Dünya ekonomisi olumlu

07.04.2014, Murat Yülek, Dünya

Geçen hafta, Nuh Grubu’nun düzenlediği Strateji Çalıştayı’nda grubun orta ve üst düzey yöneticileriyle bir araya geldik. Türkiye’nin ve bölgenin tek çatı altında en büyük kapasitelerinden birisine sahip olan Nuh Grubu, yeni Grup CEO’su Gökhan Bozkurt yönetiminde kabuk değiştiriyor. Strateji toplantısının amacı da grubun önümüzdeki dönemdeki stratejisi katılımcı bir anlayışla gözden geçirilmesi olarak belirlenmiş. Strateji Toplantısı’nda benden istenen şey dünya ve Türkiye ekonomisindeki son gelişmeleri tartışmamdı.

Türk ekonomisinin dünya ekonomisiyle entegrasyon süreci ilerledikçe, Türk şirketleri, hem büyükler hem de küçükler, dışarıdaki gelişmelerden çok daha yakından ve gecikmesiz etkileniyorlar. Bu, beraberinde fırsatlarla birlikte büyük riskleri de getiriyor.

Geçen hafta bu köşede Türk ekonomisinin seçim sonrasındaki gündemini konuşmuştuk. Kısaca özetlersek, normale doğru yönlenen TL reel değeri ihracatı tetikleyecek ama daha önemlisi ithalattaki ‘balonu’ alarak net dış talep üzerinden 2014 yılında büyümeyi olumlu etkileyecek. Şu anda piyasanın 2014 yılı büyüme beklentisi yüzde 3’ün altında.

Benim tahminim ise, net ihracatın olumlu katkısıyla, beklenmeyen bir şok ortaya çıkmazsa, iki seçim yaşanmasına rağmen bu yıl büyümenin yüzde 3’ün üzerinde çıkması. Yüzde 4’e yaklaşırsa kimseye sürpriz olmasın.

Basit bir aritmetikle, iç talep 2014 yıl toplamında hiç büyümese bile, net ihracattaki 25 milyar dolarlık bir düzelme (örneğin; Orta Vadeli Program’da hedeflenen 15 milyarlık bir ihracat artışı ile 10 milyar dolarlık ithalat düşüşü) 2014 yılında yüzde 3’lük bir büyüme manasına geliyor. Böyle bir senaryo, yılın kalan döneminde hane halkı ve şirketlerin güven seyri ve kurdaki rekabetçi kazanımların ne kadar muhafaza edileceğiyle yakından ilişkili. Bu açıdan, seçim sonrasında piyasalardaki rahatlamayla birlikte TL’nin güçlenmesi, esasında Türk ekonomisinin hayrına değil.

Gelelim Nuh Grubu toplantısında tartıştığımız 2014-2016 dünya ekonomisi resmine. Önce risk algısına bakalım. Tayland, Brezilya, Ukrayna / Kırım olayları ve tapering sürecine rağmen CDS primlerindeki nisbi yatay seyir toplam risk algısının çok da oynamadığını gösteriyor. Nitekim, yatırımcılar gelişmekte olan ülkelere geri dönüyor.

Draghi ve Abe / Kuroda para politikaları, FED bu sene tapering’i tamamlasa da yen ve avro likiditesinin piyasaya en azından 2015 sonuna kadar akacağını gösteriyor. Bu iki kaynak, FED’in, bilançosunu normale döndürme operasyonunun ters yönünde hareket edecek. 2014 ve büyük ihtimalle 2015 yılında da Amerikan Hazine kağıtlarının faizlerinin, FED politika faizlerinden bağımsız olarak yükselme riski, dolar enflasyonu beklentileri tarafından belirlenecek. Ancak Amerika’da önümüzdeki 3 yılda %1,5-2,0 bandının üzerine çıkmaması kuvvetle muhtemel.

Çin’deki yavaşlama ve problemler ve buna ilaveten diğer ülkelerdeki zayıf büyüme beklentileri emtia fiyatlarının, özellikle metallerin gevşeme olasılığını artırıyor. Bu da, Türkiye’den ABD’ye kadar bir çok ülkenin işine yarayacak bir ihtimal.

Avrupa’daki zayıf da olsa canlanma emmareleri de Türkiye’nin ihracatı açısından olumlu. Avrupa’daki bu yılki canlanma İspanya gibi çevre ülkelere de yansıyor.

Özet; Türkiye açısından 2013 zor bir yıl oldu. 2014 yılının ise, 2013 Aralık olaylarına, yıl içindeki iki seçime rağmen olumlu gidecek gibi görünüyor.

Seçim sonrası ekonomi

31.03.2013, Murat Yülek, Dünya

Ekonomi 2014 yılı ilk çeyreğinde, iç gerginlik ve dış siyasi risklere rağmen, geçen sene sonunda tahmin ettiğimiz gibi olumlu devam ediyor.

Durum kısaca şöyle:
1- Hem iç gerilimler hem de faizler sebebiyle iç talep yavaşlıyor. Bu, hem hanehalkı ve şirket güven endekslerindeki zayıflamadan rahatça görülüyor; hem de tüketici kredilerindeki yavaşlamadan. Bu olumsuz bir gelişme değil; iç talebe dayalı büyüme belli bir noktadan sonra zararlı ve riskli. Türkiye iç talebin büyümeyi ‘fazla’ tetiklemesi konusunu 2010 yılı sonrasındaki ‘normalizasyon’ sürecinde aşmayı istiyordu zaten.

2- Kamu maliyesi iyi gitmeye devam ediyor. 2014 yılı ilk iki ayda 12 milyar TL’lik faiz dışı fazla sağlandı. Bunun sayesinde, ilk ayda bütçe 3,5 milyar TL fazla verdi. Bu rakamlar 2013 kadar olmasa da oldukça iyi.

3- İhracat kurun etkisi ve dış piyasalardaki canlanmayla birlikte canlanıyor. Baz etkisinin menfi çalışmasına rağmen Kasım ayından beri ihracat büyüme hızı iyi. İthalat, ise kur ve iç taleple birlikte yavaşlıyor. Bu durumda, geçen sene sonlarında söylediğimiz gibi dış ticarette bu sene iyileşme göreceğiz. Bu da cari açığa olumlu yansıyacak. İstenmeden de olsa, geçen sene ikinci yarıdan itibaren TL’nin reel değerinin aşırı değerliden normale doğru yönelmesi bu olumlu tabloyu ortaya çıkartıyor.

4- Güçlenen ihracat, yavaşlayan iç talebin şirketler üzerindeki menfi etkisini hafifletiyor. Ancak yine de, işsizlik rakamlarında nisbi kötüleşmenin de gösterdiği gibi şirketler zorlu bir dönemden geçecek.
5- Bunlara karşılık şirketler kesimi üzerinde faiz ve kurların menfi baskısı var. Özellikle bilançolarında açık pozisyonu olan şirketler zorlu bir uyum sürecinden geçiyor. Siyasi gerilimler talep ve belirsizlik kanallarından şirketlere ilave baskı faktörü oluşturuyor.

6- Bankalar da bir taraftan faiz maliyeti artışlarını kredilere yansıtmak zorunda kalırken diğer taraftan iç talebin etkisiyle yavaşlayan tüketici kredileri ve işletmek kredilerinin etkilerini bertaraf etmeye çalışıyor.

7- Enflasyon ise yüzde 7’ler civarından Haziran’a kadar bir miktar artabilir; ancak ardından hem baz hem kurlardaki muhtemel gevşemeyle düşmeye başlayacak.

Derecelendirme kuruluşları şu sıralarda siyasi gerilimden doğan risklere ve ekonomide bekledikleri yavaşlamanın şirketlere olan etkisi üzerinde yoğunlaşıyorlar. Risklere yoğunlaşma konusunda haksız değiller belki ama risklerin olası etkilerini abartıyor olabilirler. Son yıllarda Türkiye ekonomisinin geldiği olgunluk seviyesi geçtiğimiz aylarda şiddetli iç ve dış faktörler (ekonomik ve siyasi) tarafından sınandı ve Türk makroekonomisi bu ‘tabii stres testlerinden’ başarıyla çıktı ve direncini gösterdi.

Öte yandan, Merkez Bankası’nın geçen hafta açıkladığı, munzam karşılıklara faiz uygulaması olasılığı, sınırlı da olsa, banka bilançolarına olumlu etki yapacak ve muhtemelen kredi faizlerinde iyileşmelere sebep olacak. Nitekim piyasalarda bu kararı oldukça olumlu karşıladı. Senenin kalan kısmında iç siyasetteki gerilim düşerse bu da hem faizlere hem de ekonomik aktiviteye olumlu etki yapacak.

Reel kur, ihracat hacmi ve sanayi üretimi

24.03.2014, Murat Yülek, Dünya

Geçen sene ortalarından itibaren, kurlar iç ve dış siyasi sebeplerle yükselişe geçti. Yani TL nominal olarak değer kaybetti. Bu nominal değer kaybı reel kurlara da yansıyınca reel kurlar da değer kaybetti. Ancak bu değer kaybı, TL zaten aşırı değerli olduğu için ‘normale dönüş’ manasına geliyor.

12222

Normal (ya da literatürdeki tabiriyle ‘temel’) değerin ne olabileceği üzerinde geçen yıl Ağustos ayında bu köşede bazı hesaplar yapılmıştı. Bugün şu kadarını (tekrar) söyleyelim ki, Türk lirasının en azından bugünkü reel değerini orta uzun vadede korumamız gerekiyor. Bunu yapabilirsek, orta vadede cari dengenin sürdürülebilir hale gelmesiyle ilgili ilk ve en önemli faktörlerden birisini sağlamış olacağız.
Peki, reel kurun ‘normale’ doğru yönlenmesi reel ekonomi ve dış ticarette olumlu sonuçları veriyor mu? Cevap evet. Ocak ayında gelen sanayi üretimi ve dış ticaret rakamları bu görüşü kuvvetle destekliyor. Bir köşe yazısında bunu ancak grafiklerle bazen de basit korelasyon hesaplarıyla gösterebiliyoruz. Bugün grafiklerden inceleyelim.

Birinci soru: reel kurların son dönemdeki değer kaybı, Türk şirketlerinin ihracatını olumlu etkiliyor mu? Aşağıdaki grafikten takip edelim. 2011 yılının ilk yarısında reel kur yüzde 15 civarında değer kaybetmiş. Bu tür bir değer kaybının belli bir gecikmeyle ihracatta reel artışa sebep olmasın bekliyoruz. Nitekim, yaklaşık 2012 yılının s6 ay gecikmeden sonra, 2012 yılının ilk aylarından itibaren ihracat hacmi (yani uluslararası fiyat hareketlerinden arındırılmış reel ihracat) ciddi büyüme artışları (yani ihracat seviyesinden öte, ihracatın büyüme rakamlarının yükselmesi) kaydetmiş.
Aynı dönemde reel kur yavaş yavaş yükselmiş; tarihi zirvelere çıkmış. Bu da gecikmeli olarak ihracatın yıllık büyüme oranlarını düşürmüş. Öyle ki, 2013 yılında reel hacimlerde düşüş ortaya çıkmış. Bu rakamlara altın ihracatı da dahil olduğu için ihracattaki hem çıkış hem de inişler daha keskin gözüküyor.

Ardından, 2013 ortasından başlayarak TL tekrar reel değer kaybetmeye başlamış; bu da yaklaşık 6 aylık bir gecikmeyle reel ihracat büyümesini tekrar yukarı doğru itmeye başlamış.

Demek ki, bu verilere bakılırsa, reel kur kaybı ihracatçılarımızın önceki dönemde kaybettiği rekabetçi güçlerinin bir miktarını tekrar kazanmalarına yardımcı olmuş. Bu arada, Avrupa’daki zayıf da olsa canlanma emmareleri de ihracatçımıza destek olmuş olabilir.

Aşağıdaki ikinci grafik ise, reel kurlar ile, bu kez, sanayi üretimini karşılaştırıyor. Bu grafikte de, sanayi üretimindeki büyüme ile ihracat hacmindeki hacmin 2012 yılındaki seviye farkı hariç birbirine çok uyumlu hareket ettiğini gösteriyor. Geçen hafta, sanayi katma değerinin ve toplam değerinin ihracat ve toplam hasıla içinde çok önemli paya sahip olduğunu rakamlarla bahsetmiştim. Dolayısıyla bu eş-hareket pek sürpriz olmamalı.

Sanayi üretimi, iç talep, stok hareketleri ve ihracatın seyri tarafından belirleniyor. Bazı dönemlerde, 2012 yılının büyük kısmında olduğu gibi, sanayi üretimi ile ihracat arasındaki ‘makas’ açılabiliyor. Ancak bazı dönemlerde de bu iki seri birbirine çok yakın hareket edebiliyor. Son ayları böyle yorumlayabiliriz. İç talep gerilerken, reel kur ve dış pazardaki nisbi canlanma ihracatı, ihracat da sanayi üretimini tetikleyebiliyor.

Sanayi sektörü ve ihracatımız: Bazı rakamlar

17.03.2014, Murat Yülek, Dünya

2014 yılı Ocak ayı sanayi üretimi rakamları neredeyse harika. Hele hem Türkiye hem de çevre ülkelerdeki siyasi ve sosyal gelişmelerin menfi etkisi dikkate alınınca. İlk baştan söyleyelim; bu yükseliş büyük ölçüde, kur ve dış pazarlardaki nisbi canlanma sayesinde ihracatın canlanmasından kaynaklanıyor. İhracat kurun etkisiyle önümüzdeki aylarda olumlu bir trend kırılması yaşamaya devam edecek; bu da ya sanayi üretiminin aynı kırılmayı yaşaması ya da belli aylarda sanayi üretiminde sıçramalar olmasına sebep olacak gibi görünüyor. Ancak, reel kur yeniden enflasyon farklarından dolayı değer kazanmaya devam ederse bu hikaye de 2011 sonrası gibi sonuçlanabilir.

Bu hafta, 2013 yılındaki sanayi sektörü rakamlarına ‘sistemik’ olarak bakalım. ‘Sistemik’ kelimesinden kasıt, ısı mühendislerinin yaptığı gibi, ‘sistemi’ tanımlayıp giriş çıkışları belirlemek.

Sanayi sektörü, yurt içi ve dışından girdileri ‘sisteminin içine alıyor,’ bunları sektördeki emek ve sermaye gücüyle birleştirerek ‘sanayi katma değerini’ üretiyor. Biliyorsunuz, ‘katma değer’ şirketin (ya da şirketlerin toplulaştırıldığı sektör ya da ülkenin) kullandığı emek ve ürettiği kârının toplamı manasına geliyor. Katma değer aynı zamanda, toplam üretilen ekonomik değer (ciro olarak düşünün) ile şirket (ya da sektör) dışı tedarikçilerden sağlanan girdilerin değeri arasındaki farka da eşit. Sanayi sektörü, tedarik ettiği girdiler ve kendi ürettiği katma değerin birleşimi olan ekonomik değerin bir kısmını ülke içinde satıyor, kalanını da ülke dışına ihraç ediyor.

İşte bu ‘sisteme’ rakamları eklersek ortaya 2013 yılı için kabaca şöyle bir resim çıkıyor: Türkiye’nin 2013 yılındaki toplam ithalatının (252 milyar dolar) 180 milyar dolar civarındaki kısmı sanayi girdisi idi (yatırım malları, enerji, ham ve ara mallar.) Burada varsayımımız, toplam 55 milyar dolarlık enerji ithalatının 25-30 milyar dolarlık kısmının sanayi tarafından kullanıldığı.

Bu dış girdiler üzerinden (iç girdileri hesaba katmıyorum) sanayi sektörü geçen sene yaklaşık 225 milyar dolar değerinde katma değer üretti. Yani, kabaca 830 milyar dolar seviyesinde gelecek olan 2013 GSYH’sının yüzde 27 civarı sanayi katma değerinden oluştu.

2013 yılında sanayi sektörü böylece toplam 405 milyar dolarlık ekonomik değer üretti. Bu ekonomik değerin 124 milyar dolarlık kısmı (yani toplam ihracatın yaklaşık yüzde 82’si) yurtdışına ihraç edildi. Yani, sanayi katma değerinin yüzde 55’i, sanayi sektörü tarafından üretilen ekonomik değerin ise yüzde 30’u Türkiye’ye döviz kazandıran ihracat ürünleri olarak yurtdışına sevk edildi.

Bu iki rakam önemli. Tekrar edelim; sanayi şirketlerinin ürettiği katma değerinin yarısından fazlası ihracata dönüştü. İthal edilen girdileri de katarsak sektörün ürettiği toplam değerin üçte biri ihraç edildi. Zira, ihracatımızın çok büyük kısmı sanayi ürünlerinden oluşuyor.

Sanayi sektörünün önemi ihracat alanında oynadığı bu rolden kaynaklanıyor. Sanayi, dış dünyanın tüketimini, Türkiye’de istihdam ve döviz kaynağına tercüme eden bir sektör.

Ocak ayı ihracat rakamlarını, sanayi üretim endeksleri ve reel kur üzerinden haftaya inceleyeceğiz.

Абдул-Хамид (“DUNYA”, Турция)

16.03.2014, Murat Yulek, inosmi (10.03.2014 Dünya, Abdülhamid başlıklı yazının Rusça tercümesi)

Индустриализация была на повестке дня Османской империи начиная с XIX века. Как только усилия по обеспечению политического единства и индустриализации, которые были начаты нами практически одновременно с Японией (одной из важнейших «поздно» развивающихся стран), потерпели провал, процесс индустриализации остановился, а империя пала.

Султан Абдул-Хамид II, который в учебниках истории представлен «деспотичным, тираничным диктатором» и «параноидальным султаном», в 1876 году взошел на османский престол, а в 1908 году — сошел с трона. А точнее, его «спустили». Это свержение обошлось Османской империи очень дорого.

В течение 30 лет Абдул-Хамид II, с одной стороны, экономически пытался удержать империю с опустошенной казной на ногах, с другой — занимался ее техническим и технологическим преобразованием, стремясь сохранить многофакторную империю единым целым.

Но еще более важно то, что для того, чтобы поднять промышленность страны и познакомить империю с технологиями, он осуществил бесчисленное множество проектов. Как по экономическим, так и по военным причинам султан Абдул-Хамид II снабдил империю железными дорогами. Часть созданной им железнодорожной сети длиной в 3 тысячи километров составляла 30% сети нашей страны до тех пор, пока в течение последнего десятилетия не началось строительство инфраструктуры скоростных поездов.

В эти же годы мировая экономика проходила этап важных трансформаций. В это время менялся силовой баланс всего мира, и Османская империя пыталась под управлением Абдул-Хамида II найти свое место в этом новом мире. Для этого было необходимо восстановить и усилить экономику, а также выстроить систему сложных политических отношений с сильными политическими игроками на великой шахматной доске.

Германия в 1871 году завершила процесс объединения и теперь стремилась добиться от других сил доли на мировых рынках. То же самое делала в те годы Италия. Промышленная революция в Великобритании и Франции началась до XIX столетия, но в XIX веке они уже не были одиноки в этом процессе. Германия и Америка, осознавшая значение промышленного сектора начиная с Гамильтона, стали развитыми и жаждущими экспансии странами.

Япония в эпоху Мэйдзи, где процесс индустриализации был начат после 1868 года, стремилась стать значимой силой. Так, по окончании реставрации Мэйдзи в 1905 году Япония заставила Россию, тяготевшую к расширению в этом регионе, испытать горький вкус поражения. В мире это столкновение комментировалось как первая за многие столетия «победа восточной силы над западной». Обе силы были восточными, но эта война показала, что Япония успешно провела экономические, военные и институциональные преобразования.

Японские предприниматели и студенты, отправляемые в западные страны для обучения, возвращались в свою страну и вместо того, чтобы заниматься политикой, они с энтузиазмом погружались в процесс реконструкции государства. Так, Осака станет «Манчестером Востока», и в текстильной промышленности, которая, наряду с такими областями, как судостроение и химическая промышленность, считалась одним из стратегически важных секторов того времени, японцы станут не импортерами, а экспортерами.

В скором времени такие развитые страны рассматриваемой эпохи, как Великобритания и Голландия, начнут выражать недовольство экспортирующими компаниями Японии, которые преуспеют в производстве дешевой промышленно-текстильной продукции и станут наводнять ею рынки западной Европы. Европейская промышленность окажется в сложной ситуации.
В начале 1870-х годов султан Абдул-Хамид II был во главе большой, но слабой и объявленной банкротом империи. Наблюдалось недостаточное развитие человеческой и материальной инфраструктуры, образовательная система была особенно неэффективной в области подготовки технических кадров. Страна пыталась осуществить реформы, похожие на японскую модернизацию.

Но, по сравнению с Токио, Стамбул был более политизированной столицей. На востоке страны, Балканах, в Палестине набирали силу территориальные претензии среди армян, болгар, сионистов, которые в скором времени сплотятся в Вене.

Но ситуация ухудшалась еще больше в связи с хаосом во внутренней политике Османской империи. После неудачного покушения на Абдул-Хамида II, организованного армянской организацией «Дашнакцутюн», сепаратистским требованиям которой султан противостоял, Тевфик Фикрет написал стихотворение, воспевающее террористов. Полагаю, это наглядно демонстрирует замешательство, царившее во внутренней политике того времени.

В результате в 1908 году султан Абдул-Хамид II будет свергнут с престола. В дальнейшем надежды на индустриализацию не оправдаются, и империю ждет полный коллапс.

Спустя четыре года в ходе Балканской войны, в которую империя вступит под руководством партии «Единение и прогресс», будут потеряны все балканские территории страны. Количество жертв среди убитых или мигрировавших в Анатолию турок и мусульман составит миллионы. В 1914 году власти совершат еще одну непоправимую ошибку, втянув империю в войну на стороне Германии. В результате будут утрачены и другие оставшиеся земли. Восстановление практически всей Анатолии станет возможным только после национально-освободительной войны.

Назыр (Бакан) Рыза Тевфик, бывший член партии «Единение и прогресс», один из крупнейших противников Абдул-Хамида II в период его правления, после смерти султана напишет стихотворение, которое характеризует рассматриваемый период так:

Где ты, великий мой Султан Хамид Хан?
Дойдет ли мой стон до твоих вершин?
От вечного сна пробудись в один миг,
Проснись и взгляни на грехи неблагодарных.
Когда история вспомнит твое имя,
Она, непременно, оправдает тебя, о великий Султан.
Это мы, те, кто бессовестно порочил тебя,
Самого одаренного Падишаха столетия.
«Падишах жесток и безумен», — говорили мы,
«Нужна революция», — говорили мы,
Все, что скажет дьявол,
«Так и есть», — говорили мы.
Мы делали все, чтобы поднять мятеж.
Обезумел не ты, а только мы,
На гнилую нитку нанизали мы наши мечты.
Мы не только безумные, мы бесстыдные.
Мы оскорбили киблу наших предков (кибла — направление на Каабу в Мекке, соблюдаемое во время совершения молитвы, — прим.пер.).

Abdülhamid

10.03.2014, Murat Yülek, Dünya

Sanayileşme, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılın başından itibaren gündeminde oldu. ‘Geç’ kalkınan ülkelerin en önemlilerinden olan Japonlarla hemen hemen aynı anda başlattığımız siyasi birlik ve sanayileşme çabaları başarısız olunca hem sanayileşme durdu hem de imparatorluk çöktü.

K-12 ders kitaplarımızda ‘müstebit (baskıcı diktatör), paranoyak Sultan’ diye tanıttığımız Sultan Abdülhamid 1876 yılında tahta çıkmış ve 1908 yılında inmişti. Daha doğrusu, indirilmişti. Bu indiriliş Osmanlı İmparatorluğu’na çok pahalıya mal olmuştu.

Sultan Abdülhamid, 30 yıl boyunca bir taraftan kasası boşalmış imparatorluğu ekonomik olarak ayakta tutmaya çalışmış; onu teknik ve teknolojik olarak dönüştürmeye uğraşmış ve çok unsurlu imparatorluğu bir parça olarak devam ettirmişti.

Daha önemlisi, imparatorluğun sanayileşmesi ve teknolojiyle tanışması için sayısız proje gerçekleştirmişti. Sultan Abdülhamid hem ekonomik hem de askeri sebeplerle imparatorluğu demiryollarıyla donatmıştı. Oluşturulan ağın 3 bin km’lik kısmı, son 10 senede hızlı tren inşaatları başlatılıncaya kadar ülkemizin ağının yüzde 30’unu oluşturuyordu.

Aynı yıllar dünya ekonomisinin önemli bir dönüşümden geçtiği yıllardı. Dünyadaki güç dengesi değişirken Osmanlı İmparatorluğu da Sultan Abdülhamit yönetiminde yeni dünyada kendine bir yer edinmeye çalışıyordu. Bunun için bir taraftan ekonominin düzeltilmesi ve güçlendirmesi diğer yandan da büyük satranç oyunundaki güçlü oyuncularla ince siyasi ilişkilerin yürütülmesi gerekiyordu.

Almanya 1871’de birliğini tamamlamış artık diğer güçlerden dünya pazarlarında pay istiyordu. İtalya da aynı yıllarda aynı şeyi yaptı. 19. yüzyıl öncesinde sanayi devrimini yaşamaya başlayan İngiltere ve Fransa 19. yüzyılda artık yalnız değildi. Almanya ve Hamilton’dan beri sanayi sektörünün önemini anlamış olan Amerika artık sanayileşmiş ve yayılmak isteyen ülkelerdi.

1868’den sonra sanayileşme sürecini başlatan Meiji Japonya’sı da önemli bir güç olmaya çalışıyordu. Nitekim, Meiji restorasyonunun sonunda, 1905 yılında aynı coğrafyada genişlemeye çalışan Rusya’ya büyük bir yenilgi tattırdı. Bu yenilgi, dünyada yüzyıllardır ilk defa ‘doğulu bir güç batılı bir gücü yendi’ diye yorumlandı. İkisi de doğuluydu ama bu zafer Japonya’nın ekonomik, askeri ve kurumsal dönüşümünü sağladığını gösteriyordu.

Japon iş adamları ve batı ülkelerine eğitim için gönderilen Japon öğrenciler ülkelerine dönmüşler ve siyasetle uğraşmak yerine ülkelerini kalkındırma sevdasına düşmüşlerdi. Örneğin, Osaka doğunun Manchester’i olacak, Japonlar o dönemin çelik gemiler (tersanecilik), kimya gibi sektörlerle birlikte en stratejik sektörü sayılan tekstilde ithalatçı değil ihracatçı olacaklardı.

Nitekim, kısa sürede İngiltere ve Hollanda gibi dönemin gelişmiş ülkeleri mal satmak için zorla ticarete açtıkları Japonya’nın ihracatçı şirketlerinden şikayet etmeye başlayacaklardı: Japon şirketleri ucuz sınai tekstil ürünlerini üretmeyi başarmış ve batı Avrupa pazarlarına bu ürünleri yağdırmaya başlamışlardı. Avrupa sanayisi zor durumdaydı. Sultan Abdülhamid 1870’lerin başında ifl as ilan etmiş büyük ama güçsüz bir imparatorluğun başındaydı. Ülkenin beşeri ve fiziki altyapısı yetersizdi. Eğitim sistemi özellikle teknik eleman yetiştirmede yetersizdi. Japonya benzeri bir dönüşümü gerçekleştirmeye çalışıyordu.

Ancak İstanbul, Tokyo’dan daha politize bir başkentti. Doğu’da Ermeni’lerin Balkan’larda Bulgar ve diğer Osmanlı topluluklarının, Filistin’de ise yakın zamanda Viyana’da toplanan Siyonist’lerin toprak talepleri vardı.

Ancak daha kötüsü, Osmanlı’da iç siyasetin karışıklığıydı. Toprak taleplerine direndiği Ermeni Taşnak teşkilatı tarafından Abdülhamid’e yapılan başarısız suikast denemesinden sonra Tevfik Fikret’in suikastçıları öven bir şiir yazması o dönem siyasetindeki kafa karışıklığını gösteren bir vesika olsa gerek.

Sonuçta 1908’de Sultan Abdülhamid ‘hal’ edildi. Bundan sonra, sanayileşme bir başka bahara kaldığı gibi imparatorluk tamamen çöktü.

Dört sene sonra, İttihat ve Terakki yönetimi altında girilen 1912 Balkan Savaşı’nda İmparatorluğun Balkanlardaki tüm toprakları kaybedildi. Milyonlarca Türk ve Müslüman ya katledildi ya da Anadolu’ya göçtü. 1914’de, o dönemki karar alıcılar imparatorluğu Almanya yanında savaşa sokma hatasını yaptı. Sonuçta, kalan topraklar da kaybedildi. Anadolu’nun neredeyse tamamı da ancak Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurtarılabildi.

Sultan Abdülhamid’in, Sultan olduğu dönemde en büyük karşıtlarından olan eski İttihatçı Nazır (Bakan) Rıza Tevfik’in onun ölümünden sonra yazdığı şiir durumu özetliyordu:

Nerdesin şevketlim,
Sultan Hamid Han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günahına.
Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca
Sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî Padişâhına.
“Pâdişah hem zâlim, hem deli” dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz “beli” dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına.
Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.

İşadamları çocuklarını nasıl yetiştirmeli?

03.03.2014, Murat Yülek, Dünya

Ülkelerin ekonomik kaderi o ülke şirketlerinin kaderi ile iç içedir. Şirketleri ‘güçlü’ olan ülkelerin ekonomilerinin ‘zayıf’ olması; şirketleri ‘zayıf’ olan ülkelerin ekonomilerinin ‘güçlü’ olması pek de mümkün değildir. Ekonomilerin güçlerinin devam etmesi de müteşebbislik ve müteşebbislerin kuracakları yeni ve yenilikçi şirketler kadar mevcut şirketlerin sürdürülebilirlikleri ile doğrudan ilişkilidir. Şirketler müteşebbisler tarafından kuruluyor. Hemen hemen tüm ülkelerde, kurulan şirketlerin ciddi bir kısmı birkaç sene içinde batıyor. Bir kısmı ise daha uzun yaşıyor ancak ömrü 1. nesil ile sınırlı kalıyor. Türkiye gibi ülkelerde, şirketin 1. nesilden sonra devam etmesi 2. nesle geçmesiyle mümkün zira aile şirketlerinin borsaya açılması ya da daha kurumsal firmalara satılması gibi kanallar Türkiye’de henüz yeterli hacme sahip değil. Demek ki, aile şirketleri açısından 2. nesli iyi ‘yetiştirmek’ kurdukları şirketin devam ettirilebilmesi açısından hayati. Peki işadamları 2. nesilleri nasıl yetiştirmeli? Öncelikle, araştırmaların ortaya koyduğu temel bir bulguyu paylaşalım: ‘öğrenmenin’ büyük kısmı (bazılarına göre %70’den fazlası) ‘enformel’ kaynaklıdır; ‘formel’ değil. Formel eğitimden kasıt, okul veya benzeri eğitim kurumlarında elde edilen resmi eğitim faaliyetlerinden sağlanan öğrenme çıktılarıdır. ‘Enformel’ öğrenim ise, küçüklüğünüzde anneannenizden duyduğunuz masallardan tutun, internette gezinmelerinizden, arkadaşlarınızla sohbetlerinizden ve en önemlisi staj ve iş ortamında öğrendiklerinizden kaynaklanıyor. Enformel eğitimin önemini öyle veya böyle kavradıklarından olsa gerek, bazı işadamları çocuklarını, daha küçük yaşlardan itibaren yaz stajlarına gönderir; ancak, kendi şirketlerinden önce arkadaşlarının şirketlerine. Amaçları çocuklarını ‘korumalı’ ortamlardan uzaklaştırılarak gerçek dünyaya sokmaktır. Zira bu da enformel öğrenimin bir parçasıdır. Ancak, 2. nesillerin ‘yetiştirilmesi,’ hikmetli de olsa babadan kalma yöntemlerden öteye geçmesi gerekiyor. Günümüzde üniversite eğitimi, profesyonel bir kariyer için neredeyse ‘mecburi’ hale geldi. İşadamlarımızın büyük kısmı da çocuklarının üniversite eğitimi görmesini istiyor. Gel gör ki, üniversite eğitimi, bir ‘sinyal etkisi’ sağlasa da, gençleri işe ve iş dünyasına hazır hale getirmede yetersiz kalıyor. Yani, iş adamlarının çocuklarını ikinci nesil şirket ortağı veya yöneticisi olarak yetiştirmesi için, üniversite eğitimlerini, formel ve enformel diğer eğitim unsurlarıyla tümlemesi gerekiyor. Bu tür bir tümlemenin ana unsurları şunlar olabilir:

• Kısa/uzun, resmi gayriresmi stajlar: iki-üç haftalık olanlar dahil çocuğunuzun sigortacılıktan bankacılığa, perakendeden üretime değişik iş sahalarını görecekleri staj fırsatları üretin. Bir sigorta prim hesabının nasıl yapıldığını, banka kredi müşterisinin moralite kontrolünün nasıl yapıldığını görmesi ikinci nesil iş adamının profesyonel hayatında kritik anlarda faydalar sağlayabilir.

• Dil yetenekleri: Eğitim sistemimizde, gramer öğretmeye çalışırken, yabancı dillerde günlük konuşmaları yap mayı dahi gençlerimize öğretemiyoruz. Bugünün dünyasında en azından İngilizceyi bilmeyen bir işadamının dünyayı takip etmesi ve diğer pazarları tanıması mümkün değil.

• Yurtdışı tecrübesi: Eğer imkanınız varsa, çocuklarınıza yurtdışında yüksek lisans, Erasmus öğrenciliği, work&travel, staj yapmalarını veya daha iyisi iş tecrübesi kazanmasını saplayın. Dünya pazarları Türkiye’den çok daha büyük.

• İş tecrübesi: Kendi işinizde çalışmadan önce çocuğunuzun özellikle kurumsallaşmış şirketlerde iş tecrübesi kazanmasını sağlayın.

• Çocuklarınızın aile değerlerinizi kazanmasını, diğer aile bireyleriyle ‘takım çalışması’ yapmasını sağlayın.

Gelecek haftalarda devam edeceğim.

Osman Gazi ve meritokrasi

24.02.2014, Murat YÜLEK, DÜNYA

İşletme yönetimiyle kamu yönetimi temelde birbirine yakın sahalardır. İnsanın yönetimine dayanan temel prensipler her ikisinde de aynıdır. Bu köşede daha önce de kamu yönetimi ve askeri yönetim ilkeleri işletme yönetimi arasındaki paralellikler konu edilmişti.

Devletlerin uzun ömürlü olması önemlidir. Şirketlerin uzun ömürlü olması da. Bir devletin ya da şirketin ömrünü uzun tutmak için ne yapmak gerekir? Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en uzun yaşayan devlet yapılarından biri olduğuna göre bu tecrübeden öğrenecek şeyler olabilir mi?

Şehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Coşkun Çakır, İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde verdiği bir derste, Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun yaşamasının en önemli sebebinin ‘meritokrasi’ olduğunu söylemişti. Eğer bu doğruysa, yönetici ve çalışanların liyakata dayalı seçilmesi ve atanması şirket sahiplerinin ve kamu üst düzey yöneticilerinin en önemli görevlerinden olsa gerek.

Osmanlı’ya büyük devlet yapısını getiren Fatih Sultan Mehmet ya da diğer imparatorlardan önce Osmanlı’nın kodlarına liyakat ilkesini sokan kişinin Osman Gazi olması muhtemel. Peki, Osman Gazi meritokrasiye dayalı bir idare kurması gerektiğini nereden biliyordu?

Osman Gazi bir ‘Gazi’ idi. Tarihçi Doç. Dr. Bülent Arı, hocası Halil İnalcık’ın çalışmaları doğrultusunda, Gazi’yi ‘Allah yolunda savaşan bir savaşçı’ olarak tanımlıyor. Arı, Türk geleneğinde Gazi’lere ‘Alp’ (Konur Alp, Turgut Alp gibi;Konurka ya da Turgut Eli bazı kasaba isimleri bu Gazi’lere dayanarak konulmuş) denildiğinin de altını çiziyor.

Osman Gazi ve yoldaşları olan Gazi / Alp’lerin mesleği ‘savaşçılıktı.’ Savaşı kazanmanın en temel gerekliliği, ‘yoldaşını’ / ‘takımını’ doğru seçmekti. Osman Gazi’nin, savaş takımına, birisini eşi dostu, tanıdığı olduğu için dahil etme lüksü olamazdı. Osman Gazi, hazırlık yaptığı bir savaşta, karşı tarafın takımını, silahlarını, konumunu da düşünerek kendi takımını elindeki en güçlü, ‘en liyakatli’ insanlardan oluşturmak zorundaydı.

‘Güven’ unsuru bu seçimde mutlaka önemli karar kriterlerindendi. Ancak yeterli değildi. Savaşçılığı zayıf olan ama güvenilir bir insanın, savaşta Osman Gazi’nin ekibinde yeri olamazdı. Karşı taraftan daha zayıf bir takım oluşturmak savaşı kaybetmek bir yana büyük ihtimalle hayatını ve belki de sonrasında ailesini de kaybetmek manasına gelirdi. ‘Güvenilir olup’ iyi savaşçı olmayan olan bir kişi, ‘torpili’ kim olursa olsun savaş dışı sorumluluk alanlarında değerlendirilmek zorundaydı. Buna karşılık, güven / sadakat özelliğinin de önemli hatta hayati olduğunu, Yıldırım Beyazıt, Timur ile savaşında yanındaki Türkmen beylerinin savaşın kritik anında Timur’un tarafına geçtiğinde öğrenmiş olmalı.

Dünyanın en uzun yaşayan imparatorluklarından birini kuran Osman Gazi eliyle meritokrasi / liyakat ilkesi imparatorluğun kodlarına işte bu tecrübe sayesinde tabii olarak girmiş olmalı. Osmanlı bu ilkeye sadık kaldıkça yükseldi. Bu ilkeden uzaklaştıkça çöktü.

Bu basit prensibi futbol takımlarının teknik direktörleri de iyi bilir. On birer kişilik iki takım sahaya çıkıp kronometre işlemeye başladığı zaman, sonucu belirleyecek tek veya bazen en önemli faktörün takımı doğru kişilerden kurmaktan geçtiğini fark etmek zor olmasa gerek.

Gerçek dünyada ise takım oluşturma sürecinde bazı diğer faktörler, eş dost ilişkileri, ‘torpil’ gibi faktörler devreye giriyor. Takımınızın kazanmasını istiyorsanız siz siz olun, ekibinizi doğru prensiplerle kurun.

Dönüşüm

16.02.2014, Murat Yülek, Zaman

Dört senedir zevkle yer aldığım bu köşede bir Japonya dönüşü son defa yazıyorum. Amerikalıların ‘kovayı doldurmadan boşaltamazsın’ sözü doğruysa, artık biraz dinlenme vakti.

Son dört senede siz değerli okuyuculardan gelen, çoğuna maalesef cevap yazamadığım benim açımdan çok öğretici olan yorumlarınız ve gösterdiğiniz yakın ilgi ve desteğe teşekkür etmek boynumun borcu. Özellikle lisans öğrencilerine. Bununla birlikte, işadamları ve bürokratlara (bunların bir kısmı lisansüstü öğrencileriydi aynı zamanda) teşekkür etmem gerekiyor. Unutmamam gereken başka kişiler de var: başta Ekonomi Editörü Turhan Bozkurt olmak üzere Zaman’ın yönetici ve teknik ekibi. Ekonomi bölümünden Yetkin Bilgin’i çok yordum ve onlardan çok şey öğrendim.

Gelelim son yazıya: biraz ‘Japonya’ ve biraz da Japonya ile de ilintili olarak son üç senenin özeti uygun olur diye düşündüm.

Japon mucizesinden ne öğrenebiliriz?

Japonya üzerine bu köşede çok satır yazıldı. Bugünün konusu ‘Japon mucizesi’ olsun. Japonya’nın 1868 sonrasındaki yaklaşık 40 yıllık kalkınması ve bir de 1952 sonrası yaklaşık 20 yıllık dönemde başardıklarını büyük bir başarı olarak niteleyebiliriz. Ama daha önemlisi, bu mucizenin tesadüfi olmadığını fark etmek olsa gerek; kamu ve özel sektör aktörleri ile halkın birlikte çalıştığı, ‘akıllı’ alın teri döktüğü bir süreç. Türkiye ve gelişmekte olan ülkelere de örnek olması gereken tarafları çok.

Bu üç aktör ne yaptı da ortaya bu ‘mucize’ çıktı?

Japonya’da kamu kesimi, ekonomi politikalarının tasarımı ve uygulamasında, ekonomik kalkınmayı ve kendi deyimleriyle ‘Batı’yı yakalamayı’ temel eksen olarak belirledi. Chalmers Johnson’ın deyimiyle, Japon devleti ‘kalkınmacı devlet’ idi. Sanayileşmenin ilk evrelerinde, özel sektör yetersiz olduğu için devlet çok sayıda işletme de kurdu. Önce tekstil sonra da ağır sanayi (çelik, kimya) alanlarında. Bunların neredeyse tamamı sonradan özel sektöre devredildi. Devirler sırasında eş-dost ilişkileri de olmadı değil. Ancak bu devlet işletmeleri ilk dönem sanayi yöneticisi ve çalışan sınıflarının oluşmasında önemli rol oynadı.

Japon özel sektör ithalatçı değil üretici olmayı temel aldı. Yolunuz Osaka’ya düşerse, ‘Meydan Okuma ve Yenilikçi Müteşebbislik Müzesi’nde’ Japonların neredeyse kahraman olarak gördüğü ilk nesil sanayici müteşebbisleri inceleyin. Osaka’nın, bu kendi kendilerini yetiştiren sanayiciler tarafından 19. yüzyılda Meiji Restorasyonu sırasında bir sanayi kentine nasıl dönüştüğünü anlarken bugünkü Japonya’nın temellerini de fark edeceksiniz.

Örneğin Yamanobe Takea Manchester’da çalışarak elde ettiği bilgi ve tecrübeyi, İngiliz tekstil ürünlerini Japonya’ya ithal etmekte değil, Osaka’da tekstil sanayiini kurarak kenti ‘Japonya’nın Manchester’ı’ yapmak için kullandı. Inabata Katsukuro ve Kikuchi Kyoro ve diğer öncü sanayiciler de öyle. Ito Chubei, Iwai Katsujio gibi işadamları ise Japonya’da üretilen malların Batı ülkelerine ihraç edilebilmesini sağlayacak deniz nakliyat şirketlerini kurarak ‘yabancı şirketlerin tekelini kırmayı’ amaçladılar. Ataka Yakichi, aynı amaçla Hong Kong’a yerleşti. Örnekleri uzatmak mümkün; mesaj ise açık Japonya’da daha 19. yüzyılda üretmek ve ihraç etmeyi amaçlayan ‘self-made’ sanayiciler ve işadamları yetişti. Meiji döneminde Japonlar Avrupa ülkelerine çok sayıda öğrenci göndermişlerdi. Bunlar Japonya’ya dönüşte iddialı kalkınma sürecinin parçası oldular. Hatırlayalım, Osmanlı da 19. yüzyıldan itibaren Batı’ya öğrenci göndermişti. Sonuçları farklı olmuş demek ki.

Japon halk ise çalışkan, hakka riayet eden, eğitime önem veren, toplumsal kurallara ve diğerlerinin haklarına saygı gösteren, delice tüketmek yerine tasarruf etmeyi temel alan ve ‘nazik’ insanlardan oluşuyordu. Biraz idealize mi ediyoruz? Belki ama muhtemelen gerçek resim büyük ölçüde böyleydi. 19. yüzyılda kurulan Kyoto gibi üniversiteler de halkın eğitimi yoluyla Japon kalkınmasının önemli bir aktörü oldular.

Bu üç faktörün bir araya gelmesi, engelleyici, menfi şartlara rağmen Japon ‘mucizesini’ ortaya çıkardı.

Türkiye ve geleceği

Üç senedir bu köşede yazılanların arasında, güncel ekonomik konuları bir tarafa bırakırsak, büyük ağırlık Türk ekonomisinin üretici ve rekabetçi yapısının gelişmesinin gerekliliği ve bunun nasıl olabileceği ile ilgiliydi. Bugünkü Japonya örneği gibi, özellikle Doğu Asya’dan çok bahsedilmesinin sebebi de buna benzer dönüşümleri kısa sürelere sığdırmış ve istikrarlı bir büyüme/kalkınma süreci yaşamış ülkelerin ilginç örneklerinin bu coğrafyada yoğunlaşmış olmasındandı. Ama, Baltık ülkeleri es geçilse de Hamilton Amerika’sından Almanya ve İsviçre’ye kadar Batı ekonomilerinin kalkınma süreçlerinden de bahsedilmedi değil.

Bir özet yapacak olsak Türkiye’nin önündeki ‘optimal ekonomi politikası haritası’ esasında oldukça net.

Kısa dönemde sanayicilerin uluslararası rekabetçi güçlerini yaralayan arızi unsurları olabildiğince ortadan kaldırmalıyız. Bunların başında değerli kur, yüksek enerji maliyetleri ve zayıf iş yapma ortamı geliyor. Mali disiplini devam ettirmeli, tasarrufların düşmesini engellemeliyiz.

En önemlisi, şişen cari açığı, derecelendirme kuruluşlarına mazeret vermeden, kısa dönemde olabildiğince düşürmeliyiz. Bu sıkıcı konuyu 2005 yılından Dünya Gazetesi, 2010 yılından beri de Zaman Gazetesi’nde sıkılmadan yazmaya devam ettim. Kısa ve uzun dönemde en yakından takip etmemiz gereken makroekonomik göstergeler iki değil üç tanedir: birincisi ve en önemlisi cari açık (ve GSYH’ya oranı); ikincisi büyüme; üçüncüsü de enflasyondur. Bunlara tabii olarak dördüncüsü olan bütçe dengesini de ekleyebilirsiniz.

Uzun dönemdeki ekonomi politikası haritamızın üzerine ise tek bir kelime yazılmalıdır: “Dönüşüm.” Dönüşüm, yani ‘yapısal dönüşüm,’ Türkiye’yi üreten ve ürettiğini dünya pazarlarında satabilen, yenilikçi, teknolojik, katma değerli, markalı bir yapıya dönüşmesi manasına geliyor. Bunda kamunun rolü ve önemi büyük ama en az o kadar önemlisi özel sektör.

Bugünün kaliteli ihracatçıları (Almanya, Japonya, G.Kore, Çin, ABD, Çek Cumhuriyeti) bir manada birer ‘mühendislik toplumlarıdır’. ‘Mühendislik toplumları’ ithalatçı/tüketici toplumların aksine ‘tasarlayabilen’ ve üretebilen toplumlar. Bu toplumların özel sektörü ‘teknolojiye yatırım yaparak para kazanabileceğini’ kavramış, değer zincirleri üzerinde doğru noktalarda yer almış, Ar-Ge yapan, patent alan şirketler ve ‘sanayicilerden’ oluşuyor. Bizim özel sektörümüze örnek olması gereken bu oyuncular, marka oluşturabiliyor, ihracat pazarlarında markalarını oturtabiliyor, küresel tedarik zincirlerini kurabiliyor ya da içinde yer alabiliyor ve bu pazarlarda dağıtım kanallarına hakim olabiliyorlar. Bize de lazım olan, yerli olup küresel düşünen böyle bir özel sektör yapısı.

Dönüşüm bu yönlere olmalı. Bu tür bir dönüşüm, kurumlarıyla, eğitim sistemiyle, devlet yapısı ve süreçleriyle ve en önemlisi insanıyla çok geniş bir yelpazeyi ve zorlu ancak başarılması mümkün bir süreci kapsıyor.

Türk ekonomisi test ediliyor

10.02.2014, Murat Yülek, Dünya

Türk ekonomisi 2013 yılında ciddi testlerden geçti. 2014 yılında da test devam ediyor. Ne tür testler? Öncelikle, hem içeriden hem de dışarıdan gelen testlerle karşılaştı Türk ekonomisi. Dahası, ekonomimizi hem siyasi hem de ekonomik faktörler test etti. Ayrıca, dış piyasalarda hemen hemen bütün önemli gelişmekte olan ekonomilerin sallandığı ve salgın riskinin yayıldığı bir dönemde yaşıyoruz.

Bu Türk ekonomisinin direncinin test edildiği ilk tecrübe değil. Türk ekonomisi 2007-2008 yıllarından sonra küresel bazdaki risklerle test edildi.

‘Ekonomiye cansuyu’ günlerini, ‘Türkiye 2009 yılında dış finansman krizine girer’ iddialarını hatırlayalım. 2007 öncesinde, Ak Parti kapatma davası da önemli bir testti.

Şu an yaşadığımız tatsız ama esasında faydalı bir süreç; Türk ekonomisinin direncini istemeyerek de olsa ölçmüş oluyoruz. Bir ekonominin test edilmesi ve sürekli test edileceğinin de farkında olması kötü bir şey değil.

Türkiye bu testte başarılı performans gösteriyor. TL’nin yukarı hareketi uzun süredir reel açıdan değerli olmasından kaynaklandı. Bunun Türk ekonomisi açısından faydalı olduğu kesin. Zira, aşırı değerli kur Türkiye’de cari açığın yükselmesinde önemli rol oynadı. Kurun aşırı değerlenmesinin sebebi ise yükselen uluslararası likidite hacminden Türkiye’nin aldığı paydı. Amerikan Merkez Bankası’nın bilançosunun büyümesinin yavaşlatılması ve ardından daraltma sürecine başlaması, hem Türkiye hem diğer hızlı gelişen ‘EM’ ülkeleri açısından ‘normale’ yani daha sağlıklı bir ortama dönüş manasına geliyor.

Türkiye’nin büyüme hikayesi, etrafındaki siyasi sorunlara rağmen güçlü: İ nsan kaynakları, giderek yükselen çözüm sürecinin başarıya ulaşması durumunda ortaya çıkacak potansiyel, bir kavşak noktasında, önemli pazarlara yakın olmasının beraberinde getirdiği avantajlar.

Son yıllarda kamunun eğitim, fiziki altyapı, AR-GE ve teknoloji konusundaki sayısız ve yüksek hacimli destekleri 2023 vizyonunun altını dolduran unsurlar. 2013 yılındaki başarılı maliye performansı, Ak Parti Hükümeti’nin harcama disiplinini seçim dönemlerinde de devam ettirmesinin bir sonucu.

Buna ilaveten, kamunun yenilikçi alanlara özel sektörün yatırım yapmasını sağlayan çok sayıda yeni programı (Maliye Bakanlığı’nın yenilikçi yatırım fonu kuran şirketlere sağladığı vergi avantajları, Hazine Müsteşarlığı’nın melek yatırımcı teşvikleri, Sermaye Piyasası Kurulu’nun Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı yapısına ilave olarak yeni geliştirdiği Girişim Sermayesi Yatırım Fonları yapıları, kamu tarafının son yıllarda Türkiye’yi yenilikçi reel sektöre doğru dönüştürmeye çalıştığının birer göstergesi.

Bu sonuncu (Girişim Sermayesi Yatırım Fonları- GSYF) yapı ayrı bir yazı konusu; burada şu kadarını söyleyelim: SPK bu yeni yapısıyla Portföy Yönetim Şirketleri yenilikçi şirketlere doğrudan yatırım yapan GSYF’leri de yönetebilecek.

Mevzuat yavaş yavaş oturacak ancak iyi bir başlangıç. Eğer başarılı olursa, girişim fonları yapıları Hollanda gibi ülkeler yerine Türkiye’de kurulmaya başlayabilir.

Bunlara paralel olarak Türkiye Kalkınma Ajansları eliyle bölgesel dengesizlikleri ortadan kaldırmaya ve yerel müteşebbis, proje ve insiyatifl eri yerinde inceleyen ve destekleyen yapılarla tanıştı.

Kalkınma Ajansları tecrübesinin belki de en önemli kazanımlarından birisi yerel seviyedeki ‘kalkınmacıların’ yetişmesi ve Ankara’nın bölgesel seviyede konuşabileceği teknik paydaşları oldu bana kalırsa.

Ancak Kalkınma Ajansları’nın geliştirilmesi gereken yönleri de var. Bürokrasi bunların başında geliyor.

İkincisi ise desteklerin daha çok kamu ve kar amacı gütmeyen kurumlara sağlanması. Özellikle danışmanlık çalışmalarında özel şirketlerin birikimlerinden yararlanılmıyor.

Özet şu: Tüm dünya karışık, Türkiye de karışık ve Türk ekonomisi test ediliyor. Direncin test edilmesi iyi bir şey. Türk ekonomisi bu testten başarılı geçiyor. Bu daha da iyi.

Ama en önemlisi, Türkiye’nin güçlü hikayesi devam ediyor.