Doların ateşini düşürmemiz gerekiyor

Murat Yülek, Kasım 2016, Derin Ekonomi

Türkiye yüklü bir siyasi gündem ve jeopolitik risklerle karşı karşıya. Bir yandan Suriye’de güvenli bir bölge oluşturmak amacıyla sıcak bir savaşın içinde. Bu savaş başarılı gidiyor ve tamamlanınca Türkiye’deki riskler düşecek. Darbe girişimiyle ilgili ve teröre karşı (PKK, DAEŞ, Fetö) sıcak ve soğuk mücadele ülke içinde ve dışında devam ediyor. Bu mücadelelerde Türkiye’nin yurt dışındaki dostlarından aldığı destek son derece sınırlı. Yabancı müttefiklerimiz, özellikle Avrupa ülkeleri, teröre karşı gerekli tavrı göstermiyorlar. Fiilen terörün yanında yer alanları var.

Moody’s Eylül ayında Türkiye’nin notunu düşürdü. Bu, teknik temellerden yoksun siyasi boyutu yüksek bir karardı. Bu köşede, bu nitelikte bir riske dikkat edilmesi gerektiği yazılmıştı. Derecelendirme kuruluşlarının teknik boyuttan uzaklaşarak siyasi kaynaklı diyebileceğimiz kararlar alması Fitch’in de benzer bir not kararı verme ihtimalini güçlendiriyor.

Dış konjonktür de belirsiz. Dünya, Donald Trump’ın hangi politikaları izleyeceğini nasıl bir performans göstereceğini merakla bekliyor. Fransız seçimlerinde de yine belirsizliğin kazanması olası görünüyor. Brexit sonrası önemli bir yara alan Avrupa Birliği’nde İtalya’daki anayasa referandumu yeni bir belirsizlik oluşturuyor. Eğer Başbakan Renzi’nin reform önerileri referandumda kaybederse bunun ardından Italexit tartışması güçlenecek. Yani Avrupa Birliği’nin varoluşuyla ilgili  riskler artacak.

Uluslararası siyasi gelişmeler, ekonomik konjonktürü de yakından etkiliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde tahvil faizleri hızla yükseldi. 10 yıllıklarda artış 10 günde 40 baz puana ulaştı. Avrupa 5 ve 10 tahvillerinde de benzer hareket yaşandı. Bu, Fed’in faiz kararı vermesinden önce portföylerde değişikliğin başladığını gösteriyor. Kısa dönemde bu portföy değişiklikleri gelişmekte olan ülkelerde kurları menfi etkiliyor.

Amerika’da ekonomik büyüme ve enflasyonun yükselmesi ihtimali dolar endeksini yükseltiyor.Trump’ın seçilmesinin altının yükselmesine sebep olması beklenirdi. Kısa bir süre öyle de oldu. Ancak doların hızlı yükselmesi altını baskılıyor. Altın yükselmek yerine düşüyor.

Uzun vadede ise Trump’ın politikalarının ve yönetiminin bütçe açığı ve borcu zaten yüksek olan Amerikan ekonomisine darbe vurma ihtimali var. Vergi indirimleri, ABD ekonomisinin kısa sürede harekete geçirse de uzun dönemde zaten toplam vergi/GSYH açısından dünyanın en düşük ülkeleri arasında  yer alan ABD’de kalıcı büyüme sağlamaz. Trump döneminde borç ve bütçe açığı artacak olan ABD’nin risk görünümü yükselecek. ABD’deki dünya ekonomisini menfi etkileyecek. Bunun üzerine Çin gibi ülkelerle olan ekonomik/ticari sürtüşmeleri de eklemek gerekiyor.

Bu uluslararası ortam Türkiye’yi de etkiliyor. Özellikle kur ve faiz üzerinden. Dolar endeksi Trump’ın seçilmesinin ardından yüzde 3,5 yükselme kaydederken TL’deki yükseliş yüzde 7,3 oldu. Gösterge faizdeki yükseliş 80 baz puana, CDS primlerindeki yükseliş ise 25 baz puana yaklaştı. Türkiye’nin yapması gereken, kendi kontrolünde olan ‘görünüm risklerini’ düşürmek. Kendi kontrolünde olan siyasi ve ekonomik riskleri (belirsizlikleri) düşürmekle Türkiye ‘toplam risk görünümünü’ düşürmüş olacak.

Son 10 senede ulaşılan makroekonomik istikrar ve ekonomimizin direnci kendisini darbe girişimi sonrasında göstermişti. Türk ekonomisinin dış şoklara karşı direnç gücü devam ediyor. Bunu  göstermenin tam zamanı. En başta doların ateşinin düşürülmesi gerekiyor. Dolar kuru, yatırımcıdan iş adamına, öğrenciden işçiye herkesin her an takip ettiği bir gösterge durumunda. Kısa sürede hızlı yükselmesi ekonomimizin direnci ve istikrarıyla ilgili sorular oluşturuyor. Doların yükselmesi Merkez Bankası’nın tek başına sorumlu olduğu bir alan değil. Doların son dönemdeki yükselişi Merkez Bankası’nın politikalarından kaynaklanmadığına göre düşürülmesi de tek başına Merkez Bankası tarafından sağlanamaz. Önümüzdeki dönemde hükümet tarafından alınan kararlar, yapılan açıklamalar ve konulan hedefler, resmi yorumlar (doların yükselmesiye ilgili olanlar dahil) bu yüzden büyük öneme sahip. Hükümetin, önümüzdeki dönemde hem dışarıdan kaynaklanan risklerin bertaraf edilmesine hem de ilave risk algısının ortaya çıkartılmamasına dikkat etmesi gerekecek.

Türkiye ve Asya Ekonomik Birliği

Murat Yülek, Kasım 2016, Derin Ekonomi

Ülkeler arasındaki siyasi sınırların ortaya çıkarttığı ‘bölünme’ ekonomik açıdan çok maliyetlidir.  Örneğin, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda sınırın öteki tarafındaki komşularımızla ilişkilerimizin kötü olduğu dönemlerde ekonomik hinterland sınırlanan Hakkari ya da Gaziantep gibi illerimizin ekonomileri bir ‘ada’ ekonomisi idi. Gaziantep gibi, Türkiye ve dünya ile bütünleşebilen illerimiz kendilerine bir ekonomik çıkış fırsarı oluşturabildiler. Ancak Hakkari gibileri bunu başaramadılar.

Benzer sıkıntılar Afrika’dan Asya’ya çok sayıda ülkede yaşanageldi. Örneğin, sömürge geçmişleri sebebiyle resmi dilin İngilizce olduğu Gambiya ile resmi dili Fransızca olan Senegal’in aralarındaki ticaret ve ekonomik kalkınma ilişkileri sınırlar sebebiyle zayıf kaldı. Avrupa, benzer problemleri, Avrupa Birliği’nin kurulması ve 1992 yılında oluşturulan tek pazar sayesinde aşmaya çalıştı. Bugünlerde çatırdasa da tek pazar Avrupa ülkelerinin ve özellikle Almanya’nın çok işine yaradı.

ABD, tek bir maliye otoritesi, tek bir para birimi ve merkez bankası, tek bir dış politika kısaca tek bir sistemi yayarak bu hale gelmişti. Avrupa Birliği, 50’den fazli ülkeyi tek bir ülke haline getirebilen ve böylece dünyanın en büyük ekonomik, askeri ve siyasi gücü haline gelen ABD’ne öykünmenin bir sonucuydu. AB, ABD’nin birliğini tamamıyla kopyalayamadı; şimdilerde bir merkez bankası ve ortak maliye kuralları olsa da özellikle siyasi ve askeri açıdan bir birliğe sahip değil. Bununla birlikte, tek pazar, avro ve bunun ortaya çıkarttığı artan ticaret Avrupa’da üretim ölçeklerini büyüttü. Her şeye ragmen AB şu ana kadarki en başarılı ve tek önemli ekonomik bütünleşme örneği olarak önümüzde duruyor.

Asya’ya bakıldığında ekonomik işbirliği ve bütünleşme hemen hemen yok denecek kadar az. Oysa, küçük, düşük gelirli, az gelişmiş, denize kıyısı olmayan çok sayıda ülkeye sahip olan Asya dengeli bir ekonomik işbirliği şemsiyesine ihtiyaç duyuyor. Asya’daki büyük güçler, Çin ve Rusya, kendi Asya işbirliği önerilerini ortaya attılar. Kazakistan lideri Nursultan Nazarbayev tarafından 1994 yılında ortaya atılan  Avrasya Ekonomik Birliği fikri bugün Rusya liderliğinde 6 ülkeden oluşuyor. İçlerinde Kazakistan ve Rusya olduğu için 20 milyon kilometrekareklik alanı kapsıyor. Üyeleri arasında gümrük birliği oluşturuldu.

Çin Komünist Partisi Lideri Xi Jinping tarafından ortaya atılan “Bir Yol Bir Kuşak” (One Road One Belt) Orta Doğu’nun bir bölümünü ve Asya’yı kapsayan bir işbirliği projesi. Bu projenin temelinde ulaştırma ve haberleşme ağlarının güçlendirilmesi ve kültürel alan da dahil ekonomi dışı işbirliğinin de güçlendirilmesi yatıyor. Çin tarafından kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın Çin kontrolündeki yeni bir dünya bankası gibi çalışması öngürülüyor. ABD’nin bu bankanın kurulmasına karşı çıktığı ve bu konuda Avrupa ülkelerini etkilemek için de girişimlerde bulunduğu biliniyor. ABD’nin endişesi, muhtemelen Çin’in bu banka eliyle Asya’da kendi şirketlerince altyapı işleri yapacak olması ve siyasi olarak güçlenmesi.

Bir Yol Bir Kuşak projesi şu anda resmi olarak Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nın (SCO) gündeminde. Hem Çin hem de Rusya’nın üyesi olduğu teşkilat Avrasya’da ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri işbirliğini amaçlıyor. Gündemindeki ana konularından birisi terörizmin önlenmesi. Terörizm deyince tabi ‘İslami terörizm’ tabir edilen şey kastediliyor.

Türkiye bu forumların hiç birisine üye değil. SCO ise gözlemci ülke olarak yer alıyor. Türkiye’nin dünya ekonomisinin büyüme motoru ve ağorlık Merkezi haline gelen bu bölgede daha aktif hale gelmesi gerekiyor. Bir Avrasya ekonomik kuşağı önerisini ilk getirmesi gereken ülkelerden birisi Türkiye; bu bir “düşünce önderliği” görevi Türkiye açısından. Bu öneri, başarılı bir icraat planlanarak  geliştirilinceye kadar ise Türkiye’nin mevcut platformlara girmesi ve aktif olması gerekiyor. Bundan önce de ECO gibi aktif ve önemli üyesi olduğu platformlarda öncerlik yapması gerekiyor. ECO gibi platformlarda uzun süredir üzerinde uğraşılan ancak çok az mesafe alınmış olan tercihli ticaret hedefinden serbest ticarete geçmenin zamanı geldi geçti bile.

Sigortacılık sektöründe neler oluyor?

Murat Yülek, 31.10.2016, Dünya

Geçtiğimiz yıllarda motorlu taşıtlar sigorta primlerindeki yükseliş kamuoyundan büyük tepki almıştı. Bu sene prim artışları devam ediyor; yüzde 50’ye varan artışlarla karşılaşılıyor.

Türk sigorta sektörü 2000’li yılların başında, büyümenin hızlanması, ekonomik ve siyasi istikrarın gelmesiyle uluslararası yatırımcıların dikkatini çekmeye başlamıştı. 2004 yılı itibariyle, Avrupa’da yıllık prim üretimi GSYH’nın yüzde 7-13’ü arasında iken Türkiye’de oran yüzde 1,5 civarındaydı (Hazine Müsteşarlığı rakamları). Pazarın küçüklüğü büyüme beklentisini de beraberinde getirdiği için bir çok uluslararası yatırımcı yerli firmaları satın aldı ya da yeni şirketler kurdu. Böylece sektör canlandı. Tasarrufları artırmak amacıyla bireyse emeklilik sigortasının desteklenmesi de sektörün canlanmasına yardımcı oldu.

Ancak bugüne gelindiğinde, sigorta primleri gittikçe yükseldi; yukarıda söylendiği gibi rahatsızlıklar oluştu. Uluslararası yatırımcıların girmesiyle sektörün daha verimli (yani; tüketici açısından primlerin düşmesi) hale gelmesi beklenirken tersi oldu. Bu durum muhtemelen şu sebeplerden kaynaklanıyor:

  1. Sigorta şirketleri iyi yönetilmiyor, verimlilik düşük. Verimliliği, prim geliriyle işletme giderleri ve sigorta ödemeleri arasındaki ilişki olarak tanımlarsak, primlerin yükselişinde işletme giderleri ya da sigorta ödemelerindeki oransız artışının sebep olduğunu düşünebiliriz. Sektör 2015 yılında 25 milyar TL prim geliri üretti (yatırım gelirleri ve reasürans faaliyetleri hariç). Buna karşılık, 7,3 milyar TL faaliyet gideri oluştu. Bu yüzde 30’luk biro rana tekabül ediyor. Emeklilik sigortasında bu oran şu anda yüzde 100 seviyesinde. Yatırım gelirleri 3,7 milyar TL oldu; yani toplam prim gelirinin yüzde 15’i.

Bazı sigorta şirketleri ise müşteri çekmek için aşırı düşük prim tarifeleri uyguladı. Ancak bu system bir süre sonra çevrilemez hale gelerek aşırı prim artışlarına yol açtı.

Sigortacılığın en önemli unsurları fon gelirleri. Bu konuda da Türkiye’deki sigortacılık sektörü başarılı değil. Özellikle emeklilik fonlarında getiriler çok düşük ya da negatif.

  1. Tüketici ahlaksızlığı artıyor (mu)? 2015 yılında ödenen hasarlar prim gelirlerinin yüzde 55’i civarında. Yani, yüzde 45’lik bakiye ile faaliyet giderleri ve diğer giderlerin ödenmesi ve yatırımların gerçekleştirilmesi gerekiyor.

Kullanıcıların (özellikle karşılıklı zabıt sisteminden sonra) sigorta şirketlerinden haksız kazanç sağlamak için kaza giderlerini yüksek göstermesi sisteme zarar veriyor primlerin yükselmesine sebep oluyor? Bu sistemik bir sorun. İnsanımızı daha ahlaklı hale getiremiyorsak sistemi daha iyi denetlenebilir hale getirmemiz gerekiyor.

Hukuk sisteminden kaynaklanan sorunlar da bulunuyor. Örneğin, sürücü kural ihlallerinden kaynaklanan (örneğin bir yola terseten girerek araba sürmek) zararları sigorta şirketleri tazmin etmek ve karşılık ayirmak zorundaydı. Zira, Yargıtay Ticaret Kanunu’ndan dogan tüketici hakları öne sürerek sigorta şirketlerine bu zararları ödeme sorunluluğu getiriyordu. Hazine Müsteşarlığı’nın yeni düzenlemesiyle bu durum düzelse de sigorta şirketleri geriden gelen bu tip hasarları ödemek ve karşılık ayırmak zorunda.

  1. Sigorta şirketlerinin aşırı kar isteği de primleri yükseltiyor olabilir. Sistem geçen yıl zarar etti. Yani kar artışı gerekli. Ancak bu artış verimlilik artışıları ve pazar büyümesinden mi gelecek prim artışlarından mı? Eğer karın prim artışlarıyla yükseltimesi isteniyorsa, bu mümkün değil çünkü artan primler pazarı büyütmek yerine küçültecek.

Sigortacılık sektörü, Hazine Müsteşarlığı ve Rekabet Kurumu tarafından regüle ediliyor. Her iki kurum da sektördeki rekabet durumunu, verimliliği incelemeli. Bazı sigorta şirketleri,  “eğer beklenen karları yapamazsak sektörden / ülkeden çıkarız”  diyorlarsa ve bu tip bir “tehdit” önemli bulunuyorsa, sektörde rekabetin artması gerekiyordur. Yine düzenleyici kurumların konuya el atması gerekir.

Bu arada, finansal sektörün düzenleyici kurumları SPK ve BDDK iken sigorta sektörünün Hazine Müsteşarlığı tarafından düzenleniyor ve denetleniyor olması pek de uygun görünmüyor. Konunun Hazine Müsteşarlığı ile ilgisi yok.

Tarımsal Üretimin Artması Tarımsal İhracattan Geçiyor

Murat Yülek, 17.10.2016, Dünya

Türkiye tarıma elverişli bir ülke. Türkiye tarımdan çok para kazanabilir. Yüzmilyonlarca insanı besleyebilir. Mutlu çiftçilere sahip olabilir. Milyarlarca dolarlık döviz geliri elde edebilir.

Türkiye’de tarımın üç önemli sorunu var. Birincisi, sahip olduğu ekilebilir alana göre göre su yetersizliği. İkincisi, dünyada en eski tarım yapılan alanlardan birisine sahip olan ülkemizin topraklarının ‘yorgunluğu’. Üçüncüsü tarım alanlarının fazla bölünmüş olmasında ve tarım uygulamalarının Avrupa ya da Amerika’ya göre hala geride olmasından kaynaklanan verim düşüklüğü. Dördüncüsü ise tarım ürünleri pazarının yetersizliği.

Bunlarda su konusunda yapılacak şeyler 1950’li yıllardan beri büyük ölçüde yapıldı ve yapılıyor. Toprak yorgunluğu konusunda yapılacak teknolojik atılımlar var. Bunu uzmanlarına bırakalım. Toprak bölünmüşlüğü ve genel tarımsal verim konusu ise tarım Bakanlarının yıllardır gündeminde.

Türk çiftçisinin ABD ve Avrupa gibi mali ve siyasi olarak çok desteklenen ve kendisine göre daha modern uygulamalara sahip olan ülkelere göre önemli bir dezavantajı var. Çiftçi, yeteri kadar üretemiyor ve uygun fiyatla satamıyor ürününü. Oysa büyük çoğunluğu kentlerde yaşayan nüfusumuz da Çiftçinin ucuza sattığı tarım ürünlerini pahalıya alıyor ve tarım ürünlerinin pahalılığından şikayet ediyor.

Türk çiftçisi ürettiği üründen yeterince para kazanamıyor. Böyle olunca, Türkiye’de tarım üretimi olması gerekene göre oldukça düşük kalıyor. Hayvancılıkta durum daha kötü. En verimli hayvancılığın yapılacağı bölge olan doğuda üretim potansiyelin altında kalıyor. Bunda terörün önemli etkisi olsa da başka faktörler de var. Geliri artan Türkiye’de değişik bölgelerde “profesyonel” çoban bulmak bile önemli bir sorun.

İşte bu sebeplerle, Başbakan Yıldırım tarafından açıklanan Milli Tarım Projesi önemli. Başbakanın açıklamalarından (Tarım Bakanlığı ayrı bir sunum ya da metin sunmadı) paketin ana hedefinin tarım ve hayvancılıkta üretimi artırmak olduğu anlaşılıyor. Bu basit ama önemli bir hedef.

1990’lı yılların sonlarında hedef, doğrudan destekler sağlayarak temelde verimsiz üretimi ortadan kaldırmaktı. Sonuçta, Türkiye tarımda kendisine yeterli bir ülke olması gerekirken tarımsal ürün ticaretinde açık verir hale geldi. Aşağıdaki tablo Kalkınma Bakanlığı rakamlarıyla (Tarım Bakanlığı’nın rakamları daha farklı).

Tarım Ürünleri Dış Ticareti (ISIC Rev 3)

2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015
Tarım ve Hayvancılık- İthalat

4,448.1

6,261.3

8,669.3

7,246.1

7,557.4

8,434.0

7,036.5

Tarım ve Hayvancılık- İhracat

4,336.8

4,919.2

5,148.0

5,167.1

5,626.4

6,007.5

5,735.6

Dış ticaret dengesi -111.3 -1342 -3521 -2079 -1931 -2426 -1301

Kaynak: Kalkınma Bakanlığı

Milli Tarım Projesi tarımsal üretimin artırılması için çiftçinin havza bazlı uygun ürünlere yönlendirilmesini öneriyor. Bu yeni ve doğru bir politika. Olumlu sonuç verecektir. Tarım desteklerinin üretim bazında verilmeye devam edilmesi ve yılda iki ödemeye çıkartılması da olumlu bir politika. Gübredeki KDV’nin kaldırılarak çiftçi maliyetinin düşürülmesi ve mazot desteğinin artırılması son derece doğru politikalar. Mazot desteğinin artırılması (ve üretime bağlantırılması) gerektiği bu köşede yazılmıştı. Arazi toplulaştırma politikasına ve tohumculuğun geliştirilmesi  devam edilecek. Bunlar da doğru ve önemli.

Pakette hayvancılığın tekrar canlandırılmasıyla ilgili politikalar da yer alıyor. Damızlık çiftkikleri kurulması önemli bir reform. Meraların korunması ve geliştirilmesi önemli. Ancak, bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceğini izleyerek göreceğiz.

Bunlar güzel ancak pakette önemli bir eksik var. Üretimin artması ve çiftçinin cebine para girmesi için üretimin artması ve ürünün iyi fiyattan satılabilmesi şart. Bu da öncelikle yurt içinde tarım üretimi değer zincirinin ‘ıslah edilmesini’ (reforme edilmesi) gerektiriyor. Bu konuda Hükümet daha evvel Başbakan Yıldırım ve Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik seviyesinde bazı açıklamalar yapıldı. Ancak ortada henüz açıklanmış bir resmi proje, politika yok.

İkinci ve daha önemli olanı ise ihracat. Toplam tarım alanımız Hollanda’nın toplam yüzölçümüne yakın ve Hollanda’daki tarım alanlarının yaklaşık yirmi katı. Kişi başına tarım alanımız ise Hollanda’nın dört katı. Oysa Hollanda 80 milyar avro’nun üzerindeki tarım ihracatıyla önemli ölçüde ticaret fazlası ve döviz birikimi sağlıyor. Türkiye Hollanda’nın dört katından fazla nüfusu beslese de tarımsal ihracatı Kalkınma Bakanlığı rakamlarıyla daha 10 milyar dolar bile değil. Dahası net olarak tarım ithalatçısı. Bu, Hollanda ile Türkiye arasındaki verimlilik farkı kadar ‘dış pazar hakimiyeti’ farkını da ortaya koyuyor. Hollanda, içinde bulunduğu Avrupa Birliği’ni tarım ihracatı açısından çok başarılı kullanıyor. Tarımsal fazla üretiyor ve bu fazlayı Fransa ile birlikte AB’ne satıyor. Sonuç: Hollanda dünyanın en mutlu ve zengin çiftçilerine sahip.

Buradan ulaşmak istediğimiz sonuç şu: tarımsal üretimi artıracaksak bunu dış pazarlar olmadan yapamayız. Tarım Bakanlığı, çiftçi kesimine üretim kadar ihracata yönlenme konusunda da destek sağlamalı ve yol göstermeli. Tarım Bakanlığı bir nevi bir Tarım İhracatı Bakanlığı haline getirilmeli. Türkiye’nin Japonya’da Kore’ye, Avrupa’dan Orta Doğu’ya kadar bir tarım ihracatı hamlesine ihtiyacı var Türkiye’nin. Bu yapılırsa tarımsal üretim artar. Ancak bu konuda açıkçası pek mesafe almadık. Tarımsal ürünlerimizin markalaşması, dış pazarlardaki dağıtım ağlarına sunulması konularını Rusya gibi bir kaç örnek dışında hemen hemen hiç bilmiyoruz ve başaramıyoruz. Milli Tarım Projesini’nin ikinci fazı tarım ihracatı olmalı.

“2016 Rio Olimpiyatlarındaki Performansımız”

Murat Yülek, 05.09.2016, Dünya

2016 Rio Olimpiyatlarındaki Performansımız

“The Business of Turkey”

Murat Yülek, 29.08.2016, Dünya

Kalkınmacı devletin görevi ülkedeki ekonomik ve fiziksel altyapıyı kurmak ve geliştirmek ve halkın gelir üretme imkanlarını artırmaktır. Hemen tüm dünya ülkelerinde halkın sayı olarak büyük kısmı gelirini ücretli çalışarak kazanır. Yani halkın gelirinin artırılması istihdamın artırılması ile olur.

Pazar ekonomilerinde istihdamın çok düşük bir kısmı doğrudan kamu kesimince açılan pozisyonlardan oluşur. Türkiye’de bu oran yüzde 10’un biraz üzerindedir. Yani, istihdamın artması için serbest teşebbüsün yanı şirketlerin sayısının artması gerekiyor. Bir başka deyişle, ülkemizdeki kalkınmacı devletin yeni işlerin kurulmasını ve eski işletmelerin de gelişmesini sağlaması gerekiyor.

Bu manada, şirketler ülke adına istihdam yapmak ‘sosyal görevini’ üzerine almış olan ‘sosyal’ oyunculardır. Oysa özellikle ülkemizde şirketlere düşmanca bakanlarımız çok. Ne kadar çok şirketiniz varsa o kadar istihdamınız ve eve ekmek götüren insanınız var.

Gelgelelim, ülkemizde şirket kurmak, geliştirmek ve hatta kapatmak bile çok zor. Daha önce de bu köşede defalarca yazıldı; Dünya Bankası’nın hazırladığı iş ortamı endesklerinde Türkiye dünyanın ilk 50 ülkesi arasında giremiyor. Buna ragmen büyüklük olarak dünyanın en büyük 20 ülkesi arasındayız. Eğer iş ortamını geliştirirsek dünyanın hedeflediğimiz ilk 10 ülkesi arasına gireriz.

Bunun başarılması için sistematik olarak yapmamız gereken bir çok reform var. iyi çalışırsak en fazli iki senelik bir süreçte Türkiye’yi ilk 10 ülke arasına sokabiliriz. Nitekim Başbakan Binali Yıldırım da yeni hükümetin bu konulara odaklanacağını söyledi. Hükümet eğer ciddi bir çalışma programı ortaya koyarsa kısa sürede bunu başarmaması için bir neden yok. Gürcistan gibi ülkelerin tecrübesi bunu gösteriyor.

Ancak kısa vadede de yapılması gereken şeyler var. Ticaret Kanunu bir çok soruna çözüm olmadığı gibi yeni sorunlar da ortaya çıkarttı. Kısa vadede en azından bazı ‘pürüzleri’ ortadan kaldırmamız gerekiyor.

Basit bir örnek (daha önce de bu köşede değinildi). Belediyelerimiz şirketleri Fransız maliyecinin hikmetli sözleri uyarınca ‘yolunacak kaz’ gibi görüyor. Apartman ve iş merkezlerinde su ve elektrik konutlara göre daha pahalı. Oysa tam tersi olmalı.

Elimde uluslararası bir istatsitik olmasa da, ülkemizde noter masraflarının (ki noter gelirlerinin çoğu devlete gidiyor) dünyanın en yüksekleri arasında olduğunu şüphe duymuyorum. Bu durum, iş dünyasına zarar veriyor. İş yapma maliyetini artırıp ekonomimizin istihdam artırma yeteneğini daraltıyor.

Daha basit bir örnek. Bir şirket kuracaksanız, ne iş yapacağınızı en ince ayrıntısına kadar ana sözleşmede yazmanız gerekiyor. Neden? Bu durum kime hangi faydayı sağlıyor? Sağlamıyorsa neden bu zorunluluğu getirip sayfa sayfa ana sözleşmeler hazırlıyoruz. Ya da, neden yapacağınız faaliyetleri oda sicil müdürlüklerinin onayından geçirterek şirketin ünvanına eklemek zorundayız? Bu zorunluluk, ‘ Elvan madencilik, içecek, kağıt, müşavirlik, inşaat, ulaşım A.Ş.’ gibi hantal isimleri ortaya çıkartıyor. En ufak bir faaliyet tadilatında şirketleri tekrar ünvan değişikliğine zorlayarak notereden şirketin araba ruhsatları dahil tüm belgelerini, yenilemek zorunda bırakıyoruz.

Bir başka örnek. Sermayesi 250,000 TL’nin üzerindeki anonym şirketlerden avukat bulundurma ya da ceza ödeme zorunluğunu koyuyoruz. Neden? Bir büyüklükte bir şirket avukata ihtiyacı olduğu zamanı kendisi belirleyemez mi? Bu arada, her büyüklükteki işletmelerin doktor ve iş güvenliği uzmanı bulundurma zorunluluğunun geçtiğimiz ay ertelenmesi çok doğru bir karar oldu.

Tüm bunlar iş yapma maliyetlerini artıran küçük ama önemli zorluklar. Sonuç, Amerika Birleşik Devletleri’nde aracı maliyeti dahil 400 dolara (yani ABD’nin kişi başına gelirinin yüzde 1’i)  1 saate şirket kurabilirken Türkiye’de aynı işi en az 1000 dolara (kişi başına gelirin yüzde 10’u) gerçekleştirebiliyoruz. Tevekkeli değil, Amerika Birleşik Devletleri’nde 320 milyon nüfusa karşılık 152 milyon istihdamı (nüfusun yüzde 47’si) Türkiye’de ise 78 milyon nüfusa karşılık 28 milyon (nüfusun yüzde 35’i) istihdam üretebiliyoruz.

Yeni Hükümet’in kısa sürede başarabileceği iş ortamının düzeltilmesi konusunda icraatlerini bekliyoruz. Eski Amerikan Başkanı Coolidge’e atfedilen bir söz vardır: “The business of America (American people) is business.” Türkiye’yi de daha iyi bir iş ve işletme dostu haline getirmeliyiz. Böylece daha iyi bir istihdam dostu olacağız.

Murat Yülek, 22.08.2016,

 

“Jeopolitik Riskler ve Finans”

“Türkiye’nin Yeni Hikayesi”

Murat Yülek, 15.08.2016, Dünya

Darbe girişiminin başarıya ulaşamaması Türkiye’yi kurtardı. Halkın gösterdiği fedakarlık ve yöneticilerin gösterdiği dirayet bunun ana sebebi oldu. Buna muhalafet partilerinin dirayeti, basın ve ordumuzun içindeki sağlıklı çoğunluğu da eklenince, bir darbe girişimi hem Türkiye ve hem de belki de dünya tarihinde ilk defa püskürtüldü. Daha önemlisi, ortaya partiler arası işbirliği ve mutabakat ortamı çıktı. Bu ortam son derece değerli. Türkiye’nin ileri dönük atılımlarını yenilemesi için sağlıklı bir zemin oluşturuyor.

Beni düşündüren konu, Binali Yıldırım Hükümeti’nin göreve gelmesinin hemen başlarında ortaya çıkan bu olumsuz ve ardından olumlu gelişmeleri ne ölçüde Türkiye olarak yeni bir ‘ekonomik hikayenin’ başlangıcı yapabileceğimiz.

Önceki haftalarda da üzerinde durduk; ekonomik açıdan risklerimiz büyük ve önce bunların hafifletilmesi gerekiyor. Neydi onlar? Bir not kırımı tehlikesi, finansal piyasalarda dalgalanma ve ekonomik yavaşlama.

Buna karşılık, Türk ekonomisi uluslararası parasal konjonktürün de desteğiyle bir ‘stres’ testinden dahaşu ana kadar başarıyla çıktı. Direnç gücünü ve güçlü temellerini gösterdi. Bu bile, Türkiye’nin ‘olay risklerine’ olan direncini gösteriyor ve not düşmemesini gerektiren başlı başına bir sebep.

Geçen haftalarda önemle altını çizdiğimiz; kurun 2,90-2,95 bandına çekilmesi ihtiyacı da geçen hafta ortasından itibaren gerçekleşti. Düşünün, geçmişinde darbekolik olarak bilinen olan bir ülkede yeni yeni bir darbe girişimi yaşanıyor ve tüm göstergeler kısa zamanda eski düzeylerine yakınsıyor (borsanın da yakın zamanda 15 Temmuz seviyelerine dönmesi beklenmeli). Önümüzdeki dönemde, en önemli  makroekonomik çıpamız olan bütçe dengelerinde muhafazakarlık devam ederse bu stress testini de tamamen başarıyla geçmiş olacak Türkiye.

Daha önemlisi ise orta vade. Şu anda alınan önlemler haklı olarak daha çok kısa vadeyi ilgilendiriyor ve KOBİ’lere vergi indirimleri gibi ilave yapılması gereken şeyler de var. Konut kredi faizlerinin indirilmesi bağlantıları güçlü bir sektör olan inşaat eliyle bir büyüme etkisi yapar. Ancak bu etki sektörel yaygınlık açısından ve miktar olarak herşeye ragmen sınırlı kalır. TCMB, BDDK, SPK gibi kurumlarımızın da aldığı tedbirler olumlu ancak onların da orta ve uzun vadeli etkileri sınırlı.

Orta ve uzun vadeyi ilgilendiren en önemli tedbir Varlık Fonu. Önceden de çeşitli vesilelerle önerilmiş olan böyle bir fon altyapı eksiğinin tamamlanması, sermaye piyasalarındaki dalgalanmaların hafifletilmesi vs gibi açılarda çok önemli. Ancak asıl önemli olan Türkiye’nin sanayi kesiminin güçlenmesinde nasıl bir rol oynacağı.

Lafı uzatmayalım. Bizce, Yıldırım Hükümeti’nin orta ve uzun vade için ele alması gereken en önemli konu sanayi kesiminin güçlendirilmesi, sınai rekabet gücünün artırılması ve iş ortamının iyileştirilmesi. Basit bir rakam verelim. Türkiye dünyanın en büyük sanayi üreticilerinden. Ancak, Türkiye’de kişi başına üretilen sınai katma değer İsviçre’nin yaklaşık onda biri; Almanya’nın ise altı biri seviyesinde.

Hükümet’in bu alanda hızla yapabileceği bazı şeyler var: teşvik sisteminin gözden geçirilmesi, bu köşede daha önce yazılan perakende şirketlere cirolarının yüzde 25’ini KOBİ’lerden aldıkları ürünlerle yapma zorunluluğu ve Türkiye Kalkınma Bankası’nın sermayesinin en az 15 milyar TL seviyesine çıkartılması ve aktif hale getirilmesi. Unutmayalım, sanayi kesimi de ‘bağlantıları’ yaygın bir sektör. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir girdi-çıktı çalışması, imalat sanayinde bir dolarlık nihai talep artışının diğer sektörlerde 1,3 dolarlık üretim artışı getirdiğini gösteriyor. İnşaat sektörü için aynı rakam 0,86 dolar. Yani, imalat sanayinin desteklenmesi hem acil büyüme ve istihdam etkisi hem de kalıcı üretim, istihdam ve ihracat etkisi açısından en önemli sektör.

Bunlara enerji alanında yerli üretim (özellikle jeneratörler, PV hücreler ve rüzgar santralleri) ve mini güneş enerjisi yatırımlarının önünün tekrar açılması konularını da eklemek gerekiyor. Tarım alanında, üretici çiftçiye verilen mazot desteklerinin katlanması gerekiyor. Tarım alanında ithalat oldukça yüksek seviyelere ulaştı. Buna pamuk da dahil. İthalattan dolayı kaybolan üretim çiftçi gelirlerinin azalması ve tarımsal büyümenin düşmesi manasına geliyor.

Yeni hükümetin orta vadeye eğilmesi kalıcı ekonomik etkileri azaltacak ve darbe girişiminin olumsuz etkilerini ortadan kaldıracaktır. Bu arada, Devlet Memurları Kanunu’nun gözden geçirilmesi çok doğru bir politika tercihi. Buna iş ortamının düzeltilmesiyle ilgili hızla gerçekleştirilecek tedbirler de eklenmeli.

“Ekonomik Tedbirler ve Sinyal Etkisi”

Murat Yülek, 08.08.2016, Dünya

Moody’s Cuma gününü herhangi bir açıklama yapmadan pas geçti. En doğrusu buydu; 18 Temmuz’da Türkiye’nin not görünümünü, ‘durumun değerlendirilmesi’ için düşüren Moody’s bu kez profesyonelce davrandı.

Jeopolitika risklerin arttığı bir ortamda kredi değerlendirme kuruluşları hareketli bir yıl yaşıyor. Haziran ayında Brexit oylamasından hemen sonra İngiltere’nin notu Fitch  ve S&P tarafından indirildi. Öte yandan, finansal durumu kötüleşen Deutsche Bank ‘ın da notu bu yıl iki defa indirildi. Deutche Bank epey itiraz etti bu duruma.

Bu arada kredi kuruluşlarınca geliştirilen ‘olay riski’ gibi kavramlar jeopolitik risklerin arttığı bir ortamda, borçlanıcıların derecelendirme kuruluşlarının sübjektif değerlendirmeleriyle karşı karşıya kalma riskin, artırıyor. Türkiye Cumhuriyeti, siyasi açıdan olay riskiyle karşı karşıya kalmış bir ülkeyken tarihinde hiç moratorium dahi ilan etmedi. Mali durumu oldukça güçlüyken bir darbe girişimi yaşadı. Darbe girişimi halkın büyük desteğiyle atlatıldı ve sonrasında da tabii olarak bir yeniden yapılanma süreci içine girdi. ‘Olay riski’ penceresinden bu duruma nasıl bir ‘ordinal’ derece atfedeceksiniz?

Türkiye açısından başarısız darbe girişimi sonrası uygulanacak politikaların ‘sinyal’ değeri, politikaların amaç ve sonuçları kadar önemli olacak. Geçen hafta da bahsettiğim gibi bu açıdan en elverişli çıpa maliye politikası. Darbe girşimi sonrasında bütçe disiplininin devam etmesi hem çok kritik ve hem de yüksek sinyal değerine sahip.

Aynı değerde ikinci bir alan da reformlar. Türkiye önümüzdeki dönemde bazı ekonomik reformları devreye sokarsa önemli bir sinyal değeri oluşturmuş olur. Bazı ekonomistler en azından iş ortamının iyileştirilmesi ya da emek piyasasının esnekleştirilmesi gibi alanlarda seçilmiş reformların hızla uygulamaya konulmasının yurt içinde olduğu gibi uluslararası yatırımcılar tarafından da darbe girişiminin menfi propagandasının azaltılmasında etkili olacağını düşünüyor.

Bu yılın kalan kısmı ve 2017 için yine sinyal etkisi önemli olacak bir başka alan da Türk ekonomisinin büyüme performansı olacak. Hükümetin iç talep eksikliği sebebiyle olası bir durgunluk riskini ortadan kaldıracak makroekonomik tedbirleri devreye sokması gerekiyor. Bunlardan bazıları açıklanmaya başlandı.

Son olarak, darbe girişiminde sonra oluşan yavaşlama riskinin menfi finansal etkilerinin düşürülmesi için, bankalara olan takipteki (özellikle küçük montanlı) şirket ve şahsi kredi/ kredi kartı borçları için bir iskonto ve yeniden yapılanma tedbir paketi piyasa da olumlu karşılanır. Banka bilançoları açısından da NPL’lerin artma riskini düşürür. Piyasa da böyle bir beklenti yakında oluşacaktır.

Sözün özü, önümüzdeki dönemde bazı tedbirlerin alınması gerekiyor ve bu tedbirlerin kendileri kadar hem iç hem de dış piyasada oluşturacakları sinyal etkisi kritik öneme sahip.

“Türkiye 360 ve Kamu Diplomasisi İletişimi”

Murat Yülek, 01.08.2016, Dünya

Darbe girişiminden hemen önce Türkiye İsrail ve Rusya ile ilişkilerini güçlendirme kararı aldı. Önümüzdeki hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan Rus muhatapı Putin ile görüşecek. Bunlar, daha geniş bir uluslararası açılımın yeniden başlangıcı olabilir mi?

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un yayın kuruluşlarının iktisat yazarları ve müdürleriyle düzenlediği istişare toplantısında Türkiye’nin bir ara ‘eksen kayması’ olarak da adlandırılmış olan konu üzerinde de duruldu. Kurtulmuş, önceki yıllarda Türkiye’nin Afrika, Latin Amerika ve Asya’ya yaptığı açılımların bazı gözlemcilerce Batı Avrupa’dan uzaklaşma olarak eleştirilmesini kastediyor.

Geçmiş yıllarda, alışılmış kalıplardan çıkamayanlarımız tarafından ‘eksen kayması’ olarak etiketlenen bu açılım esasında Türkiye’nin tüm dünyaya açılımını simgeleyen bir ‘Türkiye 360’ politikasıydı. Malezya’da Mahathir Muhammet dönemindeki ‘Look East’ politikasının aksine, benim ‘Türkiye 360’  olarak adlandırdığım politikada Türkiye, Avrupa dışındaki büyük dünya ile de tanışması ve böylece opsiyonlarını, pazarlarını genişletebilmesi manasına geliyor.

2002 yılından sonra oluşan Türkiye 360 politikası Türkiye’ye şu ana kadar çok fayda sağladı. En azından, Türkiye, Avrupa ekonomisinin daraldığı, talebin yavaşladığı bir dönemde ihracatını 30 milyar dolarlardan 160 milyar dolarlara yükseltmesinde Türkiye 360 önemli rol oynadı. İleride de, politika iyi şekillendirilip uygulanırsa, sadece ihracat açısından değil, Türkiye’nin dış yatırım almasında, dış yatırım yapmasında ve siyasi olarak uluslararası desteğini artırmasında ok faydasını görürürüz.

Bölgenin karışmasından sonra Türkiye 360 son yıllarda yara aldı. Ancak şimdi Türkiye 360’ı canlandırma vakti. Şu sıralarda yurt dışında Türkiye hakkında menfi bir algı var. Halkın sokaklara dökülerek canı pahasına bir darbe girişimini belki de tarihte ilk ve son defa engellediği ülkemiz hakkında ‘darbe gerçek miydi tiyatro muydu’ yorumları dahi yapılıyor. Dezenformasyonun da önemli rol oynadığı bu durumun aşılmasında ve Türkiye 360 politikasının geliştirilmesinde kamu diplomasisi önemli rol oynayabilir.

Kamu diplomasisinde ve genelde Türkiye’nin konularının yurt dışına anlatımında uluslararası dili iyi kullanmak gerekiyor. Dahası, her sene Nisan ayında düzenli olarak dünya gündemine getirilen Ermeni soykırımı iddiaları da dahil olmak üzere Türkiye’nin yaşadıkları geniş yelpazede araçların kullanılması gerekiyor. Türkiye Avrupa ve Amerikan halkı üzerinde propagandalardan çok çekti. Örneğin, Tekstil İşverenler Sendikası Genel Sekreteri, eski gazeteci Levent Oğuz, 20. yüzyılın ilk yarısında başlarına Fransa’da çukulata paketlerinin arka yüzlerine koyulan ‘vahşi müslüman Türklerin katlettiği hristiyan Ermenileri’ konu alan ‘yaratıcı’ çizimler gibi unsurların bu ülkede bugün hala devam eden Ermeni katliamı algısının oluşmasında önemli rol oynadığını söylüyor. Düşünün, Fransa’da 1920 yılında bir çocuk eline bir chocolaterie d’Aiguebelle tarafından üretilen çukulataları alıyor ve kutunun arkasında vahşi Türklerin Osmanlı’nın Ermeni vatandaşlarını nasıl katlettiğini gösteren etkileyici çizimler görüyor. Ya da, aynı yıllarda yine Fransa’da bir ev kadını Tapioca de l’etoile adlı un ürününü aldığında kutudan yine katliamları resmeden yaratıcı ve etkileyici kartpostallar çıkıyor. İngiltere’deki Toynbee/Mavi kitap projesini bir tarafa bırakın, Avrupa’da ve Amerika’daki bugünkü ‘orantısız’ algı bozukluğunun olmasında böyle ‘ince’ ‘kamu diplomasisi’ araçlarının etkisini kim yadsıyabilir?

Bu arada, yine toplantıda konuşulan bir başka önemli konu; Temmuz ve Ağustos aylarında açılışının yapılması ya da temel atılması planlanan bazı yeni özel sektör yatırımlarının açılış törenleri darbe girişimi sonrasında iptal edildi. Oysa tersine, bu dönemde bu tip açılışların ve Türkiye’deki uluslararası organizasyonların iptal edilmek yerine sayılarının artırılması gerekiyor. Nitekim yakın zamanda Kale Grubu gibi büyük gruplar yeni yatırımlar da açıkladı, açtı veya temel attı. Morale ihtiyaç olan bu dönemde diğerlerinin de benzer törenleri organize etmesi gerekiyor.

Son olarak, 2016 ve 2017 yılında Türk ekonomisinin en önemli çıpası olan maliye politikası. Maliye Bakanı Naci Ağbal GSYH’nın yüzde 1,3’ü oranındaki merkezi yönetim bütçe açığı hedefinin devam ettiği açıklamasını yapmıştı. Bu hedef, ve geneldeki bütçe disiplini mesajının, güçlü bir tonda devam ettirilmesi önemlidir. 2016 yılı ikinci yarısında büyümenin düşmemesi ve bütçe disiplininin korunması ve ikisi hakkındaki iletişim son derece önemli.