Sanayiciler, TCMB ve Kur

Murat Yulek
Küresel Bakış, Dünya Gazetesi, 23.11.2009

TCMB araştırmacıları tarafından yayınlanan Türkiye İmalat Sanayinin İthalat Yapısı adlı çalışma “ortalığı karıştırdı.” Çalışma, iyi niyetle hazırlanmış ve detaylı (ancak geliştirilmesi gereken) bir ankete dayandırılmış. Sorun, sonuçların yorumlarında; çalışmanın raporlanan sonuçlarının yorumlarında gerekli derinlik sağlanamamış. Böyle olunca, ortaya biraz da magazinel ancak önemli bir tartışma çıkıyor: ithalattaki ve cari açıktaki patlamanın ana sebebi TL’nin değerlenmesi mi yoksa Türkiye’deki üreticilerin kalitesiz ve yetersiz miktarda mal üretmeleri mi?
Öncelikle bu köşede önce de altı çizilen şu noktaları tekrar hatırlatalım:
• Uzun vadede büyümenin (dolayısıyla zenginleşmenin) “tek” belirleyicisi verimliliktir. İnsan ve sermaye birikimi aynı olan A ve B ülkelerinden, “ortalama” çalışanı daha verimli olan daha “zengin” olacaktır.
• Bu “ortalama” verimliğin seviyesi sadece özel sektörle alakalı bir husus değildir. Devletin verimliliğinin düşük olduğu bir ekonomide, ortalama ekonomik verimliliği artırmak imkansız değil ancak çok zordur (Polisin iyi çalışmadığı Gotham kentinde durumu ancak Batman kurtarabilir).
• Kısa vadede ise, yurt içi-yurt dışı üretim maliyeti farklarının önemini yadsıyamayız. Nominal kur da nisbi maliyetlerin en önemli belirleyicilerindendir.

o Devletin ve bürokrasinin hantal ,
o Enerji maliyetlerinin yüksek,
o Altyapının eksik,
o Siyasetin dalgalı
o Finans maliyetlerinin yüksek ve finansa erişimin zayıf,
o İşçilik maliyetlerinin ise yüksek
olduğu bir ülkede, bir de yerel para birimi aşırı değerliyse oradaki uluslararası ticarete konu olan malları üreten üreticilerin rekabet güçlerini artırmak için yapacağı fazla bir şey kalmamıştır.
• Dünya ekonomisinin entegre olduğu bir ortamda, uluslararası ticarete konu olan malların üreticileri, mallarını ister yurt dışında ister yurt içinde satsın, fiilen ihracatçı durumdadır. Gümrük duvarlarının olmadığı bir ülkede, rekabet ulusal sınırların dışında olduğu kadar içindedir de.
• Böyle olunca, yukarıda sayılan tüm maliyet faktörleri aleyhlerindeyken, bir de değerli TL ile boğuşan (yabancı rakipleriyle ister yurt dışında ister yurt içinde) rekabet eden Türk “ihracatçıları” büyük bir maliyet sıkıntısıyla karşı karşıya kalır. Dahası, TCMB çalışmasında da altı çizildiği gibi, belli sektörlerde, yurt içinde üretim sona erdirilir veyahut hiç başlamaz. Bunun sebebi basittir. Bir müteşebbis iki basit şart gerçekleşirse riskleri göze alıp bir sektöre yatırım yapıp üretimini başlatır:
o O piyasada yeterli talep var mı? Ya da gelecekte oluşacak mı?
o Riskler de göz önüne alındığında, ileriye dönük karlılık oranları (“nakit akımları”) bu piyasaya girme fikrini hakllı çıkartıyor mu?

Eğer sermaye birikimi belli bir seviyeye gelmiş, beşeri sermayesi ve AR-GE gücü açısından da dünyada en gerilerde yer almayan bir ülkede, bazı sektörlerde milyarlarca dolarlık ithalat yapılırken, yani talep güçlüyken, üretim başlamadıysa ya da yetersizde oturup neden böyle olduğunu düşünmek gerekir. Acaba, sadece yapısal eksiklikleri suçlamak durumu açılıyor mu? Yoksa uzun dönemler boyunca reel olarak aşırı değerli kalan yerel kurun da etkisiyle maliyet yapısı o sektörlerde üretimin ortaya çıkmasını ve palazlanmasını kalıcı/sürdürülebilir olarak engelliyor olabilir mi?
• Son söz: Değeri düşürülmüş TL Türkiye’yi uzun vadede zengin etmez. Bu konuda tartışma yok. Ancak, mevcut şartları veri alındığında, aşırı değerli olduğu belli olan bir kurun, Türkiye’ye kalıcı zarar verdiği de bellidir. Hem uzun vade hem de kısa vadeyi göz önünde tutmayan politika (ya da “politikasızlık”çerçeveleri) ekonominize zarar verir.

Gelelim TCMB’nin çalışmasına.

Çalışma’nın başlangıcında (sunum versiyonu): “cari açığın istikrarlı büyüme önünde temel engel olduğu” söyleniyor. Bu doğru ve Türkiye’deki karar alıcılar açısından önemli bir algılama ilerlemesine işaret ediyor. Önceki yakın dönemde karar alıcılar tarafından “finanse ediliyorsa cari açığın patlamasında sorun olmadığı” söyleniyordu. Finanse edilemezse zaten krizin içinde olmuş olacağımız ise pek düşünülmüyordu.

Çalışma doğru bir noktadan başlatılmış olduğu gibi gördüğüm kadarıyla sonuçları da bu yazıda verilen mesajı destekliyor. Ancak çalışmanın sonundaki yorumlar farklı.

1. Çalışmada imalat sanayi şirketlerinin ithalata yöneliminde üç önemli faktör ayırt edilmiş: maliyet, kalite ve iç üretimde yetersizlik.
2. Çalışmanın temelini oluşturan anket sonuçlarına bakılırsa, maliyetin, yani kurun, yüksekliğine atfedilen önem ile yerli üretimin kalite eksikliğine atfedilen önem zaten seviye olarak hem tekstil hem de makine sektöründe aynı. Dolayısıyla, çalışmanın ortaya koyduğu verilerinden, Türk üreticilerinin kalite eksikliğinin, kurdan, istatsitiksel açıdan daha önemli bir ithalatı artırıcı etki yaptığı sonucu pek çıkartılamaz. Yapılacak şey, metinde bu konuda gerekli düzeltmeleri yapmaktır.
3. Ancak çalışmada daha önemli bir eksiklik var. Kalite faktörünün etkisini fiyat faktörünün istatistiksel olarak “kontrol” ettikten sonra açıklamak gerekiyor. Kur sebebiyle yerli mal ve örneğin Almanya’dan ithal edilen malın fiyatlarının hemen hemen aynı olduğu bir ortamda, ankete cevap veren bir üretici, kalite farkını daha önemli algılıyor olabilir. Bu şekliyle ankete cevap veren üretici temsilcisi, acaba esasında kaliteye değil “value for money’e” işaret ediyor olabilir mi? Bir başka deyişle, üretici acaba “maliyet ne olursa olsun, ben yabancı mal ve onun kalitesinden şaş(a)mam” mı demiş oluyor gerçekten? Çalışma bu çerçevede geliştirilmeden, fiyat/maliyet tercihi konusunda güçlü bir yorum yapmak zor.
4. Bundan da önemlisi; çalışmada ithalata yönelimin en önemli sebebi olarak bazı alt sektörlerde iç üretimin olmaması ya da yetersiz olması ortaya çıkmış. O zaman en önemli sonuç da şu: talebin hazır olduğu bu sektörlerde yurt içi üretimin ortaya çıkmaması veya yetersiz olmasının ana sebebi nedir? Kur ve diğer maliyetlerin, teknoloji ve insan birikimimizin yeterli olduğu sektörlerde dahi Türkiye’ye uygun bir üretim ortamı sağlamaması olabilir mi?
5. Son olarak, çalışmada ithalatı finanse eden ECA kredilerinin önemi yeterince farkedilemediği görülüyor. İthal malların, yabancı ECA’ler tarafından en az bir yıl civarında vadede finanse edildiği Türk ekonomisinde yerli üreticinin bir çok alt sektörden deplase edilmesi gayet normal bir gelişmedir.

Bunalmış Türk sanayiciler arasında yaygın olan “Türkiye’de sanayici olunmaz” anlayışını hem uzun hem de kısa vadedeki politika adımlarıyla değiştirmemiz gerekiyor: devletin verimliliğinin artırılması, altyapının yeterliliğinin ortadan kaldırılması, beşeri sermayenin kalitesinin yükseltilmesi, enerji maliyetlerinin kalıcı bir şekilde düşürülmesi, siyasi istikrarın devamı, finansal sistemin geliştirilerek uzun vadeli, makul maliyetli fonlama ortamının getirilmesi, AR-GE-markalaşmanın yaygınlaştırılması böyle bir çerçevenin uzun vadeli adımlarıdır. Ancak kısa vadeyi ihmal eder, “ihracatçıları” kaderleriyle başbaşa bırakırsanız uzun vadeyi kazanmanız çok zor olur.

Türkiye Batı’ya kapanıyor (mu?)

Murat Yülek
Dünya Gazetesi, 9 Kasım 2009

Son dönemde, Türk hariciyesi aktifleşerek yıllardır ihmal edilmiş geniş dış politika alanının bir kısmına yoğunlaşmaya başlayınca hem ülke içinden hem de dışından “Türkiye Batı’dan kopuyor mu?” soruları ortaya çıkmaya başladı.

Dış ilişkilerini neredeyse tamamını uzun süre Batı’ya sadece Avrupa ve ABD’ye hasretmiş/endekslemiş bir ülkede, böyle bir “çeşitlendirme” önemli bir kırılmaya işaret ediyor. Dolayısıyla, sorular yersiz değil. Cevabı ise görüldüğü kadarıyla pek de spekülatif değil. Türkiye Batı’dan kopmuyor; sadece uluslararası ilişkilerini, daha geniş bir baza oturtuyor.

Uluslararası ilişkilerini kendi rızasıyla küçük bir ülke grubunun “monopolize” etmesine izin veren bir ülkenin, uluslararası platformlarda arzu ettiği ya da hak ettiği (-ni düşündüğü) saygıyı görmesi zor ve önemli konularda pazarlık gücü de zayıftır. Benzer bir durumu, büyük şirketlerin satın alma ve finansman bölümleri de keşfetmiş olduğu için bu tür şirketler genellikle alımlarını ya da finansmanlarını mümkün olduğunca birden fazla tedarikçi veya bankaya kaydırmaya çalışır.

Türkiye’nin son yıllara kadar takip ettiği dış politika çerçevesinin, “Atatürk’ün Yurtta sulh cihanda sulh” sözünün yanlış yorumlanmasıyla belirlendiğini/sınırlandığını söylemek sanırım bir mübalağa olmaz. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından, Türkiye Cumhuriyet’inin kurulmasıyla, 19. yüzyılın ikinci yarısından beri yoğun savaş içinde insan gücünü, topraklarını ve altyapı namına ne varsa kaybetmiş bir ülkenin uzun dönemli bir ekonomik gelişme süreci içine girmesinin ancak savaştan uzak durmasıyla mümkün olabileceğini görüyordu.

Cumhurbaşkanı İnönü zamanında, Osmanlı İmparatorluğu’nu savaşa sokan, hızla sonunu hazırlayan İttihatçılar’ın aksine Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’na sokmadı. Bu travma dönemi ile İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki şartlar arasında dağlar kadar fark oluşmasına rağmen, Türki dış politikası, büyük ölçüde 1940′ların parametrelerine göre hareket etmeye devam etti. Ancak Atatürk dönemindeki bağımsız dış politika yerini daha bağımsız, timid bir çerçeve benimsendi.

Bu açıdan, “Türkiye Batı’dan kopuyor mu?” soruları, ya da İsrail Dışişleri Bakanı’nın “Türkiye aklını başına alsın” türünden açıklamaları, Türkiye’nin kendi kendisine geçmiş dönemde biçtiği politika tanımlayıcı parametreleri temel alınarak yapıldığını da anlamamız gerekiyor.

Peki, son döneme kadar yürütülen tamamıyla “ABD/Avrupa” ile sınırlı dış ilişkiler Türkiye’ye ne getirdi ve ne götürdü?

Bu önemli fayda/maliyet analizi sorusunu uluslararası ilişkiler uzmanlarına bırakıp işin ekonomik boyutuna biraz da merkantilist bir yaklaşımla baktığımızda benim açımdan şu kısa sonucun altını çizebiliriz: Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkilerinde Türkiye ekonomik açıdan daha az menfaatli taraf olmuş:

· Özellikle Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girmesi sonrasında Türkiye’nin AB’ye ihracatı ve AB’den ithalatı hızla arttı, ancak devamlı Türkiye aleyhine denge verdi. Son yıllarda açık 11 milyar dolar civarında sabitlendi.

Türkiye’nin ABD ile olan ticari ilişkileri her zaman sınırlı kaldı. Son yıllarda, ihracat 5 milyar dolar civarında sabitlenirken (ABD’nin toplam ithalatının binde ikisi!), ithalat ise ikiye katlanarak Türkiye’nin ticaret açığı 2005 yılında 500 milyon doların altındayken 2008′de 8 milyar dolara yaklaştı. Aynı dönemde, ABD’nin toplam ithalatı 2′den 2,5 trilyon dolara çıkarken, Çin’in verdiği dış ticaret açığı 162 milyar dolardan 268 milyar dolara yükselmişti.

Yukarıdaki soruyu bir de başka bir açıdan daha sorabiliriz. Türkiye, geçmiş dönemde dış ilişkilerini ABD ve AB’ye “fiksleyerek” verdiği özel taviz karşılığında bu ülke gruplarından her hangi bir menfaat sağlamış mıdır?

Yukarıdaki bilgiler, ticari açıdan Türkiye’nin bu ülkelerden “merkantilist” manada bir menfaat sağlamadığını, aksine o ülkelere destek vermiş olduğunu gösteriyor. ABD, İsrail gibi ülkelere tanıdığı “qualified” investment zone” gibi özel teşvik unsurlarını, Sovyetler karşısında Çin (dikkat Tayvan’a tanınan desteğin dışında Çin’e 1980′den sonra tanınan MFN statüsünden bahsediyorum) ve Kore gibi ülkelere verdiği destekleri “aslan müttefiki” Türkiye’ye de kullandırtmayı tanımayı hiç düşündü mü dersiniz?

Son söz: ABD ya da AB, Türkiye’yi bir taraftan “herkesle eşit mesafede” tutmaya çalışırken diğer taraftan Türkiye’nin kendilerini “özel bir statüde” tutmasını istiyor. Bu ülkeler dışında ilişki ağı oluşturmayan Türkiye kendisine biçilen bu tür bir çerçeveyi kabul etmiş olur. Tersine, ilişki ağını genişlettikçe, AB ve ABD nezdindeki pazarlık gücü artar Türkiye’nin. Bu politika, Türkiye’yi Batı’ya kapamaz, aksine (daha eşit şartlarda) açar.

Merkez Bankası doğru yolda

Murat Yulek
Dünya Gazetesi 2 Kasım 2009

Geçen sene kasım ayından itibaren TCMB soluksuz bir faiz indirimine girdi. Sürecin ilk başladığı dönemde, bu senenin başına kadar, bazı gözlemciler indirimleri prematüre bulmuşlardı. Ancak TCMB’nin haklı olduğu ortaya çıktı.

Geçen bir senede, bu köşede devamlı altının çizildiği gibi tüm önemli faktörler, faiz indiriminin mümkün ve gerekli olduğunu gösteriyordu. Bir taraftan enflasyon ve beklentiler düşerken diğer taraftan ekonomik aktivite yavaşlıyor ve meta fiyatları gevşiyordu. Ayrıca, Türkiye ile diğer gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerdeki politika faizleri arasındaki büyük fark, o dönemde aşırı tedbirli davranan TCMB ölçülerinde dahi çok yüksekti. Son olarak, yine bu köşede bir yıldır yazıldığı gibi, Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki getiri farkları dışarıya para kaçmasını engelleyeceği gibi, dışarıdan para ve sermaye girişini cazip hale getiriyordu.

Bugüne geldiğimizde, enflasyonda yakın zamanda enflasyon beklentilerinde bir güçlenme söz konusu değil. Yurtiçi aktivite hâlâ zayıfken kurda bir hareketlenme gözükmüyor. Yurtdışından ithal edilebilecek enflasyonda meta fiyatları bir risk oluşturuyor ancak henüz çok zayıf.

Öte yandan yurtiçi aktivite – büyük ölçüde kurlardan dolayı- halen zayıf gidiyor. TCMB’nin ekim ayı ‘Enflasyon Raporu’nda yayınladığı hesaplara göre “çıktı açığı” üçüncü çeyrek itibariyle yüzde 8 civarında (yani, Merkez Bankası ekonominin potansiyel üretim seviyesiyle şu anki üretim seviyesi arasındaki negatif yüzde 8 civarında fark olduğunu hesaplıyor.) Dahası TCMB, “politika faizlerinin sınırlı bir miktar daha indirilip 2010 boyunca sabit kaldığı varsayımı” altında çıktı açığının 2011 başlarında dahi yüzde 3′ler seviyesinde kalmasını öngörüyor.

TCMB’nin aktivite (ya da çıktı açığı) öngörüsü makul. Kimileri aktivitenin daha hızlı iyileşebileceğini, (yani, Merkez Bankası’nın aktivite ve dolayısıyla enflasyon konusunda “kötümser”), olduğunu bunun da, ortaya çıkartacağı politika tercihi sebebiyle, enflasyon riski oluşturabileceğini düşünecektir. Ama önümüzdeki dönemde TCMB’nin aktiviteyi yakından izleyeceği belli. Bu da ona zamanı geldiği zaman politikasını değiştirme imkanını sağlayacak.

ABD faizlerinin seyrinin bizim açımızdan da önemli olmaya devam edecek. Orada, Greenspan’in Fed’i, 1990′larda ve 2000′lerde önce borsa sonra gayrimenkul balonlarının şişmesine destek vermiş, 2004′de de faizleri zamansız yükselterek bu kez gayrimenkul balonunun patlamasına itinayla yardımcı olmuştu. Şu anda ABD’de devam eden tartışma Fed üzerinde baskı oluşturuyor. Ancak Bernanke’nin, Fed’i patlayan balonun tekrar şiştiğine (yani aset piyasaları ve bilançoların tam olarak düzeldiğine) emin olmadan faiz artırımlarına gitmeyeceğini tahmin ediyorum.

Yukarıdaki “heterodoks” açıklamayı bir tarafa bırakalım, enflasyon ve ekonomik aktivite beklentileri de ABD’de yakın zamanda sürdürülebilir faiz artırımlarının gelmesi ihtimalinin çok düşürüyor. Kriz ortamında pek konuşulmasa da “Taylor Kuralı” “normal” parametrelerle hala negatif politika faizlerine işaret ediyor. ABD’de ciddi bir kesimin keşke mümkün olsa dediğini duyuyor gibiyim. Zira, önceden de altını çizdiğim gibi, ABD ekonomisinin hareketlenmesi konusunda iyimser olabilmek hâlâ çok zor.

Bir kez daha altını çizelim: Önümüzdeki dönem, üçlü carry trade dönemi olacak – Japonya, ABD ve Avrupa. Para uzun süre ucuz kalacak. Bu da bizim Merkez Bankası da dahil merkez bankaları ve bankalara yeni bir açmaz getiriyor bu da dolar dışı optimal rezerv yapısı meselesi.

Tags: ,

“İslam Ekonomisi” ve Sosyal Adalet

Murat Yülek, Dünya Gazetesi, 26 Ekim 2009

Din-iktisat ilişkisini inceleyen Weber, Protestanlığın, mensuplarında ortaya çıkardığı davranış biçiminin kapitalist birikim sürecini tetiklediğini ve geliştirdiğini düşünüyordu. Sombart ise, tersine, Yahudilerin, içinde yaşadıkları batı toplumlarında kendilerini güvende hissetmemelerinden dolayı, tarım yerine büyük ölçüde altın/paraya dayalı tarım dışı sermaye birikimine yöneldiğini ve bunun da kapitalist birikim sürecini doğurduğunu ileri sürmüştü.
Weber ve Sombart’ın kendi düşünce sistematikleri içinde yaptığı şey, sosyal olaylara gözlemci bakış açısıyla yaklaşmak ve tarihteki önemli bir ekonomik paterni bu şekilde yorumlamaktır. Bildiğimiz kadarıyla, sosyal bilimler alanlarında, tarihte bu tür bir yaklaşım ilk defa İbn Haldun tarafından geliştirilmiştir. İbn Haldun, bu açıdan, modern sosyoloji ve tarih kadar bugün anladığımız manada iktisat disiplininin de kurucusudur. İş bölümü, emek verimliliği gibi temel iktisadi kavramları ilk defa inceleyen kişidir İbn Haldun. Şehirlerin oluşumunu incelerken, artan getiriler, kümelenme gibi bugünün gözde kavramlarının altını da o çizmiştir. Ancak, İbn Haldun, gözlemcilikten normatif ( dini) düzleme de geçerek, meslekdaşı Weber’e göre bakış açısını daha genişletmektedir. Yani, gözlenen insan davranışı/eğilimlerini veri olarak alırken, davranışın birey seviyesinde toplum yararına nasıl değişmesi gerektiği üzerinde de durur.
Hangi ekol olursa olsun, modern iktisat paradigmasının “ortodoks” alanları tamamiyle “pozitif” anlayışla şekillendiğini söylemek mübalağa olmaz. “Normatif” yaklaşım, normun kaynağı ne olursa olsun, tartışmanın dışındadır. O alan etik gibi, iktisat dışı alanlara ayrılmıştır. İşte bu pozitif iktisat yaklaşımın temel defolarından birisi, “insan” davranışının gözlemlerimiz aracılığıyla şekillenen profilinin de ötesinde basitleştirilerek “homo economicus” adlı karakterin üretilmiş olmasıdır. Bu karakterin ana oyuncu olduğu bir oyunda (ekonomide), Adam Smith normatif yaklaşıma “ölümcül darbeyi” vuran düşünür oldu: homo economicus’un bencil ve sadece maddi tüketimle mutluluk duyan karakteri toplum açısından bir sorun teşkil etmiyordu. Zira, bu tür oyuncuların birlikte oynadığı oyunda, toplum açısından en kabul edilir sonucu üreten (Pareto optimalite) şey, bizzat oyuncuların bencillikleri ve mutluluklarının tek boyutlu (maddi) olmasıydı. Bu oyun ekonomik kaynakların en optimal dağılımını sağlıyordu.
Tek bir problem vardı: dağılım. Onu da ekonomik karar alıcılar, vergi / sübvansiyon araçlarıyla halledebilirdi. Dolayısıyla, Adam Smith iktisadında piyasa normatizmi yeniyor, onu gereksiz hale getiriyordu. Devletin, oyuncuların bencilliklerinin maksimize etttiği toplam toplumsal faydayı daha adil dağıtımını sağlaması yeterli oluyor; daha fazla müdahalesi, devlet yapısının kendi hantallığının da etkisiyle toplum açısından istenmeyen sonuçlara sebep oluyordu.
“İslam Ekonomisi’ne” gelince; her şeyden önce, bu terimin, arkasındaki manayı ne kadar karşıladığı ve yanıltıcı olup olmadığı tartışma konusu. Uluslararası finans piyasasının en hızlı büyüyen ve krizden etkilenmeyen segmentinin “İslami” finansman ürünleri segmenti olması, İngiltere’den Dubai’ye her yıl onlarca uluslararası toplantı düzenlenmesi, hatta Prof. Dr. Murat Çizakça’nın İngiltere’de yayınlanan ve çok ses getiren kitabının (Comparative Evolution of Business Partnerships: Islamic World and the West, with Specific Reference to the Ottoman Archives, Leiden: E.J. Brill, 1996) altını çizdiği gibi, bugün kullanılan modern finansman araçlarının (Türkiye’de verilen ismiyle “girişim sermayesinden bill of exchange’e) ve şirket formlarının hemen hepsinin Orta Doğu İslam coğrafyalarında üretilmiş ya da geliştirilmiş olması “İslam Ekonomisi” kavramının etrafındaki bu tartışmayı sonlandırmaya yetmiyor.
Konu çok geniş. Benim açımdan, bir köşe yazısında altının çizilmesi gereken husus Adam Smith’in bencil oyuncularının ve şirketlerin serbest rekabetinin toplumsal maddi refah maksimizasyonu sağladığı dünyası. En önemli İslami bilgi kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’de “zekat verin” veya “kazandıklarınızdan fakirlere de verin” emirlerinin yüzlerce defa geçmesini ben, insanın kendi bencil davranış kalıplarını bizzat kendi eliyle değiştirmeden bir ekonomide sosyal adaletin, devlet eliyle dahil olmak üzere, sağlanamayacağına işaret ettiği şeklinde yorumluyorum. Bu, kazandığınız parada başkalarının da hakkı olduğunu düşünmeniz manasına geliyor. İslam dininin (ve en azından hristiyanlık olmak üzere diğer dinlerin) bize öğrettiği en önemli ekonomik fikrin sosyal adaletin sağlanmasının kişisel tercihlerin ve bunların eğitilmesinin kritik öneme sahip olması olduğu düşünüyorum.
Bu yaklaşım, düzenleme / regulation sorunsalına da yansıtılabilir. ABD finans sisteminin çökmesine ve trilyonlarca dolar zarara sebep olan süreci doğuran ana faktör sizce düzenleme-denetleme sisteminin zaafı mı yoksa bankacıların davranış biçimi miydi?

Not: Değerli iktisatçı Al Baraka Türk Genel Müdürü ve Dünya Gazetesi Yazarı Adnan Büyükdeniz’in erken vefatı beni de çok üzdü. Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın.

Brazil imposes Tobin tax on capital inflows

Brazil’s Finance Minister Guido Mantega announced a 2 percent tax on portfolio inflows to the country, effective 20 October. The tax will cover investment inflows for equity and fixed-income securities and not direct inflows.

The motive behind the tax is to reduce the short term capital inflows thereby weakening the Brazilian real and help support Brazilian industies and exports. Brazil had seen an increase in inflows recently at the back of quickly recovering economic activity (the Brazilian economy is expected to register a 5 percent growth in 2010. In 2009, the stock market has surged) and the Brazilian real has appreciated by more than 35 percent so far in 2009. The central bank has been trying to mop up US dollars to arrest the appreciation of real but it was not succesfull. Meantime, Brazilian official reserves has now reached USD 232 billion.

Tags: , , , , , ,

Dış Açıklarda Düşüş Sevindirici ! Doların Düşüşü ise Geçici

Murat Yülek, Dünya Gazetesi, 19 Ekim 2009

Dış Açıklarda Düşüş Sevindirici !

Evet öyle. Ancak yanlış sebepten dolayı!
Habertürk yazarlarından Dr. Ercan Kumcu saygıdeğer bir iktisatçıdır. Sahsen tanımam ancak yurt dışında öğretim üyeliği, Türkiye’de ise Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı ve banka yöneticiliği yapmış olması ona geniş bir deneyim kazandırıyor. Bununla birlikte, anglofonların dediği gibi, kendisine tüm saygımla “I beg to differ” demek zorundayım…
Geçen hafta, Habertürk gazetesinin ekonomi ekini köşesini uçakta okurken “Dış Açıklarda Düşüş’ün Neresi Sevindirici ?” yazısını okudum. Yazıda kısaca şunlar söyleniyor:
1. Bu sene dış açıkların azalması (tabi ki) sevindirici ancak “bunun karşılığında ödenen bedel çok fazla oldu.”
2. “Türkiye ekonomisin önündeki en büyük kısıt dış kaynaktır. … Yurtdışının bize yönelik cömert olduğu dönemlerde hızla büyüyebiliyoruz. … Kısa dönemde topraklarımızın altında petrol ya da altın bulamadığımız takdirde dışaçıklarla yaşamaya mecburuz.”
Burada Dr. Kumcu iki hata yapıyor.
Birincisi basit olanı: 2009’da büyüme ile dış açığın daralması sebepselliğini tersine okuyor. Büyüme bu derece daraldığında “diğer faktörler aynı kalmak kaydıyla” cari dengenin düşmesini beklemek esasında artıya geçeceği çok tabii bir iktisatçı refleksidir. Bir ekonomide tersi de olabilir, ancak bu seneki Türkiye tecrübesi açık olarak birinci durumdur.
İkincisi: Türkiye ya da bir başka ekonominin “büyümesi önündeki en büyük kısıt dış kaynaktır” deyip bunun bir “anomali” olduğunu ve politikalarda yapılacak reformlarla bunun değişmesi gerektiğini söylememek , bir doktorun boyu uzamayan gence, bol bol McDonalds ve diğer sağlıksız ancak şişmanlatıcı yemekleri yemesini önermeye benzer – genci hem kısa boylu hem de obez hale getirisiniz!
İşin özü şudur: dış kaynak bir özellikle gelişmekte olan bir ekonominin hızlı büyümesi için ne yeterli ve ne de gerekli şarttır.
• Olması, kaynağın doğru kullanılması şartıyla faydalıdır. Kaynak (ya da makroiktisatçıların deyimiyle “dış tasarruflar”) yanlış kullanılırsa sadece gelecek nesillerin sırtına borç yükler; ya kamu ya da özel kesim aracılığıyla.

• Olmaması ise gerekli politikalar uygulanırsa büyüme kısıtı oluşturmaz. Buna verilecek yabancı ülke tecrübeleri vardır. Ancak uzağa gitmeye gerek yok, Atatürk’ün idarede olduğu 1933’lere uzanan genç Türkiye, kendi kaynağını, hem de bir ölüm kalım savaşının hemen ardından olmak üzere, gerçekleştirmiştir. “10 yılda yurt demirağlarla donatılırken” hangi dış kaynak kullanılmıştır? Evet, aradan 75 sene geçmiş, dünya konjonktürü ve ekonomik yapısının o günlerle bir ilişkisi kalmamıştır. Ancak temel prensip aynıdır: “petrolun, altının yoksa” ağlamana gerek yok; dış açığa bağımlılık da zorunlu değil, sürdürülebilir akılcı politikalar geliştirmen yeterli.

Doların (bu) düşüşü “kısa” vadeli

Önceki yazılarda altını çizdiğim hususların bu konjonktürde bir kez daha hatırlatılması gerekiyor:
“Paranın pul olması diye bir deyim vardır Türkçe’de. Tüm bu yollar doların uzun vadede pul olmasına sebep olacak gibi gözüküyor.” (16 Şubat 2009)
Doları “pul” haline getirecek faktörler basit:
• Finansal krizin maliyeti
• Ekonomiyi yeniden canlandırma maliyeti
• Şu ana kadar da çok artmış olan, buna karşılık yakın zamanda daha da yükselecek olan ( o kadar ki IMF ve Fed bile diplomatikliği bir tarafa bırakmış alarm çanları çalıyor ve teşviklerden “exit” politikalarının şimdiden konuşulmasını istiyor) kamu borcu
• Sosyal güvenlik sisteminin tamirinin maliyeti
Peki doların euro karşısındaki şu anki sıkıntıları doların “pul” olduğunu mu gösteriyor?
Cevap hayır. Paritedeki bu zayıflama geçici. Zaman veremem ancak doların euro’ya karşı tekrar güçlenmesini, muhtemelen 1,30’lara yaklaşmasını, bekleyin. Sebebi yine önceki yazılarda tartışıldı:
“ Durumu karmaşıklaştıran faktör Avrupa ekonomilerinin de geleceğinin pek sağlıklı gözükmemesi” (16 Şubat 2009). Dolar (ABD) zayıf ama euro (Avrupa) ondan çok da iyi durumda değil. Kısa vadede paritede bu tür büyük ölçekli “swingleri” çok göreceğiz.

Tags: , , , , ,

2nd CFO Summit Emerging Europe & CIS 2009

It was even better than the first one last year. Getting together with bankers from emerging Europe and cFos in a closed, no-nonsense event was quite illuminating. Haluk Dortluoglu, the CFO of Turkish retail chain BIM, was awarded as the CFO of the year.

IMF – WB Toplantılarının Ardından

Murat Yülek, Dünya Gazetesi, 12 Ekim 2009

Istanbul, yüzün üzerinde ülkeden kamu kesimi, finans kuruluşları ve STK’ları temsil eden binlerce katılımcının hazır bulunduğu büyük bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da IMF-DB toplantıları bu iki grubun yıllık düzenli toplantıları, bunların öncesinde düzenlenen seminerler ve tüm bunlara paralel olarak çeşitli finans kuruluşlarınca düzenlenen paralel seminerlerden oluşru.
Ekim 3-5 arası katıldığım oturumlardaki tartışmalarla ilgili bana göre ana noktalar şunlar:
• Hem kuruluş hem de kişisel bazda en çok konuşulan konuların başında krizden çıkış stratejisi (exit strategy) geliyordu. Kelimeler sizi aldatmasın, çıkış stratejisinden kasıt, kriz sonrasında iyice açılan maliye ve para politikasının nasıl “normale” döndürüleceği.
• IMF-WB toplantıları dışındaki kapalı oturumlardan birisinde, uluslararası kuruluşlardan birisine mensup tanınmış bir uzmanın Avrupa ve ABD ile ilgili çizdiği borç projeksiyonu resmi hiç de iç açıcı değildi. “Mali konsolidasyon” baskısı buradan kaynaklanıyor. Parasal daralma baskısı ise piyasaya verilen milyarlarca doların (ve euro’nun) enflasyonist etkilerini ortadankaldırmak için nasıl geriye çekileceği ile ilgili. Bu iki baskı altında, toplantılarda önce maliye politikasının daraltılması mı yoksa parasal daralma mı gibi şu an için prematüre ve henüz sağlam temellere oturmayan tartışmalar da oldu.
• Bu tartışmalar, “krizin dibinin” görülmüş olduğu şeklinde gizli bir varsayıma dayanıyor. IMF-WB toplantılarındaki tartışmalar ve hem oradaki hem de sonradan Viyana’da gördüğüm genele yakın kanı bu. Ne diyelim – inşAllah haklılar!
• Öte yandan, “kriz geçti mali konsolidasyona gidelim, para arzını azaltalım” havası henüz yok. Hem G20 hem de IMF-WB toplantılarının konsensüs, krizin etkilerinin tamamiyle ortadan kalkdığına emin olmadan, prematüre bir politika değişikliğinin riskli olacağı yönünde.
• Bunun temelinde, ABD ve Avrupa’da bankacılık alanındaki “sakin” havaya rağmen, olası ikinci round etkileri ve beklenmedik bilanço hareketleri/batmalardan duyulan korku yatıyor.
• Toplantılarda, ayrışma, küresel dengesizlikler gibi konular tekrar gündeme geldi. Ama herhangi bir tutarlı ve kabul görebilir çözüm önerisi yoktu. Krize giden yıllar boyunca, bir tarafta Çin gibi yüksek cari fazla verip rezerv biriktiren ülkeler diğerinde ABD gibi cari açık veren ülkelerin doğurduğu bu resim şu anda perk farklı durumda değil. Çin’in kurunu 7 renminbi’nin altında fiilen dolara sabitlemiş olması ve son dönemde birlikte renminbi’nin dolarla birlikte diğer kurlara karşı değer kaybetmesi en başta doğu Asya’da olmak üzere tüm dünyada rahatsızlık yaratıyor. Avrupa’da başta olmak üzere doların yukarı çekilmesi çabası boşuna değil.
• Küresel dengesizlik tartışması kayda geçse de, IMF-Wb toplantılarında “olmayan” (en azından cesametine göre çok düşük profilli yer alan) ülkelerin başında Çin geldi. Latin Amerika’dan “havalı” merkez bankaları yetkilieri ve bankacılar hemen her oturumda “ders verirken” geçen sene 450 milyar dolara yakın cari fazla veren, dünyanın en yüksek rezervlerine sahip ülkesinin tabir caizse siperde yer alması ilginç geldi bana.
• Siperde yer alan bir başka kesim rating firmalarıydı. Krizin en başta gelen aktörleri olan rating’cileri ben sadece bir kapalı oturumda görebildim. O oturumda konuşan önemli bir rating firması yetkilisi, bankaların, düzenleyici otoritelerin kendilerini sorgulayıcı tavirlarıyla değil, daha çok ders verir yaklaşımdaydı. Çeşitli oturumlarda rating firmalarının krizdeki rolu, ilerideki dönemdeki reform ihtiyacı bazı katılımcıların sorularıyla dile getirildi. Ancak, tatmin edici bir cevap gelmedi. Rating firmaları etrafındaki kara deliğin aşılması (skorlama yöntemlerinin analitikliği, standardizasyonu vs) başka oturtumlara kaldı.
• Bankacılık regulasyonunun geleceği , özellikle yeni şartlara sektörü ve yenilik dinamizmini boğmadan, uyumu konusunda içerik açısından kayda değer bir notum yok. Tartışmalar devam edecek.

Tags: , , , , , ,

G20’nin Sonucu Güçlü IMF

Dünya Gazetesi
28 Eylül 2009, Küresel Bakış

Geçen haftaki G20 toplantısı, güzel kaleme alınmış ve bir çoğumuzun altına imza atabileceği bir bildirgeyle sona erdi. Sorun, bildirgenin daha çok bir “wish-list” görünümünde olması, çok çeşitli konulara el atması, içinde önemli tutarsızlıkların olması ve en önemlisi imzalanan kararların başarıyla uygulanıp uygulanamayacağında. Bir başka deyişle niyet iyi ama sonuç belirsiz.
Dikkati çeken magazinsel bir nokta; anlaşıldığı kadarıyla yaklaşan seçimlerde işlerine yarasın diye Gordon Brown ve Angela Merkel’in önerileri bildirgeye isimleriyle verilmiş. Mr. Sarkozy’nin performansı Pittsburgh’da nedense düşmüş; metinde ismi geçmemiş! Neyse ki sonuç duyurulurken Mr. Obama’nın yanında Gordon Brown ile birlikte yer almayı başarmış.
Ucuz krediye son mu? Devam mı?
Önce tutarsızlıklardan başlayalım. G20 liderleri yayınladıkları bildirgede en kısa anlatımıyla dünya ekonomisinin ucuz/kolay kredi genişlemesiyle desteklenen “boom-bust” /“şiş balon-patla balon” tipi büyüme paterninden sürdürülebilir bir büyüme paternine geçmesi gerektiğini söylüyorlar. Peki şu anda hem ABD, hem Japonya hem de Avrupa’da krizden çıkışın ana politika aracı ucuz para yani ucuz kredi değil mi?
Politika Koordinasyonu
Gelelim sonuçlara. Liderlerin anlaştıkları en önemli nokta, politika koordinasyonu. Kasım 2009’a kadar Maliye Bakanlıkları ve Merkez Bankaları bir “Çerçeve Politika” oluşturmaları öngörülüyor. Böylece G20 ülkelerinin krizden çıkış süreci ve sonrasında politika koordinasyonunu güçlendirmeleri kararlaştırılıyor.
Bu konu şansa bırakılmamış. Alınan kararlara göre IMF hem ülkelere ekonomi politkaları danışmanlığı fonksiyonunu güçlendirecek (muhtemelen güçlendirilmiş Article IV süreciyle) hem de ülkelerin politikalarının birbirleriyle tutarlı ve uyumlu hale getirilmesini sağlayacak. Bu da, ikinci önemli sonuç. Pittsburgh Zirvesi IMF’yi müthiş bir şekilde öne çıkartıyor. Hatırlayın daha iki sene öncesine kadar IMF’nin artık bir fonksiyonu kalıp kalmadığı konuşuluyor ve kuruluş eleman çıkartıyordu. Dünyada şu anda ulusal politikaların birbirleriyle tutarlı hale getirilmesini sağlayabilecek tek uluslararası kurum var – IMF. Sonuç bildirgesinde IMF’ye çok önemli görevler veriliyor: G20 ülkeleri için ileri dönük makroekonomik değerlendirmeler çerçevesinde bu ülkelerin milli maliye ve para politikalarının birbirleriyle tutarlılıklarının incelenmesi ve bunun G20 ve IMFC’ye rapor edilmesi.
Politika koordinasyonu çok önemli bir konu. Liderlerin yayınladığı sonuç bildirgesine göre “G20’ler güncelleştirilmiş politika hedefleri konusunda anlaşacaklar; orta vadeli politika çerçevelerini ve sonuçlarını bütüncül olası sonuçlarıyla değerlendirecekler; ortaya çıkabilecek finansal riskleri göz önünde tutacaklar ve bunlara göre milli politikalarını gözden geçirecekler.” Bunların altına bir çoğumuz imza atarız. Soru: bu göz yaşartıcı seviyede politika koordinasyonu realist bir bakışla ne ölçüde gerçekleştirilebilir? Kısa cevap: tatmin edici seviyede değil. AB’nin kendi içindeki çok daha basit seviyedeki politika koordinasyonunda yaşanan komedileri hatırlayın.
Finans Sektörü Düzenlemeleri
Sonuç bildirgesindeki, bir başka önemli konu finans sektörünün düzenlenmesiyle alakalı. Önceden başlayan çalışmalardan henüz fazla bir sonuç alınamadı. Bu bildirgeden sonra sermaye yeterlilik oranlarının yükselmesi gerçekleşecek gibi. Bankaların kolay borçlanmaları ve dolayısıyla kolay borç vermeleri engellenecek. Kullanılan dil mutedil. Ancak baştada değindiğim gibi şu dünya ekonomisinin üçte ikisini oluşturan ana ekonomilerde krizden çıkış için bunun tam tersi politikalar uygulanıyor.
Banka yöneticilerine verilen primlerin uzun vadeli başarıya endekslenmesi ve sıkı denetlenmesi kararı olumlu. OTC ürünleri borsa kapsamına alınması, yakından izlenmesi, şeffaflığının artırılması da öyle. Batışı dünya üzerinde etki yapabilecek büyük uluslararası finansal kuruluşların uluslararası faaliyetleri daha sıkı denetlenmesi öngörülüyor. Zor ama doğru bir karar. Uluslararası muhasebe stadartlarının güçlendirilmesi, uluslararası muhasebe standartlarını geliştiren IASB’nin güçlendirilmesi, vergi cennetlerinin sistem içine alınmasına devam edilmesi de doğru kararlar. Mesele uygulanmalarında.
Para-Maliye Politikaları
Tutarsızlıkların olduğu başlıklardan birisi. Bildirgede, uzun süredir büyük cari açık veren ülkelerin “özel tasarrufları yükseltmesi” ve “maliye politikasını daraltması” kararlaştırılıyor. Bu en başta ABD’yi, yani son 5 senedir konuştuğumuz “ dengesizliklerin” epi-center’ını ilgilendiriyor. Peki tekrar büyüyebilmek için özel tüketim ve kamu harcamalarına bağımlı olan ABD altına imza attığı bu politikayı uygulayabilir mi?
ABD’nin durumunu bir tarafa bırakırsak. Bildirgenin başka kısımlarında krizin ortaya çıkardığı yavaşlamanın aşılmasında “şu ana kadar uygulanan para ve maliye politikalarının başarılı olduğu” ve bu sürecin sonuna kadar götürülmesi için şu ana kadar kısaca “ne gerekiyorsa yapılacağı” söyleniyor.
Dolayısıyla, kolay para ve maliye politikalarına devam.
Diğer konular
Bildirgede, enerji güvenliği ve çevre, fakir kesimlerin desteklenmesi, yüksek becerili iş sahalarının açılması, korumacılığın sona erdirilmesi, G-20 Framework for Strong, Sustainable, and Balanced Growth, IMF ve Dğnya Bankası yönetişim kalitesinin yükseltilmesi gibi çok çeşitli konulara girilmiş.
Keşke iki günlük toplantı bu kadar iddialı bir gündeme sahip olmasaydı. Bu başlıklardan bazılarının altına, prensip olarak alkışlanacak hedefler konulmuş. Ana sorular: acaba bu kadar önemli başlıkların iki günde yeterince tartışıldığını düşünebilirmiyiz ve bu kadar iddialı bir gündemi G20 nasıl takip edecek?
IMF – Dünya Bankası Yönetişim kalitesi başlığı yeterli ipucunu veriyor: zengin ülkelerden fakir ülkelere yüzde 3-5 arasında kota kaydırılması!
Gelecek hafta IMF toplantılarında olacağım. Konu tartışılır mı dersiniz?

Tags: , , , ,

Some kind of recovery. Driven by what though?

The Preamble of G20 Leaders’ Statement says:

“4. At that time, our countries agreed to do everything necessary to ensure recovery, to repair our financial systems and to maintain the global flow of capital.

5. It worked. ”

Robert Shiller, one of the most gifted economists of the world today seems to differ; it more the (animal) spirits that are recovering again. Is this kind of recovery healthy?

http://www.nytimes.com/2009/08/30/business/economy/30view.html?_r=1&scp=1&sq=economic+view+and+shiller&st=nyt

“An Echo Chamber of Boom and Bust
Published: August 29, 2009
The global signs of a recovery in economic confidence seem puzzling.

What happened? Economic analysts often turn to indicators like employment, housing starts or retail sales as causes of a recovery, when in fact they are merely symptoms. For a fuller explanation, look beyond the traditional economic links and think of the world economy as driven by social epidemics, contagion of ideas and huge feedback loops that gradually change world views. These social epidemics can travel as swiftly as swine flu: both spread from person to person and can reach every corner of the world in short order.

As George Akerlof and I argue in our book, “Animal Spirits,” the business cycle is tied to feedback loops involving speculative price movements and other economic activity — and to the talk that these movements incite. A downward movement in stock prices, for example, generates chatter and media response, and reminds people of longstanding pessimistic stories and theories. These stories, newly prominent in their minds, incline them toward gloomy intuitive assessments. As a result, the downward spiral can continue: declining prices cause the stories to spread, causing still more price declines and further reinforcement of the stories.

At some point, of course, the process must end, as when the market falls so low that it becomes enticing, or when new stories emerge. Similarly, an upward movement in stock prices generates its own upward feedback.

At first, the feedback explanation may sound too simple, and may suggest that the stock market and its turning points are easy to predict. But because day-to-day noise shrouds these changes, and because the stories change in their retelling and as new evidence emerges, the process is actually very complex.

And even when feedback mechanisms are straightforward, they can produce very strange outcomes, not predictable very far into the future, as the modern mathematics of chaos theory can attest.

Still, when there is a change in the economy, it is worth seeking some sense of what actually happened. We should be able to look back at the recent swings and get some idea, after the fact, of what caused us to change our stories and mind-set.

On the downward path between the stock market peak of Oct. 9, 2007 (when the Dow reached 14,164.53), and its bottom (more than 50 percent lower) on March 9 this year, there was a proliferation of negative stories.

In news media accounts and in conversations worldwide, one theme was that something was fundamentally wrong with our economic system, and that it desperately needed to be fixed. The news media seemed full of stories of deceptive accounting and of crony boards of directors — not just because they were news, but also because they answered a public demand for culprits behind the price declines.

These stories led to popular anger, which led business people to become more cautious in their decisions, like those involving hiring and capital expenditures.

Talk of a “crisis of capitalism” was everywhere. In countries around the world, bad guys were found by the news media to personify this narrative. In the United States, the Bernie Madoff story, which broke in December, was a human-interest story that would have been a hit at any time, but it took on supernormal significance as a symbol of an increasingly negative economic perspective. It may be hard to remember now, but these views led to fears that the market might entirely collapse.

I have been collecting survey data since 1989 on public opinion about the stock market; since 2001, the surveys have been conducted under the auspices of the Yale School of Management. We compute a “Crash Confidence Index,” which measures people’s confidence that there will not be a stock market crash like that of Oct. 28, 1929, or Oct. 19, 1987. The index reached its all-time high in 2006, as the market was still soaring. It reached its low at the beginning of this year.

Recently, the Crash Confidence Index has been on an upswing again. Stories about market crashes are less frequent and are being crowded out by a wide variety of other, more normal narratives. The markets have repeatedly been shrugging off bad news because people have a different mind-set.

The popularity of the term “green shoots” shows the kind of social epidemic underlying our changing thinking. The phrase was propelled in Britain by Shriti Vadera, the business minister, in January, and mutated into a more contagious form after Ben Bernanke, the Federal Reserve chairman, used it on “60 Minutes” on March 15.

The news media didn’t need to change the term for different cultures around the world. With nothing more than a quick translation — brotes verdes, pousses vertes, grüne Sprösslinge, etc. — it is now recognized as a symbol of a revival coming soon.

All of this suggests that a social epidemic is supporting renewed confidence. This confidence can keep growing by contagion, as a kind of self-fulfilling prophecy, and we may see the markets and the economy recover further.

But in an economy that is still unstable, the stories could also morph into different forms, the price feedback could turn downward and the dynamic could turn ugly again — just as it has in the past.

Robert J. Shiller is professor of economics and finance at Yale and co-founder and chief economist of MacroMarkets L.L.C.”

Tags: , ,