“2016 Rio Olimpiyatlarındaki Performansımız”

Murat Yülek, 05.09.2016, Dünya

2016 Rio Olimpiyatlarındaki Performansımız

“The Business of Turkey”

Murat Yülek, 29.08.2016, Dünya

Kalkınmacı devletin görevi ülkedeki ekonomik ve fiziksel altyapıyı kurmak ve geliştirmek ve halkın gelir üretme imkanlarını artırmaktır. Hemen tüm dünya ülkelerinde halkın sayı olarak büyük kısmı gelirini ücretli çalışarak kazanır. Yani halkın gelirinin artırılması istihdamın artırılması ile olur.

Pazar ekonomilerinde istihdamın çok düşük bir kısmı doğrudan kamu kesimince açılan pozisyonlardan oluşur. Türkiye’de bu oran yüzde 10’un biraz üzerindedir. Yani, istihdamın artması için serbest teşebbüsün yanı şirketlerin sayısının artması gerekiyor. Bir başka deyişle, ülkemizdeki kalkınmacı devletin yeni işlerin kurulmasını ve eski işletmelerin de gelişmesini sağlaması gerekiyor.

Bu manada, şirketler ülke adına istihdam yapmak ‘sosyal görevini’ üzerine almış olan ‘sosyal’ oyunculardır. Oysa özellikle ülkemizde şirketlere düşmanca bakanlarımız çok. Ne kadar çok şirketiniz varsa o kadar istihdamınız ve eve ekmek götüren insanınız var.

Gelgelelim, ülkemizde şirket kurmak, geliştirmek ve hatta kapatmak bile çok zor. Daha önce de bu köşede defalarca yazıldı; Dünya Bankası’nın hazırladığı iş ortamı endesklerinde Türkiye dünyanın ilk 50 ülkesi arasında giremiyor. Buna ragmen büyüklük olarak dünyanın en büyük 20 ülkesi arasındayız. Eğer iş ortamını geliştirirsek dünyanın hedeflediğimiz ilk 10 ülkesi arasına gireriz.

Bunun başarılması için sistematik olarak yapmamız gereken bir çok reform var. iyi çalışırsak en fazli iki senelik bir süreçte Türkiye’yi ilk 10 ülke arasına sokabiliriz. Nitekim Başbakan Binali Yıldırım da yeni hükümetin bu konulara odaklanacağını söyledi. Hükümet eğer ciddi bir çalışma programı ortaya koyarsa kısa sürede bunu başarmaması için bir neden yok. Gürcistan gibi ülkelerin tecrübesi bunu gösteriyor.

Ancak kısa vadede de yapılması gereken şeyler var. Ticaret Kanunu bir çok soruna çözüm olmadığı gibi yeni sorunlar da ortaya çıkarttı. Kısa vadede en azından bazı ‘pürüzleri’ ortadan kaldırmamız gerekiyor.

Basit bir örnek (daha önce de bu köşede değinildi). Belediyelerimiz şirketleri Fransız maliyecinin hikmetli sözleri uyarınca ‘yolunacak kaz’ gibi görüyor. Apartman ve iş merkezlerinde su ve elektrik konutlara göre daha pahalı. Oysa tam tersi olmalı.

Elimde uluslararası bir istatsitik olmasa da, ülkemizde noter masraflarının (ki noter gelirlerinin çoğu devlete gidiyor) dünyanın en yüksekleri arasında olduğunu şüphe duymuyorum. Bu durum, iş dünyasına zarar veriyor. İş yapma maliyetini artırıp ekonomimizin istihdam artırma yeteneğini daraltıyor.

Daha basit bir örnek. Bir şirket kuracaksanız, ne iş yapacağınızı en ince ayrıntısına kadar ana sözleşmede yazmanız gerekiyor. Neden? Bu durum kime hangi faydayı sağlıyor? Sağlamıyorsa neden bu zorunluluğu getirip sayfa sayfa ana sözleşmeler hazırlıyoruz. Ya da, neden yapacağınız faaliyetleri oda sicil müdürlüklerinin onayından geçirterek şirketin ünvanına eklemek zorundayız? Bu zorunluluk, ‘ Elvan madencilik, içecek, kağıt, müşavirlik, inşaat, ulaşım A.Ş.’ gibi hantal isimleri ortaya çıkartıyor. En ufak bir faaliyet tadilatında şirketleri tekrar ünvan değişikliğine zorlayarak notereden şirketin araba ruhsatları dahil tüm belgelerini, yenilemek zorunda bırakıyoruz.

Bir başka örnek. Sermayesi 250,000 TL’nin üzerindeki anonym şirketlerden avukat bulundurma ya da ceza ödeme zorunluğunu koyuyoruz. Neden? Bir büyüklükte bir şirket avukata ihtiyacı olduğu zamanı kendisi belirleyemez mi? Bu arada, her büyüklükteki işletmelerin doktor ve iş güvenliği uzmanı bulundurma zorunluluğunun geçtiğimiz ay ertelenmesi çok doğru bir karar oldu.

Tüm bunlar iş yapma maliyetlerini artıran küçük ama önemli zorluklar. Sonuç, Amerika Birleşik Devletleri’nde aracı maliyeti dahil 400 dolara (yani ABD’nin kişi başına gelirinin yüzde 1’i)  1 saate şirket kurabilirken Türkiye’de aynı işi en az 1000 dolara (kişi başına gelirin yüzde 10’u) gerçekleştirebiliyoruz. Tevekkeli değil, Amerika Birleşik Devletleri’nde 320 milyon nüfusa karşılık 152 milyon istihdamı (nüfusun yüzde 47’si) Türkiye’de ise 78 milyon nüfusa karşılık 28 milyon (nüfusun yüzde 35’i) istihdam üretebiliyoruz.

Yeni Hükümet’in kısa sürede başarabileceği iş ortamının düzeltilmesi konusunda icraatlerini bekliyoruz. Eski Amerikan Başkanı Coolidge’e atfedilen bir söz vardır: “The business of America (American people) is business.” Türkiye’yi de daha iyi bir iş ve işletme dostu haline getirmeliyiz. Böylece daha iyi bir istihdam dostu olacağız.

Murat Yülek, 22.08.2016,

 

“Jeopolitik Riskler ve Finans”

“Türkiye’nin Yeni Hikayesi”

Murat Yülek, 15.08.2016, Dünya

Darbe girişiminin başarıya ulaşamaması Türkiye’yi kurtardı. Halkın gösterdiği fedakarlık ve yöneticilerin gösterdiği dirayet bunun ana sebebi oldu. Buna muhalafet partilerinin dirayeti, basın ve ordumuzun içindeki sağlıklı çoğunluğu da eklenince, bir darbe girişimi hem Türkiye ve hem de belki de dünya tarihinde ilk defa püskürtüldü. Daha önemlisi, ortaya partiler arası işbirliği ve mutabakat ortamı çıktı. Bu ortam son derece değerli. Türkiye’nin ileri dönük atılımlarını yenilemesi için sağlıklı bir zemin oluşturuyor.

Beni düşündüren konu, Binali Yıldırım Hükümeti’nin göreve gelmesinin hemen başlarında ortaya çıkan bu olumsuz ve ardından olumlu gelişmeleri ne ölçüde Türkiye olarak yeni bir ‘ekonomik hikayenin’ başlangıcı yapabileceğimiz.

Önceki haftalarda da üzerinde durduk; ekonomik açıdan risklerimiz büyük ve önce bunların hafifletilmesi gerekiyor. Neydi onlar? Bir not kırımı tehlikesi, finansal piyasalarda dalgalanma ve ekonomik yavaşlama.

Buna karşılık, Türk ekonomisi uluslararası parasal konjonktürün de desteğiyle bir ‘stres’ testinden dahaşu ana kadar başarıyla çıktı. Direnç gücünü ve güçlü temellerini gösterdi. Bu bile, Türkiye’nin ‘olay risklerine’ olan direncini gösteriyor ve not düşmemesini gerektiren başlı başına bir sebep.

Geçen haftalarda önemle altını çizdiğimiz; kurun 2,90-2,95 bandına çekilmesi ihtiyacı da geçen hafta ortasından itibaren gerçekleşti. Düşünün, geçmişinde darbekolik olarak bilinen olan bir ülkede yeni yeni bir darbe girişimi yaşanıyor ve tüm göstergeler kısa zamanda eski düzeylerine yakınsıyor (borsanın da yakın zamanda 15 Temmuz seviyelerine dönmesi beklenmeli). Önümüzdeki dönemde, en önemli  makroekonomik çıpamız olan bütçe dengelerinde muhafazakarlık devam ederse bu stress testini de tamamen başarıyla geçmiş olacak Türkiye.

Daha önemlisi ise orta vade. Şu anda alınan önlemler haklı olarak daha çok kısa vadeyi ilgilendiriyor ve KOBİ’lere vergi indirimleri gibi ilave yapılması gereken şeyler de var. Konut kredi faizlerinin indirilmesi bağlantıları güçlü bir sektör olan inşaat eliyle bir büyüme etkisi yapar. Ancak bu etki sektörel yaygınlık açısından ve miktar olarak herşeye ragmen sınırlı kalır. TCMB, BDDK, SPK gibi kurumlarımızın da aldığı tedbirler olumlu ancak onların da orta ve uzun vadeli etkileri sınırlı.

Orta ve uzun vadeyi ilgilendiren en önemli tedbir Varlık Fonu. Önceden de çeşitli vesilelerle önerilmiş olan böyle bir fon altyapı eksiğinin tamamlanması, sermaye piyasalarındaki dalgalanmaların hafifletilmesi vs gibi açılarda çok önemli. Ancak asıl önemli olan Türkiye’nin sanayi kesiminin güçlenmesinde nasıl bir rol oynacağı.

Lafı uzatmayalım. Bizce, Yıldırım Hükümeti’nin orta ve uzun vade için ele alması gereken en önemli konu sanayi kesiminin güçlendirilmesi, sınai rekabet gücünün artırılması ve iş ortamının iyileştirilmesi. Basit bir rakam verelim. Türkiye dünyanın en büyük sanayi üreticilerinden. Ancak, Türkiye’de kişi başına üretilen sınai katma değer İsviçre’nin yaklaşık onda biri; Almanya’nın ise altı biri seviyesinde.

Hükümet’in bu alanda hızla yapabileceği bazı şeyler var: teşvik sisteminin gözden geçirilmesi, bu köşede daha önce yazılan perakende şirketlere cirolarının yüzde 25’ini KOBİ’lerden aldıkları ürünlerle yapma zorunluluğu ve Türkiye Kalkınma Bankası’nın sermayesinin en az 15 milyar TL seviyesine çıkartılması ve aktif hale getirilmesi. Unutmayalım, sanayi kesimi de ‘bağlantıları’ yaygın bir sektör. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir girdi-çıktı çalışması, imalat sanayinde bir dolarlık nihai talep artışının diğer sektörlerde 1,3 dolarlık üretim artışı getirdiğini gösteriyor. İnşaat sektörü için aynı rakam 0,86 dolar. Yani, imalat sanayinin desteklenmesi hem acil büyüme ve istihdam etkisi hem de kalıcı üretim, istihdam ve ihracat etkisi açısından en önemli sektör.

Bunlara enerji alanında yerli üretim (özellikle jeneratörler, PV hücreler ve rüzgar santralleri) ve mini güneş enerjisi yatırımlarının önünün tekrar açılması konularını da eklemek gerekiyor. Tarım alanında, üretici çiftçiye verilen mazot desteklerinin katlanması gerekiyor. Tarım alanında ithalat oldukça yüksek seviyelere ulaştı. Buna pamuk da dahil. İthalattan dolayı kaybolan üretim çiftçi gelirlerinin azalması ve tarımsal büyümenin düşmesi manasına geliyor.

Yeni hükümetin orta vadeye eğilmesi kalıcı ekonomik etkileri azaltacak ve darbe girişiminin olumsuz etkilerini ortadan kaldıracaktır. Bu arada, Devlet Memurları Kanunu’nun gözden geçirilmesi çok doğru bir politika tercihi. Buna iş ortamının düzeltilmesiyle ilgili hızla gerçekleştirilecek tedbirler de eklenmeli.

“Ekonomik Tedbirler ve Sinyal Etkisi”

Murat Yülek, 08.08.2016, Dünya

Moody’s Cuma gününü herhangi bir açıklama yapmadan pas geçti. En doğrusu buydu; 18 Temmuz’da Türkiye’nin not görünümünü, ‘durumun değerlendirilmesi’ için düşüren Moody’s bu kez profesyonelce davrandı.

Jeopolitika risklerin arttığı bir ortamda kredi değerlendirme kuruluşları hareketli bir yıl yaşıyor. Haziran ayında Brexit oylamasından hemen sonra İngiltere’nin notu Fitch  ve S&P tarafından indirildi. Öte yandan, finansal durumu kötüleşen Deutsche Bank ‘ın da notu bu yıl iki defa indirildi. Deutche Bank epey itiraz etti bu duruma.

Bu arada kredi kuruluşlarınca geliştirilen ‘olay riski’ gibi kavramlar jeopolitik risklerin arttığı bir ortamda, borçlanıcıların derecelendirme kuruluşlarının sübjektif değerlendirmeleriyle karşı karşıya kalma riskin, artırıyor. Türkiye Cumhuriyeti, siyasi açıdan olay riskiyle karşı karşıya kalmış bir ülkeyken tarihinde hiç moratorium dahi ilan etmedi. Mali durumu oldukça güçlüyken bir darbe girişimi yaşadı. Darbe girişimi halkın büyük desteğiyle atlatıldı ve sonrasında da tabii olarak bir yeniden yapılanma süreci içine girdi. ‘Olay riski’ penceresinden bu duruma nasıl bir ‘ordinal’ derece atfedeceksiniz?

Türkiye açısından başarısız darbe girişimi sonrası uygulanacak politikaların ‘sinyal’ değeri, politikaların amaç ve sonuçları kadar önemli olacak. Geçen hafta da bahsettiğim gibi bu açıdan en elverişli çıpa maliye politikası. Darbe girşimi sonrasında bütçe disiplininin devam etmesi hem çok kritik ve hem de yüksek sinyal değerine sahip.

Aynı değerde ikinci bir alan da reformlar. Türkiye önümüzdeki dönemde bazı ekonomik reformları devreye sokarsa önemli bir sinyal değeri oluşturmuş olur. Bazı ekonomistler en azından iş ortamının iyileştirilmesi ya da emek piyasasının esnekleştirilmesi gibi alanlarda seçilmiş reformların hızla uygulamaya konulmasının yurt içinde olduğu gibi uluslararası yatırımcılar tarafından da darbe girişiminin menfi propagandasının azaltılmasında etkili olacağını düşünüyor.

Bu yılın kalan kısmı ve 2017 için yine sinyal etkisi önemli olacak bir başka alan da Türk ekonomisinin büyüme performansı olacak. Hükümetin iç talep eksikliği sebebiyle olası bir durgunluk riskini ortadan kaldıracak makroekonomik tedbirleri devreye sokması gerekiyor. Bunlardan bazıları açıklanmaya başlandı.

Son olarak, darbe girişiminde sonra oluşan yavaşlama riskinin menfi finansal etkilerinin düşürülmesi için, bankalara olan takipteki (özellikle küçük montanlı) şirket ve şahsi kredi/ kredi kartı borçları için bir iskonto ve yeniden yapılanma tedbir paketi piyasa da olumlu karşılanır. Banka bilançoları açısından da NPL’lerin artma riskini düşürür. Piyasa da böyle bir beklenti yakında oluşacaktır.

Sözün özü, önümüzdeki dönemde bazı tedbirlerin alınması gerekiyor ve bu tedbirlerin kendileri kadar hem iç hem de dış piyasada oluşturacakları sinyal etkisi kritik öneme sahip.

“Türkiye 360 ve Kamu Diplomasisi İletişimi”

Murat Yülek, 01.08.2016, Dünya

Darbe girişiminden hemen önce Türkiye İsrail ve Rusya ile ilişkilerini güçlendirme kararı aldı. Önümüzdeki hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan Rus muhatapı Putin ile görüşecek. Bunlar, daha geniş bir uluslararası açılımın yeniden başlangıcı olabilir mi?

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un yayın kuruluşlarının iktisat yazarları ve müdürleriyle düzenlediği istişare toplantısında Türkiye’nin bir ara ‘eksen kayması’ olarak da adlandırılmış olan konu üzerinde de duruldu. Kurtulmuş, önceki yıllarda Türkiye’nin Afrika, Latin Amerika ve Asya’ya yaptığı açılımların bazı gözlemcilerce Batı Avrupa’dan uzaklaşma olarak eleştirilmesini kastediyor.

Geçmiş yıllarda, alışılmış kalıplardan çıkamayanlarımız tarafından ‘eksen kayması’ olarak etiketlenen bu açılım esasında Türkiye’nin tüm dünyaya açılımını simgeleyen bir ‘Türkiye 360’ politikasıydı. Malezya’da Mahathir Muhammet dönemindeki ‘Look East’ politikasının aksine, benim ‘Türkiye 360’  olarak adlandırdığım politikada Türkiye, Avrupa dışındaki büyük dünya ile de tanışması ve böylece opsiyonlarını, pazarlarını genişletebilmesi manasına geliyor.

2002 yılından sonra oluşan Türkiye 360 politikası Türkiye’ye şu ana kadar çok fayda sağladı. En azından, Türkiye, Avrupa ekonomisinin daraldığı, talebin yavaşladığı bir dönemde ihracatını 30 milyar dolarlardan 160 milyar dolarlara yükseltmesinde Türkiye 360 önemli rol oynadı. İleride de, politika iyi şekillendirilip uygulanırsa, sadece ihracat açısından değil, Türkiye’nin dış yatırım almasında, dış yatırım yapmasında ve siyasi olarak uluslararası desteğini artırmasında ok faydasını görürürüz.

Bölgenin karışmasından sonra Türkiye 360 son yıllarda yara aldı. Ancak şimdi Türkiye 360’ı canlandırma vakti. Şu sıralarda yurt dışında Türkiye hakkında menfi bir algı var. Halkın sokaklara dökülerek canı pahasına bir darbe girişimini belki de tarihte ilk ve son defa engellediği ülkemiz hakkında ‘darbe gerçek miydi tiyatro muydu’ yorumları dahi yapılıyor. Dezenformasyonun da önemli rol oynadığı bu durumun aşılmasında ve Türkiye 360 politikasının geliştirilmesinde kamu diplomasisi önemli rol oynayabilir.

Kamu diplomasisinde ve genelde Türkiye’nin konularının yurt dışına anlatımında uluslararası dili iyi kullanmak gerekiyor. Dahası, her sene Nisan ayında düzenli olarak dünya gündemine getirilen Ermeni soykırımı iddiaları da dahil olmak üzere Türkiye’nin yaşadıkları geniş yelpazede araçların kullanılması gerekiyor. Türkiye Avrupa ve Amerikan halkı üzerinde propagandalardan çok çekti. Örneğin, Tekstil İşverenler Sendikası Genel Sekreteri, eski gazeteci Levent Oğuz, 20. yüzyılın ilk yarısında başlarına Fransa’da çukulata paketlerinin arka yüzlerine koyulan ‘vahşi müslüman Türklerin katlettiği hristiyan Ermenileri’ konu alan ‘yaratıcı’ çizimler gibi unsurların bu ülkede bugün hala devam eden Ermeni katliamı algısının oluşmasında önemli rol oynadığını söylüyor. Düşünün, Fransa’da 1920 yılında bir çocuk eline bir chocolaterie d’Aiguebelle tarafından üretilen çukulataları alıyor ve kutunun arkasında vahşi Türklerin Osmanlı’nın Ermeni vatandaşlarını nasıl katlettiğini gösteren etkileyici çizimler görüyor. Ya da, aynı yıllarda yine Fransa’da bir ev kadını Tapioca de l’etoile adlı un ürününü aldığında kutudan yine katliamları resmeden yaratıcı ve etkileyici kartpostallar çıkıyor. İngiltere’deki Toynbee/Mavi kitap projesini bir tarafa bırakın, Avrupa’da ve Amerika’daki bugünkü ‘orantısız’ algı bozukluğunun olmasında böyle ‘ince’ ‘kamu diplomasisi’ araçlarının etkisini kim yadsıyabilir?

Bu arada, yine toplantıda konuşulan bir başka önemli konu; Temmuz ve Ağustos aylarında açılışının yapılması ya da temel atılması planlanan bazı yeni özel sektör yatırımlarının açılış törenleri darbe girişimi sonrasında iptal edildi. Oysa tersine, bu dönemde bu tip açılışların ve Türkiye’deki uluslararası organizasyonların iptal edilmek yerine sayılarının artırılması gerekiyor. Nitekim yakın zamanda Kale Grubu gibi büyük gruplar yeni yatırımlar da açıkladı, açtı veya temel attı. Morale ihtiyaç olan bu dönemde diğerlerinin de benzer törenleri organize etmesi gerekiyor.

Son olarak, 2016 ve 2017 yılında Türk ekonomisinin en önemli çıpası olan maliye politikası. Maliye Bakanı Naci Ağbal GSYH’nın yüzde 1,3’ü oranındaki merkezi yönetim bütçe açığı hedefinin devam ettiği açıklamasını yapmıştı. Bu hedef, ve geneldeki bütçe disiplini mesajının, güçlü bir tonda devam ettirilmesi önemlidir. 2016 yılı ikinci yarısında büyümenin düşmemesi ve bütçe disiplininin korunması ve ikisi hakkındaki iletişim son derece önemli.

“Darbe girişimi sonrası ekonomi politikası ve iletişim”

Murat Yülek, 25.07.2016, Dünya

Darbe girişimi, ekonomik olarak olumlu giden bir yılda yapıldı. 2016 yılında büyüme beklenenden yukarıda seyrediyordu. Terörle mücadele ve sığınmacılara yapılan desteklere rağmen bütçe disiplini güçlü devam ediyordu. Nispeten yüksek seyreden büyümeye rağmen, cari açık, enerji fiyatlarının da etkisiyle düşük devam ediyordu. Enflasyon ise, gıda fiyatlarındaki düzelmeyle iniş eğilimindeydi. Kısaca Türkiye makroekonomik açıdan Avrupa’nın en iyi işleyen ekonomilerinden birisiydi.

Yapılan kanlı darbe girişiminden sonra olağanüstü hal ilan edildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yabancı basına verdiği demeçlerde belirttiği gibi, olağanüstü hal uygulaması bir çok Avrupa ülkesi ve Amerika’da çeşitli vesilelerle kullanılan bir uygulama. Darbe teşebbüsü yaşanmış ve halkın sokaklara çıkmasıyla bastırılmış bir ülkede olağanüstü hal uygulamasına geçilmesi doğru bir karar. Hükümet bu uygulamanın kalıcı olmayacağı konusunda sinyaller verdi. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un, Ohal uygulamasının mümkün olan en kısa zamanda kaldırılabileceğini söylemesi de gerekli önlemlerin alınmasıyla ülkenin normale döneceği konusunda rahatlatıcı etki yaptı.

Geçtiğimiz hafta, Merkez Bankası, SPK, Maliye Bakanlığı piyasayı rahatlatıcı önlemler aldı. Darbe sonrasında, kurlardaki ve borsadaki hareket şiddetli olsa da böyle bir ortamda normal sayılabilir. Daha şiddetli hareketlerin olmaması Türk makroekonomisinin son yıllarda ulaştığı sağlamlık derecesini gösteriyor.

Ancak, bundan sonraki bir kaç haftalık dönemde ve toplamda da en az bir yıl boyunca ekonomi yönetiminin çok dikkatli olması gerekiyor. Bu dönemde, ekonomi yönetiminin her şeyden önce  başarılı bir iletişim politikası yürütmesi gerekiyor. Zira, hem yurt içideki ekonomik aktörlere (şirketler ve halk)  hem de yurt dışındaki yatırımcılara sağlıklı bilgi iletilmesi ve gözlemcilerin istikrarın geri kazanıldığına ikna edilmesi gerekiyor.

S&P’nin sağlıklı bir analiz yapmaya dahi gerek duymadan not indirmesi, içlerinde kasıtlı davrananların da olabileceği geniş yatırımcı kitlesiyle iletişimin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Moody’s ve Fitch’in, S&P’ye göre daha profesyönel davranacağını umabiliriz; Türk ekonomisinin şu anda not düşürülmesini gerektirecek bir durumu yok. Ancak en kötüye hazırlıklı olmak gerekiyor.

Bu iki kurum, mantık dışı sebeplerle yanlış kararlara imza atabilirler. Çoktan hakedildiği halde, çok zor ve çok geç yatırımcı seviyesine çıkartılan Türkiye’nin notu, acemi analistler tarafından ya da belki de bazı baskılarla düşürülebilir. Bu risk göz önünde tutulmalı ve iletişim ve politikalar ona göre geliştirilmeli.

Benim görüşüm, ilk önce halkın gözündeki en basit gösterge olan kurların ateşinin düşürülmesi gerekiyor. Zira, kurlar, başlı başına bir iletişim aracı rolu oynuyor. Bunun için bir taraftan faiz politikası iğer taraftan ise hem siyasi hem ekonomik alanda ani kararların alınmaması önemli olacak.

15 Temmuz gününe kadar alımda olan yabancı yatırımcılar  darbe girişiminin ortaya çıkarttığı belirsizlik ortamında tabii olarak bir çıkış psikolojisine girdi. Tabi bu arada ciddi miktarda zarar yazdılar. Yerliler ise, yabancı çıkışının yükselttiği kurlar üzerinden kar realizasyonu amacıyla dolar satttılar.

Yabancı yatırımcıların ülkeye geri getirilmesi için ortamın kontrol altında olduğunun anlatılması gerekiyor. Bu sağlanırsa kurlar da kendiliğinden gevşeyecektir. Ancak, yabancıların geri getirilmesi için gerekli ortamın en basit göstergesi de gevşeyen kurlar olacak. Dolayısıyla, kurlarla yabancı yatırımcı davranışı arasında da çift yönlü bir sebepsel ilişki var.

İletişim politikasının ötesinde, iç talebi güçlendirici politikaların devreye sokulması gerekiyor.  Beklentilerdeki bozulma iç talebi düşürecek. Bu aşamada, dış talep ve ihracatın bu düşüşü tazmin etmesi mümkün değil. Dolayısıyla, 2009 yılında olduğu gibi, şirket ve tüketicilerin harcama yapmasını teşvik edici önlemler gerekiyor. Bunun ilk şartı, darbe sonrası soruşturma çalışmaları sürerken, halk açısından herşeyin normale döndüğü algısının oturtulmasıdır. Bu başarılırsa, tüketici kredilerinin yeniden şişirilmesine gerek kalmaz. İkinci olarak, 2016 yılı için küçük ve orta ölçekli şirketler için kurumlar vergisi tatili de olmak üzere çeşitli desteklerin devreye sokulması da faydalı olur.

Sonuç; ekonomi yönetimi ilk haftayı başarılı yönetti. Ancak yolun daha başındayız.

“Pre-modern darbeye post-modern direniş”

Murat Yülek, 18.07.2016, Dünya

Son ‘klasik’ darbeyi 1980’de görmüştük. O zaman lise öğrencisiydim. Herkes gibi TRT’deki bildiriyi dinlemiş, sokağa çıkma yasağı bitene kadar evlerde oturmuştuk. Türkiye’ye 40 milyar dolara mal olan ve hükümetin değiştiği 28 Şubat ‘post-modern’ darbesini de 1997 yılında yaşamıştık. Tanklar Sincan’da yürümüştü. Tüm büyük medya kuruluşları, muhalefet partileri, ve beş büyük STK post-modern darbeyi desteklemişlerdi. Benim şahsen yaşamadığım bir önceki ‘klasik’ darbe sonucunda bir başbakan ve iki saygın bakan taraflı mahkemeler tarafından yargılandıktan sonra  sonradan fabrikasyon olduğu iyice anlaşılan sudan bahanelerle asılmışlardı. Ama tüm bu ‘klasik’ darbelerde halka doğrudan saldırı olmamıştı.

Geçen Cuma gecesi yaşadığımız darbe bir ‘pre-modern’ darbeydi; cunta yönetimi kurmayı hedefleyen bir grup asker, caydırıcılık ve organizasyon gücü ile değil doğrudan halka ateş açarak, seçtikleri hedefleri bombalayarak darbe yapmaya çalıştılar. Ankara Genel Kurmay kavşağında ben ve .ocuklarimin hemen yanı başında sivil şehit ve yaralılar vardı. Nasıl bir silahla vurulduysa (muhtemelen helikopterden yapılan makineli tüfek atışı), şehitlerden birisinin başı yoktu. Diğerinin iç organları vücudunun dışına çıkmıştı. Oradan kurtulmaya çalışırken bir kaç kişinin taşımaya çalıştığı bir yaralıyı Akay kavşağına kadar taşıyabildik. Ancak ambulanslar bölgeye yeteri kadar giremiyordu. Kan kaybetmesin diye bacağını kemeriyle sarıp sıkıtğımız yaralının sonunun ne olduğunu maalesef bilemiyorum ve daha fazla taşıyamadığımız için de kendimi affedemiyorum.

Bu kez, halkı doğrudan hedef alan bir darbe girişimi (bir karşı-Tienanmen) olsa olsa ‘pre-modern’ darbe olarak  nitelendirilir. Halkın doğrudan hedef alınarak öldürülmesi ve yaralanması dışında, özel kuvvetler merkezinin, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin, Emniyet, MİT merkezlerinin, Cumhurbaşkanı’nın kaldığı otelin bombalandığı, darbeye karşı çıkan kuvvet komutanlarının derdest edildiği, Genel Kurmay Başkanı’nın darneye destek vermesi için kafasına silah tutulup boğazının kemerle sıkılarak işkence edildiği bir organizasyon…

Bu pre-modern darbe girişimine, halk tüm kesimleriyle ‘post-modern’ bir tepki gösterdi. Kendisine karşı yürüyen tankları durdurdu; hareketsiz hale getirdi ve üstüne çıktı. Basın tüm hatlarıyla darbeye karşı çıktı. CNNTurk yayın müdürünün, elinde silahla emir veren ere ‘verdiğin emir kanunsuz’ dediğini duyduk. Bazen ‘askeri göreve çağırmakla’ suçlanan muhalefet partileri tek vücut demokrasinin yanında cesurca yer aldı. Üniversitelerin, şirketlerin, STK’ların daha ilk saatlerde darbe karşıtı bildirilerini okuduk. Ordunun içindeki demokrasi bilinci de kendisini gösterdi. Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın cunta yönetiminin kanunsuzluğunu vurgulayarak, Muğla’daki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, kaldığı oteldeki saldırıdan önce İstanbul’a davet etmesi ve güvenliğini garanti etmesi bunun göstergesi. Orgeneral Dündar bundan sonra da sık sık darbe girişiminin kanunsuzluğunu vurguladı.

Pre-modern darbe girişimine post-modern halk tepkisi, Türkiye’de halkın kendi hakları konusundaki bilincinin geldiği noktayı gösteriyor. Halkımız, post-modern tepkisiyle, kendi demokratik haklarını artık bir hediye olarak görmediğini ve bunları sonuna kadar savunma bilincine ulaştığını gösterdi. Halk, “Türkiye artık sabah erken kalkanın darbe yaptığı bir ülke değil” dedi. İktidarıyla, muhalefetiyle, sivil ve askeriyle toplumumuzda demokrasinin ne kadar kökleştiğini anladık.

Eğer darbe başarılı olsaydı; bu yazı muhtemelen yazılamayacaktı. TRT sunucusunun eline tutuşturulan kağıdı okuması misali basın susacaktı. Ekonomi duracaktı. Türkiye demokratik sistemin bir cunta eliyle durdurulduğu bir ülke olarak geriye gidecekti. Darbe baskısı altındaki Mısır’da erkenden basılan gazetelerin sevinçli manşetlerini görecektik Türk medyasında da. Yeni anayasamız da yeniden darbe baskısı altında  yapılacaktı.

Yeni dönemde, başta fetö örgütü, darbede ana rolü oynayan kişilere gerekli cezanın verilmesi gerekiyor. Hem vicdanların yatışması hem de caydırıcılık açısından bu gerekli. Verilen kayıplar, bombalamaların haklı etkisiyle, halk arasında idamın yeniden getirilmesi istekleri dalgalanıyor. Türkiye’nin yeniden doğuşunu temsil edilen 16 Temmuz tarihinin bir milli gün ilan edilmesi doğru olur. Hem bir yas, hem de bir bayram niteliğiyle. Ankara Akay kavşağının isminin ‘Halk Meydanı’ olarak değiştirilmesi de uygundur. Ordunun içindeki çatlaklar ve bölünmeler Türkiye açısından çok tehlikelidir. Ordumuzun siyasetin tamamen dışında, meritokratik yönetilmesi, hizibler, cuntalar, çetelerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Yoksa, Türkiye’yi dış tehditlere karşı koruyan organımız bu kabiliyetini kaybeder. Bizler de özgürlüğümüzü ve vatanımızı.

Ama en önemlisi, partilerin bir araya gelerek yeni bir sivil anayasayı hazırlamalarıdır. Karşılıklı özveriyle bu acı olaylardan çıkartılacak en olumlu sonuç bu olur.

“Küçük ve orta ölçekli şirketlerimizi nasıl koruyacağız- bazı çözümler”

Murat Yülek, 11.07.2016, Dünya

Geçen hafta bahsettik; küçük ve orta ölçekli şirketler tüm dünya ülkelerinde ekonominin ve istihdamın motoru olarak biliniyor.  Ülkemizde de durum böyle. Dolayısıyla, büyümek ve istihdam istiyorsak KOBİ’lerin önündeki engelleri, zorlukları ortadan kaldırmamız gerekiyor.

KOBİ’ler  çok sayıda engelle karşılaşıyorlar. Bürokrasi, vergiler, finansmana erişimdeki zorluklar, çalışanlara ödenen yüksek ücretler. Bugünler de ilave zorluk ve maliyetler de var. Örneğin, 1 Temmuzdan itibaren bir kişi bile çalıştıran işyerlerine işgüvenliği uzmanı ve doktor bulundurma zorunluluğu getirildi. Öte yandan sermayesi 250.000  TL’nin üzerinde olup anonim şirket haline gelen KOBİ’lere avukatlarla sözleme imzalama ve ücret ödeme zorunluluğu bulunuyor. Türkiye’de bir apartmanda ofis açan KOBİ, elektrik ve suya aynı apartmandaki bir konuttan çok daha fazla fiyat ödüyor. Oysa, istihdam yapan, vergi ödeyen KOBİ’den, tam tersine elektrik ve suyu daha ucuza kullandırması beklenir kamu kesiminden. Eğer dairenizi bir aile yerine şirkete kiraya verdiyseniz vergi oranınız yükselir. Tabii mülk sahibisiyseniz siz de bunu kiraya yansıtırsınız. Noter ücretleri de Türkiye’de oldukça yüksektir. Tüm bunlar işletmeleri, özellikle de KOBİ’leri zorluyor.

İşte bu zorluklarla karşı karşıya olan KOBİ’lerimiz, Çin’den Almanya’ya bir çok ülkeden çeşit çeşit rakiplerle rekabet ederek istihdam sağlamak ve vergi ödemek zorundalar. Oysa Çin’den çok daha yüksek kira, ücret ve vergilerle karşı karşıyadırlar; Almanya’dan da çok daha yüksek finansman maliyetleri ve çok daha az verimli bir iş ortamıyla karşılaşırlar.

KOBİ’lerin çoğalması ve büyümesini sağlamak için ilk şart iş ortamının düzeltilmesi; hatta dünyanın en iyi iş ortamlarından birisinin  oluşturulması. Yine temelde yapılacak çok şey var; ancak, KOBİ’lerin önündeki zorluk ve engelleri acilen bir nebze kaldırmak istiyorsak alabileceğimiz çok basit tedbirler bulunuyor. Bunların bazıları aşağıda:

  1. Belli nitelik ve büyüklükteki KOBİ’lerden beş yıl için kurumlar vergisi almayalım. Nisbeten büyüklerinden kademeli olarak yüzde 5, 10 ve 15 oranında kurumlar vergisi alalım. Bu öneriyi daha önce de bu köşeden yaptık. Vergi kaybı olmayacağı gibi istihdnam ve toplam Devlet gelirleri artacaktır. Buna karşılık KOBİ’lerimize can suyu sağlamış olacağız.
  2. KOBİ’lerin ödedikleri yüksek elektrik ve su ücretlerini normal seviyelere (konut) indirelim. İşyerlerine kiralanan emlakın belediye vergi oranlarını düşürelim.
  3. Büyük perakende zincirlerine cirolarının yüzde 25’ini KOBİ’lerden yapma zorunluluğunu getirelim. En önemli öneri bu; KOBİ’lerin üzerindeki “şeffaf tavanı’, pazara erişimin önündeki güçlü engeli ortadan kaldıralım. Eğer tüketim ile KOBİ’ler arasındaki uçurumu ortadan kaldırırsak, KOBİ’lerimiz büyür ve gelişir. Kendilerini iç piyasada daha iyi ispatladıktan sonra ihracatçı hale de gelirler. İstihdam ve büyüme istiyorsanız dağıtım ağlarında KOBİ’lere karşı ister istemez oluşturulan engelleri ortadan kaldırmalısınız.

Geçen hafta da yazdık; “ülkemizde Gratis, Rossman, Watson’s gibi harcıalem kozmetik ürünleri satan perakende zincirlerinde KOBİ’lerimize ait neredeyse tek bir ürün bulunamıyor. Raflardaki tüm ürünler büyük ve uluslararası firmalardan ithal ediliyor. Raflara baktığınız zaman, ‘bu ülkede hiç kozmetik ürünü üretilmiyor mu?’ demeniz işten değil. Sanki görünmez bir duvar, KOBİ’lerin bu raflara girmesine engel oluyor. Benzer durumları büyük perakende zincirlerinde de görüyorsunuz. Migros’tan Carrefour’a bu zincirlerde yerli şirketler tarafından üretilen alkolsüz içecekler bulunamıyor. Aynı şey bakkal dükkanları ve marketler için de geçerli. Hem perakende zincirlerinde hem dükkanlarda, neredeyse tamamen su, gazlı içecekler ve meyve sularında sadece dev uluslararası şirketlerin ürünleri satılıyor. Ya da, KOBİ’lerin ürünleri müşterinin gözüne çarpmayacak ancak sorarak bulabilecekleri izbe yerlerde tutuluyor. Market ve bakkal dükkanlarında içecek buzdolapları dev içecek firmalarının logolarını taşıyor. Bu buzdolapları dükkanlara ücretsiz sağlanıyor ve içine başka firmaların içeceklerin konulması engelleniyor.”

KOSGEB başta olmak üzere Devlet KOBİ’lere destek vermek için çeşitli kuruluşlar eliyle destekler veriyor. Bunlar belli bir ölçüde başarılı da. Ancak, bu desteklerde daha önemlisi, KOBİ’lerin önündeki kösteklerin kaldırılması.

“Küçük ve orta ölçekli şirketlerimizi nasıl koruyacağız?”

Murat Yülek, 04.07.2016, Dünya

Küçük ve orta ölçekli şirketler tüm dünya ülkelerinde ekonominin motoru olarak biliniyor.  Özellikle istihdam açısından. OECD tarafından yapılan araştırmalar,  KOBİ’lerin yeni istihdam oluşumuna katkısının oldukça büyük olduğunu gösteriyorlar. Bu rakam İspanya’da yüzde 85’den Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzde 60’a kadar yayılıyor.

Ancak, istihdmam kaybının da büyük kısmı KOBİ’lerden kaynaklanıyor. Yani, KOBİ’ler iyi desteklenirse istihdam kazancı artacağı gibi istihdam kaybı düşer ve net istihdam kazancı da yükselmiş olur.

Türkiye’de de (KOSGEB) diğer ülkelerde de KOBİ’leri desteklemek için çalışan kuruluşlar bulunuyor. Ancak bu tip kamu kuruluşlarının destekleri, KOBİ’lerin karşılaştığı problemlerin ortadan kaldırılması ya da hafifletilmesi için yeterli değil.

KOBİ’ler en çok pazar güçleri tarafından çıkartılan zorluklarla karşılaşıyorlar. Kamu kesiminin bu konuda koruyucu düzenleme yapması gerekiyor. Doğru düzenlemelerle KOBİ’lerin karşılaştıkları piyasa aksaklıkları ortadan kalkar ve KOBİ’leri desteklemiş oluruz.

KOBİ’lerin karşılaştıkları en önemli zorluk, pazara erişimdir. KOBİ’lerimiz öalları dünya kalitesinde üretse dahi dükkan ve perakende zincilerin raflarına giremiyorlar. Böyle olunca ömürleri kısa oluyor.

Bir kaç canlı örnek durumu daha iyi anlatacaktır.  Ülkemizde Gratis, Rossman, Watson’s gibi harcıalem kozmetik ürünleri satan perakende zincirlerinde KOBİ’lerimize ait neredeyse tek bir ürün bulunamıyor. Raflardaki tüm ürünler büyük ve uluslararası firmalardan ithal ediliyor. Raflara baktığınız zaman, ‘bu ülkede hiç kozmetik ürünü üretilmiyor mu?’ demeniz işten değil. Sanki görünmez bir duvar, KOBİ’lerin bu raflara girmsine engel oluyor.

Benzer durumları büyük perakende zincirlerinde de görüyorsunuz. Migros’tan Carrefour’a bu zincirlerde yerli şirketler tarafından üretilen alkolsüz içecekler bulunamıyor. Aynı şey bakkal dükkanları ve marketler için de geçerli. Hem perakende zincirlerinde hem dükkanlarda, neredeyse tamamen su, gazlı içecekler ve meyve sularında sadece dev uluslararası şirketlerin ürünleri satılıyor. Ya da, KOBİ’lerin ürünleri müşterinin gözüne çarpmayacak ancak sorarak bulabilecekleri izbe yerlerde tutuluyor. Market ve bakkal dükkanlarında içecek buzdolapları dev içecek firmalarının logolarını taşıyor. Bu buzdolapları dükkanlara ücretsiz sağlanıyor ve içine başka firmaların içeceklerin konulması engelleniyor.

Bunlar gibi başka ‘pazar aksaklıkları’ yerli ve küçük ölçekli firmaların büyümesini, serpilmesini ve istihdam oluşturmasını engelleniyor. Kamu kesimine düşen görev, KOSGEB’e bütçe ayırmak olduğu kadar KOBİ’lerin önüne çıkan bu tür engellerin de ortadan kaldırılmasıdır. Serbest piyasa ekonomilerinde pazar aksaklıklarının düzenlemelerle ortadan kaldırılması devletin düzenleyici rolünü gerektiriyor. KOBİ’lerin pazara erişiminin önündeki engelleri ortadan kaldıran uygun düzenlemeler kamunun KOSGEB destekleri için duyduğu bütçe ihtiyacını da düşürecektir.