda dava ve Burkina Faso pamuk üreticileri birliği ile Monsanto arasındaki müzakereler de devam ediyor.

Bu arada, Amerika Birleşik Devletleri de dünyanın en önemli pamuk üreticilerinden birisi.  Ülkede pamuk üretiminin ve çiftçisinin devlet tarafından destekleniyor. Batı Afrika ülkeleri, kendi ülkelerinde pamuk üretimi liberalize edilirken Amerika Birleşik Devletleri’nde pamuk ve diğer bazı tarım ürünleri üretimine destek verilmesini sık sık eleştiriegeldiler.

Bu hikayeden çok sayıda sonuç çıkartabilirsiniz. En önemlileri; genetiğiyle oynanmış tohumlara dikkat; ülkenizde genetic tohum bankacılığını ve tohum üretme, yerel şartlara uygun tohum geliştirme ve tarımda yerli tohum kullanımına dikkat.

“Doğu’nun Kapısı Venedik”

Murat Yülek, 16.05.2016, Dünya

Hun istilalarından kaçanlar tarafından beşinci yüzyılda kurulduğu düşünülen Venedik, oldukça genç bir şehirdir. Bugünkü Singapur gibi devletlerin öncüllerinden olarak, bir dönem dünyanın en güçlü ekonomilerinden birisine sahipti. 12-13. yüzyıllarda Avrupa’nın en zengin şehri Venedik idi. Bu şehir devleti, 3000’in üzerindeki gemisiyle Avrupa’nın en büyük filosuna sahipti. İngilizce Fransızca’da bir çok kelimenin (özellikle) ticari terimin kökeninin İtalyanca’ya dayanması tesadüf değildi.

Venedik uzun süre Bizans İmparatorluğu’na resmi ya da gayriresmi olarak bağlı yaşadı. Haçlı Savaşları sırasında, Bizans İmparatorluğu’na, Selçuklular üzerinden Kudüs’e yönlenecek yardımlar yaptı. Bu arada, 1204 yılında Bizans İmparatorluğu’nun haçlılar tarafından yağmalanması ve ele geçirerek Latin İmparatorluğu’nun kurulmasında da Venedik temel rolü oynadı.

Venedik’in doğuyla yakın ilişkisi Bizans ve sonrasında Osmanlı İmparatorluğu ile de sınırlı değildi. Venedik, dev doğu batı ticaretinde, Mısır’daki Memluklu devleti üzerinden Avrupa’ya akan dopu ürünlerinin Avrupa’daki ana antreposu ve ajanı olarak Avrupa’nın en müreffeh ekonomisi haline geldi. Osmanlı sonrasında da bu rol bir süre devam etti. Osmanlı’lar Venedik’i hem bir rakip hem de bir müttefik olarak gördüler. Raguzza gibi kentleri serbest bölge olarak Venedik’in karşısına dikmeyi de ihmal etmediler. Ancak Venedik’in ana düşmanı ve rakibi haline gelen Portekiz tarafından başlatılan okyanus ticaretinin kurbanı olunca şehrin ekonomik ve siyasi önemi gittikçe azaldı. Sonuçta bugün olduğu turizm kenti görünümünü aldı.

İsviçre’de 2009 yılında bir kitapçıda tesadüfen gördüğüm, Venedik Ca’Foscari Üniversitesi Doğu Dilleri Bölümü öğretim üyesi Prof. Maria Pia Pedani’nin  “Doğu’nun Kapısı Venedik” adlı eseri İtalya’da da çalışmış olan bankacı Gökçen Karaca Şahin tarafından çevirilerek geçen Eylül ayında Küre Yayınları tarafindan basıldı. Profesör Pedani eserinde, Venedik’in tarihini ve Müslüman Doğu dünyası ile olan ilişkilerini Venedik arşivlerini esas alarak anlatmış. Her bölümde, Ortaçağdan başlayarak Venedik’in Doğu dünyasıyla olan ilişkisi çarpıcı hikayelerle kaleme alınmış. 9. yy.da Venedik Şehir Devletinin kurulmasında,  Müslümanları çok iyi tanıyan iki Venedikli tüccarın rolünün anlatıldığı ilk bölümdeki hikaye kitabın sonraki bölümlerinin de ilgi çekici hikayelerle bezendiğinin bir habercisi.

Ortaçağ Avrupa’sındaki kölelerin, hacıların ve haçlı savaşçılarının Doğu – Batı kültürlerini nasıl bir araya getirdiği ve Venedik’in ehil tüccarlarının bu alışverişteki önemi eserin ilgi çekici diğer bir bölümü.  İstanbul’un fethiyle birlikte Venedik- Osmanlı arasındaki barışlar ve savaşlar titiz bir tarihçi tarafından anlatılırken, Osmanlı İmparatorluğunun siyasi, hukuki, ticari ve geleneklere dayalı sistemlerinin Venedik’e etkisi, keza aynı şekilde, Venedik’in ticari ve diplomatik sisteminin Osmanlı’daki kaynaşması da ele alınıyor.

Ortaçağ Müslümanları tarafından kullanılmakta olan çek, havale gibi ticari araçların Venedikliler aracılığıyla Batıya geçtiği; Yeniçağda özellikle sanatta ve edebiyatta ortaya çıkan oryantalizm akımında Venedik’in Osmanlı ve Müslüman Doğuyla olan yakın ilişkisinin etkisi; Doğudan ve Batıdan gelen ticari malların Venedik pazarında buluşması neticesinde her iki dünyanın da aslında birbirinden kopuk yaşamadığı olgusu eserde gözler önüne serilmiş. Tarihin derinliklerinden fırlamış casuslar, diplomatlar, tüccarlar, sultanlar, beyler, savaşçılar, korsanlar, esirler ve sanatçılar kendi hikayeleriyle okuyucuya baştan sona eşlik edip, eserin bir taraftan okunmasını zevkli kılarken diğer taraftan okuyucuya objektif ve tarihi bir perspektiften günümüzdeki devletlerarası ilişkileri sorguluyor.

Kitabı iktisat tarihine meraklı olanlara tavsiye ediyorum.

“Sanayileşme ve sanayi politikaları”

Murat Yülek, 09.05.2016, Dünya

Geçen hafta İstanbul Ticaret Üniversitesi ve OSTİM tarafından düzenlenen, TÜBİTAK tarafından desteklenen bir araştırma projesinin kapanış çalıştayında sanayi politikaları ele alındı. Sanayi konusunun çeşitli vesilelerle çok konuşulduğu bu dönemde sanayileşme konusunu tekrar ele alalım. Birinci soru: sanayileşme gerekli midir? Cevap büyüme ve ihracat istiyorsanız gereklidir. İngiliz iktisatçı Kaldor imalat sanayini büyümenin motoru olarak adlandırmıştı.

Diğer sektörler içinde verimlilik artışlarının en yüksek ve en devamlı olanı imalat sanayidir. Hatta öyle ki ABD gibi sanayileşmiş ülkelerde verimlilik artışları sanayi üretimi artarken sanayi istihdamının azalmasına sebep oluyor. Buna ‘sanayisizleşme’ sanayi po(deindustrialization) adı veriliyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki sorun ise Dasgupta ev Singh isimli iki iktisatçı tarafından ‘erken sanayisizleşme’ olarak adlandırıldı. Çin gibi sanayi devlerinin rekabet baskısı altında gelişmekte olan ülkeler daha yeterince sanayileşmeden olan sanayilerini de kaybetmeye başlıyorlar.

Öte yandan dünya mal ticaretinin büyük kısmı sanayi ürünlerinden oluşuyor. Yani ülkeler birbirlerine sanayi malı satıp sanayi malı alıyorlar. Eğer döviz dengenizi muhafaza etmek istiyorsanız dünyaya satacak sanayi malınız olması gerekiyor. İmalat sanayi bu yüzden de çok önemli. Gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkelerin ihracat ürün gamı karşılaştırıldığından ortaya basit bir sonuç çıkıyor: gelişmiş ülkeler temelde sanayi ürünleri (elektrikli ve elektriksiz makineler, otomobil ve diğer ulaşım araçları ve kimyasal ürünler) satıyor. Gelişmekte olan ülkeler ise ucuz tekstil, ucuz otomotiv gibi sanayi ürünleri veya tarım/tabii kaynaklar satıyorlar.

Gelelim ikinci soruya, sanayileşmeyi sağlamak için devletin bir şey yapması gerekiyor mu? Evet ise ne yapması gerekiyor? Cevap; evet devletin ‘sanayi politikaları’ eliyle sanayileşmeyi hızlandırması gerekiyor. Aksi takdirde, sanayileşme (ve büyüme) yavaşlıyor ya da erkenden sanayisizleşme başlıyor. Orta gelir tuzağından çıkmanın en etkin ve belki de tek yolu sanayileşme sanayi politikası.

Nasıl bir sanayileşme ve sanayi politikası sorusu ise daha önemli. Örneğin Türkiye esasında oldukça sanayileşmiş bir ülke. Öyle ki, ihracatının neredeyse tamamı sanayi ürünlerinden oluşuyor. Ama hepimizin bildiği gibi, ithalatı ihracatından daha fazla, sattığı sanayi ürünleri ucuz ve ‘karmaşık’ değil. Sanayi politikası, özel sektöre çeşitli destekler vererek üretim ve ihracat gamının ‘istenen’ ürünlere yönlenmesini sağlamalı. Bu da ‘odaklanmış’ sanayi politikalarıyla oluyor. Sanayileşmenin ilk evrelerinde ‘genel’ sanayi(leşme) politikaları uygulasanız da ilerideki aşamalarda sektör bazlı politikalara geçmeniz gerekiyor. Yani kamu ve özel sektör kaynaklarınız ‘belli’ altsektörlerde yoğunlaştırıp ‘sonuç’ almanız gerekiyor. ‘Sonuçtan’ kasıt o alanlarda dünya devlerini çıkartmanızdır. Bu da teknoloji, markalaşma ve dağıtım ağlarınızı güçlendirmenizle olabilir ancak.

Bilim, teknoloji ve yenilikçilik politikalarının (BTY) politikaları sanayileşmenin ilk ve orta devrelerinde değil ileri devrelerinde daha çok uygulanması gerekiyor. Zira, sanayileşme herşeyden önce bir ‘kapasite inşası’ sürecidir. Yani ‘sanayileşme bir uluslararası ölçekte ‘sanayi katmanının’ oluşturulması manasına gelir. Salt ‘fabrikalaşma’ sanayileşmenin  göstergesi değildi.

Sanayileşmenin bahsedilen ‘ileri’ aşamaları ‘taklit’ (gelişmiş ülkelerde üretilen makine ve ürünlerin yerlileştirilmesi) ve ‘yenilikçilik’ (yeni ürünlerin ortaya çıkartılması) aşamalarıdır. Almanya, Japonya hatta Amerika Birleşik Devletleri ve daha niceleri bu aşamadan geçerek sanayileştiler. Bu aşamalara gelmeden önce ağırlık BTY politikalarında değil sanayi politikalarında olmalıdır.  Türkiye de 1970’li yıllarda fabrika yapan fabrikalar ya da ‘ağır sanayi’ hamlesi adlı politikalarla esasında bunu hedefledi. Ama siyasi ortam bu politikaların meyvelerini vermelerini engelledi ya da TUSAŞ örneğinde olduğu gibi geciktirdi.

“Yerel yönetimlerin stratejileri ve finansmanı”

Murat Yülek, 02.05.2016, Dünya

Dünya nüfusunun büyük kısmı kentlerde yaşıyor ve bu rakam gittikçe artıyor. Üretim tesislerinin büyük kısmı da kentlerin yakınlarında. Dolayısıyla istihdamın büyük kısmı da kentlerde yer alıyor. Teknolojik gelişmeler, eğitim altyapıları, Ar-Ge çalışmaları da büyük oranda kentlerde gerçekleşiyor. Tüm bunlar, kent yönetiminin önemini artırıyor.

Kent yönetimi (1) stratejik hedeflerin ortaya konup (2) bunların uygulanmasını kapsıyor. En az bunlar kadar önemli olarak (3) finansman kaynaklarının da elverişli şartlarda  oluşturulması da kent yönetiminin en önemli görev ve sorumlulukları arasında. Bu hafta, 5 Mayıs Perşembe günü Conrad Oteli’nde marmara Belediyeler Birliği tarafından düzenlenen  Yerel Yönetimler Finans Zirvesi’nde  bu konuları ele alınacak.

 Türkiye’de yerel yönetimlerin çözmesi gereken en önemli sorun uzun vadeli bir stratejiye dayalı olarak altyapı ihtiyaçlarının karşılanması. Kentlerimizde çevre dostu ve ekonomik raylı sistemlere dayalı ulaştırma ağının, atık sistemlerinin, ve yollardan önce otopark ağlarının kurulması gerekiyor. Oysa yerel yönetimlerimiz daha çok üstyapı ve otomobil yollarına odaklanıyor.

 Önümüzdeki yıllarda kentlerimizde finansmana konu olacak proje başlıklarımızın bir bölümü şunlar:

·         Raylı sistem ağları

·         Otopark ağları

·         Çevre, atık, çöpten enerji sistemleri

·         Kanalizasyon, yağmur suyu ağları

·         Kent aydınlanmalarının lede çevrilmesi

·         Kentsel dönüşüm

·         Estetik dönüşüm (bina ön yüzleri, mimari yükseltme çalışmaları)

 Tüm bunların gerektirdiği finansmanı kentlerimiz nereden sağlayacak. Şu anda yerel yönetimlerin finansmanı yerel vergiler ve hazineden gelen desteklerden (İller Bankası dahil) oluşuyor. Kamu özel sektör işbirliği (PPP/KÖSİ) usulleri, bono/sukuk gibi araçlar kullanılmıyor. Önümüzdeki dönemde bu yeni araçların çok daha yoğun oşlarak kullanılması gerekiyor. Böylece, özel sektör tasarruflarının konut, gayrimenkul yerine altyapı alanlarına yönlendirilmesi de sağlanabilir. Bu makro açıdan çok önemli bir dönüşüm manasına geliyor.

 Bu arada, yerel yönetimlerin finansman gücü ve finansmana erişimi geliştirilirken ‘harcama kapasitelerinin’ de gelişitirlmesi gerekiyor. Parasını nasıl harcayacağını bilemeyen birisine yapacağınız en büyük kötülüğün ona para vermek olduğu gibi, yerel yönetimlerde de finansman kapasitesiyle birlikte, hatta ondan daha önce (doğru) harcama yeteneğinin de geliştirilmesi gerekiyor. Doğru harcayamayan belediyelerin de borçlanmasının engellenmesini gerektiriyor. Aksi takdirde Türkiye’de de Detroit tipi açık ya da örtülü (resmi olarak iflas etmeyip hazine desteğiyle ayakta duran borçlu belediyeler) iflaslar ortaya çıkar.

 Bu arada yerel yönetimlerin altyapı ve üstyapıyla uğraşırken ihmal etmemesi gereken ama ihmal edilen başka önemli konular var. Kent yönetimlerimizin estetik ve medeniyet anlayışını yansıtan özlü stratejileri ve yaklaşımları yok. Oysa ‘medeniyeti arayan’ bir toplumda kent yönetimlerinin politikalarını, kente diktikleri elektrik direklerinin tasarımına kadar üst strateji ve ‘zevke’ dayandırması gerekir. Böyle olmayıca, beton yığınlarından oluşan, ‘ayrışmamış’ kentlerimiz oluyor.

 Bir başka eksiklik de belediye başkanlarımızın görevlerini altyapı ve üstyapının yapılması ve işletilmesi ile, kaymakamlarımız ve valilerimizin de kolluk dahil idari konularla sınırlı tutması. Bu yöneticilerin çok azı, temel görevinin kentin ekonomik kalkınmasını sağlamak olduğunu farkedebiliyor. Böyle olunca, yurt dışına yatırım amaçlı ziyarete gittiklerinde belediye başkanları tarafından kırmızı halıyla karşılanan sanayicilerimiz kendi ülkelerinde belediyeler tarafından ceza kesilerek belediye gelirlerinin artırıldığı ve bunun dışında değer verilmeyen insanlar olarak görülüyor. Oysa sanayici ve iş adamları kent ekonomisinin en önemli unsuru olan istihdam ve vergilerin ana kaynağı.

 Burada, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’ye değinmeden geçemeyeceğim. Altepe ve Bursa Büyükşehir yönetim ekibi, devrimsel bir çalışmayla Türkiye’ye raylı sistemlerde üretim kapasitesinin oluşmasında büyük katkı yaptılar. Durmazla A.Ş. tarafından üretilen İpek böceği tramvayı basında çıkan haberlere göre, artık dünya devleriyle uluslararası ihalelere katılıyor. Açıkçası hem Altepe hem de Durmazlar’ın basın tanıtımı oldukça sınırlı olduğu için bu önemli politika tecrübesi ve başarısını toplumda çok az kişi biliyor. Ancak önümüzde ‘standart görev tanımını’ başarıyla genişleten bir yerel yönetici, şirket ve kamu-özel işbirliği var.