Armenian resolution:Bad for Armenia, Turkey and the US

A US congressional committee “decided” that Turks committed against Armenians. It was a funny vote! It was also a demonstration of how confused congressmen could be about the basic tenets of what a democracy is; “you can vote whatever you want.” I expect the next votings of the US Congress will be among the following:

- Is there life in Mars? Yes / No
- Did the Cristopher Colombus came from the moon? Yes / No
- Was it US or Japan (or perhaps trhe Germans) who started the WWII? Yes / No

I believe, the American people, a generally educated people, should help train some of their politicians in not producing such nonsense. Because experience shows that such nonsensical behavior jeopardizes reputation of countries.

More importantly, this vote is the latest damage on Armenia (and Turkey and the USA) by the Armenian diaspora. Armenia, a quite poor and landlocked country, is since 1994 an occupation force in Azerbaijani territories of Upper Karabagh. Does that serve Armenian people in reducing their poverty? On the contrary, that aggression eternalizes poverty in Armenia, makes it an alien force in the region and does a collective bad to the region.

On 25 September 2007, that is, about three years ago, in my column at Todayszaman, a Turkish daily, I wrote an article titled “Armenian resolution:’Bad for Armenia, Turkey and the US.” Well, apparently not much has changed since then.

Here is the article and a comment in an Armenian blog on it:
http://hyelog.blogspot.com/2007/09/armenian-resolution-bad-for-armenia.html

And the French version that appeared in Nouvelles D’Armenie Magazine
http://www.armenews.com/article.php3?id_article=34857

Neden IMF?

Murat Yülek, Küresel Bakış, Dünya Gazetesi, 4 Ocak 2010

Bu, eski bir IMF çalışanının IMF karşıtı bir yazısı değil. Sadece alınan ekonomik bir kararın mantığını sorgulayan bir iktisatçının merak ifadesi.
Küresel ve tarihi boyuttaki bir finansal krizin en zor kısmı, Türkiye’de finansal açıdan hiç bir zarar oluşturmadan geçti. Bu hükümetin, BDDK’nın ve Merkez Bankası’nın başarısı. Anayasa kitapçığının büyük boy döviz ve bankacılık krizlerine dönüştüğü yakın geçmişimizi hatırlarsak, şu anda içinde yaşadığımız durumun değerini daha iyi anlarız.
Krizin bizim ekonomimiz üzerinde iki ana etkisi oldu. Birincisi; bütçemiz bozuldu. Ancak karşılaştırmalı bakılırsa bizim bütçemizin durumu Avrupa’da az sayıdaki en iyiler arasında. İkincisi; reel ekonomimiz yıkıldı; ekonomimiz yüzde 6 daraldı ancak büyük sayılabilecek bir cari açığı da vermeyi başardık. Kendi ekonomimizde kriz görmemişken reel ekonomimizin bu kadar daralmasının ve eş zamanlı olarak cari açık vermemizin sebebi ise aşırı değerli TL.
İşte bu arkaplan vakiyken sorum şu: Krizi (hemen hemen) atlattıktan sonra hükümet neden IMF ile anlaşma imzalıyor?
Yani, alınan kararın sebebini anlamaya çalışıyorum. IMF ile anlaşma yapmanın olası getiri ve götürüleri aşağıda. Önce gelecekteki dönem ile ilgili bazı beklentilerimi (tekrar) paylaşayım:
• Bir yıldan fazla süredir altını çizdiğim gibi 2010 ve muhtemelen ondan sonraki bir-iki sene uluslararası finansal piyasalarda likiditenin (dolar, euro ve yen) bol olduğu dolayısıyla (sağlam borçlanıcılar için) borçlanmanın kolay ve maliyetininin düşük olacağı bir dönem olacak.
• Batı ekonomilerinde talep düşük kalacak. Bu, genel olarak bizim gibi kuru değerli ülkeler için işkence dönemi manasına geliyor. Kurunuz değerliyken eğer temel ihraç ürünlerinizin hedef piyasalardaki fiyat ve gelir elastikiyeti düşük ise mesele yok. Eğer tersiyse vay halinize; kazanan Çin olacak. Siz ise işsizlik ve yavaş büyüme yaşayacaksınız. Bir de iç piyasanız zayıfsa, üretiminizin artması için elinizde silah kalmıyor.

Şimdi IMF ile anlaşma yapmanın olası fayda ve zararlarına bakalım. IMF ile anlaşma ile sağlanacak faydaları ve sonuçları:
• Borçlanma maliyetinde, piyasalardan borçlanma alternatifine göre (az) bir miktar avantaj sağlanacak. IMF borçlanmasının (pahalı) iç borçlanmaya alternatif olduğunu düşünüyorsanız bu kez de SDR ile borçlanmanın kur riskini aldığınız için bunun risk primini de gölge maliyet olarak efektif borçlanma maliyetinizin üzerine eklemelisiniz.
• İMKB yükselmeye devam edecek. Ancak, İMKB bu sene reel ekonomiden neredeyse tamamen bağımsız olarak zaten altın bir yıl yaşadı. Endeks şu anda 2007 Eylül seviyelerinde. Endeksi, yatırımcıların ekonominin geleceğine yönelik rasyonel beklentilerinin göstergesi olarak kabul edersek , krizin reel etkilerinin ileri dönük olarak pek iç açıcı olmadığı, en azından belirsiz olduğu bir dönemde borsanın daha da yükselmesi köpük manasına gelmeyecek mi?
• “Güven” gelecek iç talep yükselecek. Ekonomi IMF’siz alternatife göre daha yüksek hızda büyüyecek. İnsanlar (bazıları) kendilerini daha iyi hissedecek. Ancak bundan temel faydayı bizim üreticilerimiz değil diğer ülke ihracatçıları sağlayacak. Cari açık mantıksız seviyelerde seyretmeye devam edecek.
IMF ile anlaşmanın zararları:
• Kur reel olarak değer kazanacak. Bir sene içinde TL/dolar paritesinde 1’li rakamları konuşmaya başlayacağız. Zira Türkiye’ye IMF anlaşması olmasa da bol yabancı sermaye girecek. IMF anlaşması da gerçekleşirse artan güvenle birlikte para ve sermaye girişi daha da hızlanacak. İhracatçı daha zor durumda kalacak. İthal mallarla yurt içinde rekabet eden sanayici de. Cari açık rekor kırmaya devam edecek. Kırılganlık artacak.
• “Krizi IMF desteği olmadan atlatmış olma” reputasyonunu elimizin tersiyle itmiş olacağız. Yani, “alelade” Doğu Avrupa ülkesi olacağız. Ukrayna’dan pek bir farkımız kalmayacak!

Kısacası, şu aşamada IMF ile anlaşma yapmak bünyemizi güçlendirici bir diyet değil, kendimizi kısa süreli iyi hissetmeye yarayacak bir enerji içeceğine benzer.

Son söz: IMF ile anlaşma imzalamaya ihtiyaç yok. Ancak, IMF tartışmasını lütfen artık daha fazla uzatmayalım. Yapılacaksa yapılsın. Birileri, “sebepsiz” yere IMF ile anlaşma yapıldığına göre “kamu dengeleri açısından acaba durum göründüğünden daha mı kötü” diye sormasın.
Not: Hürriyet Gazetesi’nin kaptan köşküne bir iktisatçı geçti. Hayırlı olsun. İçinde yaşadığı ülkesine, fildişi kulenin dışına çıkarak bakmayı başaran bir genel yayın yönetmenliği yapması dileğiyle başarılar diliyorum.

Tags: , , ,

Rating Şirketlerini Kim Rate Edecek?

Murat Yülek, Küresel Bakış, Dünya Gazetesi, 21 Aralık 2009

Kredi derecelendirme şirketleri finans sektörünün en önemli oyuncularındandır. Bu şirketler, borçlanıcıların (şirketler, devletler, yerel yönetimler) borç ödeme kapasiteleri konusunda (ya da ihraç edilen borç enstrümanlarının güvenilirliği hakkında) değerlendirme yapar ve bu değerlendirmelerini borç vericilerle paylaşır. Sonuçta, borçlanıcıların borçlanabilmeleri ve borçlanma maliyetleri üzerinde etkili olurlar.
İstatistiksel analizdeki birinci ve ikinci tip hatalar gibi, kredi derecelendirme şirketleri de borçlanma kapasitesi ile ilgili değerlendirmelerinde iki tür hata yapabilir. Verilen kredi notu borçlanıcının gerçek durumundan daha iyiyse, borç vericiyi riske sokmuş olur. Eğer borçlanıcıya gerçek durumundan daha kötü bir not verilirse, o şirket ya da ülke daha zor ve pahalı borçlanır hale gelir.
Kredi derecelendirme şirketlerinin, sanki zor anlaşılması için özellikle garipleştirilmiş gibi duran ilginö derecelendirme skalaları vardır. Bir takım büyük ve küçük harflerin ve artı / eksi işaretlerinin birbiri ardınca sıralandığı dereceler, daha çok, yeni okuma yazma öğrenmiş bir öğrencinin karalamalarına benzer. Bunun sebebi, “tarihtir.” Mali analizi derecelendirmeye dönüştüren ve ilk derecelendirme şirketini kuran John Moody zeki ancak formel eğitime sahip olmayan birisiydi. Kuruduğu harflere dayalı sistem, sonradan S&P / Fitch tarafından biraz daha kolay anlaşılır hale getirilse de, aynı “mistisizmi” korudu. Esasında, bu derecelendirme mantığının, mistisizmden değil de, bir şirketin “yatırım yapılabilirliği” gibi, hem analitiklik hem de kehanet becerileri gerektiren bir konuda verilen yorum ve yatırım yap/yapma tavsiyesinin “kesinliğinin” olabildiğince gri alana kaydırılması ihtiyacından kaynaklandığı da söylenebilir.
Sorun da buradan kaynaklanıyor ve derecelendirme skalasını da aşıp sürecin ne kadar analitik olup olmadığında kilitleniyor. Bir ülkenin ya da şirketin borç ödeme kapasitesinin skorlanması hem o şirketin çok iyi analiz edilmesini, yani doğru bilgilerin alınıp “doğru” proses edilmesini, hem de gelecek hakkında (hem şirket hem de şirketi çevreleyen makroekonomik ortam) kestirimler yapmayı gerektiriyor. Sonuçta, hangi derecelendirme şirketini alırsanız alın, notlamalar analitik gücü oldukça zayıf hatta keyfi modellerle yapılıyor. En önemli sorun burada.
Böyle olunca, Enron krizinden tutun mortgage krizine kadar kredi derecelendirme şirketlerinin hep çuvalladığını görüyorsunuz. Enron verilen raterin ancak şirket battığında (daha doğrusu bir hafta önce) düşürülmesi, ya da son krizin ana sebebi olan menkul kıymetleştirilmiş ipotek kredilerinin üzerine AAA rating damgasının basılması bunun en çarpıcı örnekleri.
Derecelendirme şirketlerinin politik baskılardan, ya da genel geçer kabullerden etkilenmediğini söylemek de güçtür. Örneğin, Fed’in borç krizinden bahsettiği bir dönemde ABD’nin kredi notunun tartışma konusu bile olmamasının sadece analitik sebeplerden kaynaklanıp kaynaklanmadığı hep bir soru olarak kalacaktır.
Konu Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Zira, Türkiye nedense bir türlü yatırım yapılabilir kategorisine giremedi. Yakınımızdaki örnekler soruyu anlamlı hale getiriyor.
Macaristan, 2006 yılı başına kadar S&P’den A- (diğer derecelendirme şirketleri de aşağıyukarı eşdeğer not vermişti) derecesine sahipti. Krizin daha başında, 5 Ekim 2008’de IMF ile 16 milyar dolar’lık program imzalayarak ayakta kalabilen ülkenin derecesi 17 Kasım tarihinde BBB+’dan BBB’ye indirildi (şu anda BBB-). Tebrikler!
Ukrayna’nın da durumu farklı değildi. Ukrayna, krizden önce Türkiye ile aynı dereceye sahipken, krizin daha başlarında havlu atan ülkeler arasına girdi. 4 Kasım 2008’de IMF ile yine 16 milyar dolarlık civarında bir program imzalamak zorunda kaldı. 12 Haziran ve 24 Ekim 2008’da küçük not kırımları yaşayan Ukrayna’nın notu krizden sonra C’li notlara indi (S&P).
Krizde IMF Doğu Avrupa’ya 80 milyar dolarlık finansman sağlama taahhüdü verdi. Bu ülkeler arasında Türkiye yok. Notu ise hala “kırık”.
Soru: Rating şirketlerine kim not verecek?

2010: Türkiye ve Dünya Ekonomisi Beklentileri

Murat Yülek, Küresel Bakış, Dünya Gazetesi, 7 Aralık 2009

Geçen senenin Kasım Aralık aylarında, dünya ekonomisindeki krizin Türkiye’ye etkileri konusunda 2009 yılı için oldukça kötümser değerlendirmeler yapılıyordu. Örneğin Deutsche Bank, yanlış rakamlar kullanarak yaptığı hesaplarla Türkiye’nin bu yıl bir dış finansman krizi yaşayabileceği yönündeki bir raporu geçen sene Kasım ayında yayınlamış ve bu da tartışmalara sebep olmuştu. Geçen sene 24 Kasım tarihli Küresel Bakış köşesinde bu hesapların yanlışlığı anlatılmış ve dış finansman açığının DB’ın hesaplarından daha düşük olacağı ve dış finansman açığının ağırlıklı kesimi olan özel sektörün gerekli finansmanı bulabileceği anlatılmıştı.
2009 yılını oldukça büyük bir daralmayla kapatıyoruz. Yüzde –6’lık daralmaya karşılık bu sene 14 milyar dolar civarında bir cari açık verecek Türk ekonomisi. Bankacılık kesiminde sıkıntıya girilmedi, borsa ilk çeyrekten sonra dünya borsalarına paralel olarak hızlı bir yükseliş trendine girdi. Ancak reel kesim, özellikle bazı alt sektörler büyük sıkıntı içinde. Dolayısıyla finansal kriz Türkiye’yi gerçekten “teğet” geçti. Ancak, reel sektör krizin tam 12’den vurduğu ülkelerden genel olarak daha büyük sıkıntı içine girdi.
2009 ile ilgili cevaplanması gereken üç önemli soru var:
1. Türkiye finansal krizi yaşamadığı halde neden krizi tam olarak yaşayan ülkelere göre daha çok büyük bir daralma yaşanmıştır. Krizin çıktığı ülke olan ABD bu sene yüzde 3’ün altında daralacakken Türkiye neden yüzde 6 civarında daralacaktır?
2. İhracata dayalı bir ekonomi haline gelen Çin ekonomisi, dünyada önemli bir talep daralması yaşandığı bu yıl yüzde 9 büyürken Türk ekonomisi neden yüzde 6 civarında daralmaktadır?
3. Türk ekonomisi yüzde 6 daralırken neden ve nasıl 15 milyar dolar gibi yüksek bir cari açık vermektedir?
Bu soruların cevabıyla ilgili tartışmayı sizlere bırakarak 2010 yılı dünya ve Türkiye ekonomisi beklentileriyle genel noktalara geçelim.
Dünya ekonomisinde çeşitli sebeplerle 2010 yılında aktivitede iyileşme yaşanması muhtemel. Ancak bu iyileşme düşük ve yavaş olacak. İyileşmeyi doğuracak sebepler çok güçlü değil: baz etkisi, en kötünün geçtiğine dair psikolojinin yavaş da olsa dönmeye başlaması, mali teşvik politikaları ve sermaye birikimi olan ülkelerdeki harcamalar (Çin, Suudi Arabistan hatta Rusya gibi).
Türkiye’deki büyüme (şu anki parametrelere göre) güçlü olmayacak. Türkiye bir taraftan iç piyasadaki durgunluk, diğer taraftan (daralan) dünya ticaretinden yüksek kur sebebiyle pay alamadığı için hızlı bir büyüme yaşaması ihtimalini yüksek görmüyorum.
Öte yandan hem dünya hem Türkiye’de sınırlı da olsa aktivite artsa da istihdam da önemli bir iyileşme beklemeyin. Hatta kötüleşme yaşanırsa sürpriz olmasın. Zira, şirketlerin yatırım talebindeki düşüş ve ileriye dönük beklentilerdeki zayıflık yeni istihdam açma isteklerini ortadan kaldırıyor.
Faizlerin tüm dünyada düşük kalacağını bekeleyebilirsiniz. Başta ABD, Japonya ve büyük AB ekonomilerinin mevcut genişleyici para ve maliye politikalarından çıkış (“exit”) tartışmaları devam ededursun, 2010 yılında dünya politika faizlerde prematüre bir yükselme ihtimali çok düşük; 2010’un, geçen senenin sonunda bu köşede bir kaç defa yazıldığı gibi para ve sermayenin bol olduğu bir yıl olması muhtemel. ABD, AB ve Japonya’daki “para pınarları” 2010 yılında alabildiğine açıkolmak zorunda. 2010’da bu fonların klasik sermaye piyasalarınyla birlikte şirket alımlarına yönelmesini bekliyorum. Krizden az yara almış şirketlerin, ucuzlayan diğer şirketleri alarak inorganik büyümeye yöneleceğini göreceğiz.
Dünya ve Türkiye ekonomilerinde enflasyon açısından en önemli belirleyici faktör emtia hareketleri olacak. Hisse senedi borsaları gibi emtia piyasası da “serseri” sermayenin gözde alanı olacak 2010’da. Bu da enflasyon sepetleri üzerinde etki yapacak. Ancak toplam sepetler üzerindeki etkinin 2010 yılında sınırlı kalmasını bekliyorum.
2010 yılı, Türkiye’ye para girişinin hızlandığı bir yıl olacak. Şu anda hiç öngörüşemeyen bir gelişme olmadıkça borçlanma daha da kolaylaşacak. Bunun üzerine bir de IMF programı gelirse TL iyice değerlenir. O zaman 130 milyar dolarlık ihracat rakamlarını tekrar görmemiz iyice zorlaşacak. İthalat kanalıyla 2010’un Türkiye açısından düşük büyüme yüksek cari açık yılı olması muhtemel.

Makine İmalatçıları Birliği’nin TCMB “Türkiye İmalat Sanayinin İthalat Yapısı” Raporu ile ilgili Görüşü

Arslan Sanır, Makine İmalatçıları Birliği Koordinatörü

Basında yer alan bilgilere göre, TCMB’nin hazırlamış olduğu “Türkiye İmalat Sanayinin İthalat Yapısı” başlıklı raporda, imalat sanayinde ara malı ve yatırım malı (Makina) ithalatındaki fazlalık analiz edilmiştir. Yaklaşık 20 yıl önce kurulmuş olan Makina İmalatçıları Birliği de sektörü ile ilgili olarak benzer araştırmalar yapmaktadır. Bu konuda bizim tespitlerimizi ve yorumlarımızı aşağıda bilgilerinize sunuyoruz.

Türkiye’nin ithalatında ara malları ile yatırım mallarının önemli yer tutması farklı nedenlere dayanmaktadır. Dış ticaret rejimi ithalatı teşvik eder niteliktedir. Finans kesimi, sanayii desteklemek yerine karını maksimize edecek konulara yönelmektedir. İşçilik maliyetleri vergi ve sigorta primleri ile iki katına çıkmakta, pahalı enerji kullanılmaktadır. Küreselleşme, otomotiv sanayii gibi bazı sektörlerde ara mallarının önemli bir kısmının ithal edilmesini zorunlu hale getirmektedir.

2005 yılı ortalaması 1,35 TL olan dolar kurunun 2008 yılında 1,30 TL olması ise ihracatçıyı zorlayan, ithalatı teşvik eden önemli bir faktör durumundadır. Bu dört yılda yaşanan enflasyon, hammadde fiyatlarında ve işçilikte yaşanan artışlar dikkate alındığında, döviz kurunun düşük olmasının Türk sanayicisinin rekabet gücünü ne kadar olumsuz etkilediği açıkça görülmektedir. Bu olumsuzluğa rağmen ihracattaki artış, verimlilik artışı ile sağlanmıştır, ancak verimlilikteki artışının da bir sınırı vardır. Döviz kurunun daha makul bir düzeyde olması, ihracatı daha fazla artırıcı, ithalatı caydırıcı bir etki yaratabilecekti.

Birliğimizin iştigal alanına giren makina sektörüne baktığımız zaman şunları tespit ediyoruz; Türkiye, Avrupa’nın 6. en büyük makina imalatçısı konumundadır. Takım tezgahları konusunda dünyada 15. sıradaki ihracatçı ve imalatçı ülkesi konumundadır. İhracatımızın % 60’ının yapıldığı en önemli pazarlarımız: Avrupa Ülkeleri, ABD, Rusya, Brezilya gibi, dev firmaların, fiyatla değil kalite ve teknolojileri ile yarıştıkları pazarlardır. Dolayısıyla yatırım malı imalatçılarının önemli kısmında kalite sorunu söz konusu değildir. Sektör, ihracatını 2006 yılında % 26,4 2007 yılında % 39,8 ve krizin başlamasına rağmen 2008 yılında % 18,9 artırma başarısını göstermiştir. Firmalarımız kendi markaları ile ihracat yapmakta ve tanınmaktadırlar. Sektörün gösterdiği bu performansa rağmen iç pazarda ithal makinaların payı % 65 düzeyindedir. Bunun, bazı nedenleri vardır. Bunlar dikkate alınmadan yapılan yorumlar, maalesef yanlış sonuçlara götürebilmektedir.

Sektörü fazla tanımayan ve dışardan bakan bazı kişiler, ithalatın fazlalığını, sektörün rekabet gücünün zayıflığına ve başarısızlığına bağlamaktadırlar. Ancak, makina sektörünün en eski ve gelişmiş firmalarının yer aldığı, Avrupa’daki makina imalatının % 40’ını gerçekleştiren ve sektörün lideri konumundaki Almanya’da VDMA’nın (Alman Makina İmalatçıları Birliği) raporuna göre 2008 yılında ithal makinaların pazardan % 51,7 pay aldığı, Avrupa Birliğinde ise bu değerin, ülkeden ülkeye değişmekle birlikte ortalama 45-55 arasında olduğu, gene ülkemizden çok yıllar önce dünyanın önemli makina imalatçılarının faaliyete başladığı ABD’de % 72 olduğu dikkate alındığında ülkemizde ithal makinaların pazar payının % 65 olması kötümserlikle yorumlanmamalıdır. Tüm belirtilen ülkeler, makina sanayine ülkemizden yarım asırdan fazla bir süre önce başlamışlardır. Bilindiği gibi makina sanayimiz 1995 yılından sonraki 15 yıllık dönemde gelişmesini hızlandırmış ve ihracata yönelmiştir.

Günümüzde değişik ülkeler, sektörün gelişmesine bağlı olarak bazı tür makinaların imalatında daha başarılı ve rekabetçi olmakta, diğer makinaları ise ithal etmektedirler. Türkiye’de de durum buna paraleldir. Bu nedenledir ki sektörün öncüsü ülkelerdeki ithalat da ihmal edilemeyecek boyuttadır.

İthalatı teşvik eden en önemli faktörlerden birisi finans kesiminin davranışlarıdır. Yatırım yapan ve bu maksatla makina almak isteyen bir firma ihtiyacını ithal ederek karşılamak isterse hemen tüm ülkelerin Exim-Bank’ları 2 sene ödemesiz 7 yıla, hatta büyükçe projelerde 10-12 yıla kadar vadeli, çok uygun koşullu krediler vermektedir. Buna karşın yatırımcı aynı makinayı yurt içinden alırsa, en çok 4 yıl vadeli, daha yüksek faiz oranlı kredi kullanabilmektedir. Kaldı ki bu tür krediyi de kolayca sağlayamamaktadır. Bu durumda yatırımcı ithal makina alırsa, kredinin taksitlerini kazandığı para ile ve uzun süreye yayılmış şekilde ödemektedir. Sonuçta biraz daha pahalı da olsa ithal makinayı tercih etmektedir.

Kamu yatırımları dış kredi ile yapılmakta, krediyi veren ülke ihtiyaç olan makinaların kendi ülkesinden alınmasını şart koşmaktadır. Bütçeden bu yatırımlara para ayrılamaması kamu kurumlarını ithal yatırım malı almaya yönlendirmektedir.

Dış Ticaret Müsteşarlığının uyguladığı Dahilde İşleme Rejimi ile firmalar, ihracat için yapacakları imalatta kullanacakları ara mallarının % 80’ini ithal edebilmektedirler. Aynı firma pazarlık gücünü artırmak için yurt içinde satmak üzere imal edeceği kısma ait ara mallarını da gene aynı firmadan sağlamayı tercih etmektedir. Otomotiv sanayii firmalarının % 80 ithal hakkını sonuna kadar kullandıkları belirtilmektedir. Televizyon imalatında kullanılan ara mallarının % 72’si ithal yolu ile karşılanmaktadır. Dış Ticaret Müsteşarlığının sağladığı bu imkan ara malı ithalatını teşvik etmektedir. Buna karşın otomotiv yan sanayiimizin, Avrupa ve birçok gelişmiş ülkedeki otomotiv tesislerine önemli boyutta parça ihraç ettikleri ve bu ülkelerdeki fabrikalar bu parçaları imalatlarında kullandıklarına göre, bu sektörde de bir kalite sorunu söz konusu değildir. Ara malı ithalatını yürürlükteki bu mevzuat teşvik etmektedir.

Küreselleşme sonucu uluslararası otomotiv kuruluşları belirli ara mallarının imalatını belirli ülkelerde yaptırmakta ve bunları diğer ülkelerdeki tesislerine buradan göndermektedir. Ülkemizdeki bir otomotiv firması bu tedarik zinciri içinde motorunu ve dişli kutusunu farklı bir ülkedeki firmadan almak zorunda bırakılıyorsa, ne kadar kaliteli olursa olsun bu motorda veya dişli kutusunda kullanılan bir parçayı yurt içinden alması mümkün değildir. Dolayısıyla ithal ara malı kullanan sektörler daha hızlı gelişmiyor, küresel tedarik zinciri içinde yer alan otomotiv gibi sektörlerin hızlı gelişmesi ara malı ithalatımızı hızla artırıyor.

Makina sektörü, tüm gelişmiş ülkelerde de emek yoğun yapıdadır. Yatırımcı genel maksat için yapılmış bir makinayı değil, kendi özel beklentilerine uygun makinayı almak istemektedir. Bu durum seri imalat imkanını sınırlamaktadır. Bu emek yoğun yapıdaki imalatta birçok makina türünde işçiliğin payı oldukça yüksektir. Ülkemizde ücretler üzerindeki vergi ve SSK primleri ile ek sosyal haklar işçiliği pahalı hale getirmektedir. Katma değer içinde önemli payı olan ücretler, döviz kurlarının düşük olduğu dönemde maliyetleri döviz bazında artırmakta, işçiliği ucuz ülkelerle rekabeti zorlaştırmaktadır.

Makina sektörümüzün eriştiği kalite düzeyini, ülkemizin en önemli yabancı sermeyeli kuruluşlarından birisi olan Mercedes-Benz Türk’ün üretim planlama müdürü Sayın Faruk Çelik şu sözlerle dile getirmektedir; Tesisimizde 9 presimiz var, tamamı Dirinler (İzmir). Aşağı yukarı 10 yıl önce bütün preslerimizi yeniledik, yerliye döndük, son derece memnunuz. Daha önce Alman markası kullanıyorduk.

Avrupa Birliğinde, gümrüklerdeki sıkı denetim yanında piyasa gözetim ve denetiminde de daha etkin olunduğundan, bazı gelişmekte olan ülkelerden direktiflere ve CE şartlarına uygun olmayan mallar pazara girememektedir. Buna karşın AB Teknik Düzenlemelerine uygun olmayan birçok makina ve sanayi malı, gümrüklerimizden kolayca geçebilmekte ve pazarda haksız rekabete neden olmaktadır. Birçok makina türünde Çin’den yapılan ve bu teknik düzenlemelere uygun olmayan mallar iç pazarımızda paylarını hızla artırmaktadır.

İmalatçılarımız ne kadar çaba harcasa, hatta özel teşvikler verilse de belirtilen olumsuzluklar ve ithalatı teşvik eden uygulamalar devam ettiği sürece ithalat artmaya devam edecektir.

Sanayiciler, TCMB ve Kur

Murat Yulek
Küresel Bakış, Dünya Gazetesi, 23.11.2009

TCMB araştırmacıları tarafından yayınlanan Türkiye İmalat Sanayinin İthalat Yapısı adlı çalışma “ortalığı karıştırdı.” Çalışma, iyi niyetle hazırlanmış ve detaylı (ancak geliştirilmesi gereken) bir ankete dayandırılmış. Sorun, sonuçların yorumlarında; çalışmanın raporlanan sonuçlarının yorumlarında gerekli derinlik sağlanamamış. Böyle olunca, ortaya biraz da magazinel ancak önemli bir tartışma çıkıyor: ithalattaki ve cari açıktaki patlamanın ana sebebi TL’nin değerlenmesi mi yoksa Türkiye’deki üreticilerin kalitesiz ve yetersiz miktarda mal üretmeleri mi?
Öncelikle bu köşede önce de altı çizilen şu noktaları tekrar hatırlatalım:
• Uzun vadede büyümenin (dolayısıyla zenginleşmenin) “tek” belirleyicisi verimliliktir. İnsan ve sermaye birikimi aynı olan A ve B ülkelerinden, “ortalama” çalışanı daha verimli olan daha “zengin” olacaktır.
• Bu “ortalama” verimliğin seviyesi sadece özel sektörle alakalı bir husus değildir. Devletin verimliliğinin düşük olduğu bir ekonomide, ortalama ekonomik verimliliği artırmak imkansız değil ancak çok zordur (Polisin iyi çalışmadığı Gotham kentinde durumu ancak Batman kurtarabilir).
• Kısa vadede ise, yurt içi-yurt dışı üretim maliyeti farklarının önemini yadsıyamayız. Nominal kur da nisbi maliyetlerin en önemli belirleyicilerindendir.

o Devletin ve bürokrasinin hantal ,
o Enerji maliyetlerinin yüksek,
o Altyapının eksik,
o Siyasetin dalgalı
o Finans maliyetlerinin yüksek ve finansa erişimin zayıf,
o İşçilik maliyetlerinin ise yüksek
olduğu bir ülkede, bir de yerel para birimi aşırı değerliyse oradaki uluslararası ticarete konu olan malları üreten üreticilerin rekabet güçlerini artırmak için yapacağı fazla bir şey kalmamıştır.
• Dünya ekonomisinin entegre olduğu bir ortamda, uluslararası ticarete konu olan malların üreticileri, mallarını ister yurt dışında ister yurt içinde satsın, fiilen ihracatçı durumdadır. Gümrük duvarlarının olmadığı bir ülkede, rekabet ulusal sınırların dışında olduğu kadar içindedir de.
• Böyle olunca, yukarıda sayılan tüm maliyet faktörleri aleyhlerindeyken, bir de değerli TL ile boğuşan (yabancı rakipleriyle ister yurt dışında ister yurt içinde) rekabet eden Türk “ihracatçıları” büyük bir maliyet sıkıntısıyla karşı karşıya kalır. Dahası, TCMB çalışmasında da altı çizildiği gibi, belli sektörlerde, yurt içinde üretim sona erdirilir veyahut hiç başlamaz. Bunun sebebi basittir. Bir müteşebbis iki basit şart gerçekleşirse riskleri göze alıp bir sektöre yatırım yapıp üretimini başlatır:
o O piyasada yeterli talep var mı? Ya da gelecekte oluşacak mı?
o Riskler de göz önüne alındığında, ileriye dönük karlılık oranları (“nakit akımları”) bu piyasaya girme fikrini hakllı çıkartıyor mu?

Eğer sermaye birikimi belli bir seviyeye gelmiş, beşeri sermayesi ve AR-GE gücü açısından da dünyada en gerilerde yer almayan bir ülkede, bazı sektörlerde milyarlarca dolarlık ithalat yapılırken, yani talep güçlüyken, üretim başlamadıysa ya da yetersizde oturup neden böyle olduğunu düşünmek gerekir. Acaba, sadece yapısal eksiklikleri suçlamak durumu açılıyor mu? Yoksa uzun dönemler boyunca reel olarak aşırı değerli kalan yerel kurun da etkisiyle maliyet yapısı o sektörlerde üretimin ortaya çıkmasını ve palazlanmasını kalıcı/sürdürülebilir olarak engelliyor olabilir mi?
• Son söz: Değeri düşürülmüş TL Türkiye’yi uzun vadede zengin etmez. Bu konuda tartışma yok. Ancak, mevcut şartları veri alındığında, aşırı değerli olduğu belli olan bir kurun, Türkiye’ye kalıcı zarar verdiği de bellidir. Hem uzun vade hem de kısa vadeyi göz önünde tutmayan politika (ya da “politikasızlık”çerçeveleri) ekonominize zarar verir.

Gelelim TCMB’nin çalışmasına.

Çalışma’nın başlangıcında (sunum versiyonu): “cari açığın istikrarlı büyüme önünde temel engel olduğu” söyleniyor. Bu doğru ve Türkiye’deki karar alıcılar açısından önemli bir algılama ilerlemesine işaret ediyor. Önceki yakın dönemde karar alıcılar tarafından “finanse ediliyorsa cari açığın patlamasında sorun olmadığı” söyleniyordu. Finanse edilemezse zaten krizin içinde olmuş olacağımız ise pek düşünülmüyordu.

Çalışma doğru bir noktadan başlatılmış olduğu gibi gördüğüm kadarıyla sonuçları da bu yazıda verilen mesajı destekliyor. Ancak çalışmanın sonundaki yorumlar farklı.

1. Çalışmada imalat sanayi şirketlerinin ithalata yöneliminde üç önemli faktör ayırt edilmiş: maliyet, kalite ve iç üretimde yetersizlik.
2. Çalışmanın temelini oluşturan anket sonuçlarına bakılırsa, maliyetin, yani kurun, yüksekliğine atfedilen önem ile yerli üretimin kalite eksikliğine atfedilen önem zaten seviye olarak hem tekstil hem de makine sektöründe aynı. Dolayısıyla, çalışmanın ortaya koyduğu verilerinden, Türk üreticilerinin kalite eksikliğinin, kurdan, istatsitiksel açıdan daha önemli bir ithalatı artırıcı etki yaptığı sonucu pek çıkartılamaz. Yapılacak şey, metinde bu konuda gerekli düzeltmeleri yapmaktır.
3. Ancak çalışmada daha önemli bir eksiklik var. Kalite faktörünün etkisini fiyat faktörünün istatistiksel olarak “kontrol” ettikten sonra açıklamak gerekiyor. Kur sebebiyle yerli mal ve örneğin Almanya’dan ithal edilen malın fiyatlarının hemen hemen aynı olduğu bir ortamda, ankete cevap veren bir üretici, kalite farkını daha önemli algılıyor olabilir. Bu şekliyle ankete cevap veren üretici temsilcisi, acaba esasında kaliteye değil “value for money’e” işaret ediyor olabilir mi? Bir başka deyişle, üretici acaba “maliyet ne olursa olsun, ben yabancı mal ve onun kalitesinden şaş(a)mam” mı demiş oluyor gerçekten? Çalışma bu çerçevede geliştirilmeden, fiyat/maliyet tercihi konusunda güçlü bir yorum yapmak zor.
4. Bundan da önemlisi; çalışmada ithalata yönelimin en önemli sebebi olarak bazı alt sektörlerde iç üretimin olmaması ya da yetersiz olması ortaya çıkmış. O zaman en önemli sonuç da şu: talebin hazır olduğu bu sektörlerde yurt içi üretimin ortaya çıkmaması veya yetersiz olmasının ana sebebi nedir? Kur ve diğer maliyetlerin, teknoloji ve insan birikimimizin yeterli olduğu sektörlerde dahi Türkiye’ye uygun bir üretim ortamı sağlamaması olabilir mi?
5. Son olarak, çalışmada ithalatı finanse eden ECA kredilerinin önemi yeterince farkedilemediği görülüyor. İthal malların, yabancı ECA’ler tarafından en az bir yıl civarında vadede finanse edildiği Türk ekonomisinde yerli üreticinin bir çok alt sektörden deplase edilmesi gayet normal bir gelişmedir.

Bunalmış Türk sanayiciler arasında yaygın olan “Türkiye’de sanayici olunmaz” anlayışını hem uzun hem de kısa vadedeki politika adımlarıyla değiştirmemiz gerekiyor: devletin verimliliğinin artırılması, altyapının yeterliliğinin ortadan kaldırılması, beşeri sermayenin kalitesinin yükseltilmesi, enerji maliyetlerinin kalıcı bir şekilde düşürülmesi, siyasi istikrarın devamı, finansal sistemin geliştirilerek uzun vadeli, makul maliyetli fonlama ortamının getirilmesi, AR-GE-markalaşmanın yaygınlaştırılması böyle bir çerçevenin uzun vadeli adımlarıdır. Ancak kısa vadeyi ihmal eder, “ihracatçıları” kaderleriyle başbaşa bırakırsanız uzun vadeyi kazanmanız çok zor olur.

Türkiye Batı’ya kapanıyor (mu?)

Murat Yülek
Dünya Gazetesi, 9 Kasım 2009

Son dönemde, Türk hariciyesi aktifleşerek yıllardır ihmal edilmiş geniş dış politika alanının bir kısmına yoğunlaşmaya başlayınca hem ülke içinden hem de dışından “Türkiye Batı’dan kopuyor mu?” soruları ortaya çıkmaya başladı.

Dış ilişkilerini neredeyse tamamını uzun süre Batı’ya sadece Avrupa ve ABD’ye hasretmiş/endekslemiş bir ülkede, böyle bir “çeşitlendirme” önemli bir kırılmaya işaret ediyor. Dolayısıyla, sorular yersiz değil. Cevabı ise görüldüğü kadarıyla pek de spekülatif değil. Türkiye Batı’dan kopmuyor; sadece uluslararası ilişkilerini, daha geniş bir baza oturtuyor.

Uluslararası ilişkilerini kendi rızasıyla küçük bir ülke grubunun “monopolize” etmesine izin veren bir ülkenin, uluslararası platformlarda arzu ettiği ya da hak ettiği (-ni düşündüğü) saygıyı görmesi zor ve önemli konularda pazarlık gücü de zayıftır. Benzer bir durumu, büyük şirketlerin satın alma ve finansman bölümleri de keşfetmiş olduğu için bu tür şirketler genellikle alımlarını ya da finansmanlarını mümkün olduğunca birden fazla tedarikçi veya bankaya kaydırmaya çalışır.

Türkiye’nin son yıllara kadar takip ettiği dış politika çerçevesinin, “Atatürk’ün Yurtta sulh cihanda sulh” sözünün yanlış yorumlanmasıyla belirlendiğini/sınırlandığını söylemek sanırım bir mübalağa olmaz. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından, Türkiye Cumhuriyet’inin kurulmasıyla, 19. yüzyılın ikinci yarısından beri yoğun savaş içinde insan gücünü, topraklarını ve altyapı namına ne varsa kaybetmiş bir ülkenin uzun dönemli bir ekonomik gelişme süreci içine girmesinin ancak savaştan uzak durmasıyla mümkün olabileceğini görüyordu.

Cumhurbaşkanı İnönü zamanında, Osmanlı İmparatorluğu’nu savaşa sokan, hızla sonunu hazırlayan İttihatçılar’ın aksine Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’na sokmadı. Bu travma dönemi ile İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki şartlar arasında dağlar kadar fark oluşmasına rağmen, Türki dış politikası, büyük ölçüde 1940′ların parametrelerine göre hareket etmeye devam etti. Ancak Atatürk dönemindeki bağımsız dış politika yerini daha bağımsız, timid bir çerçeve benimsendi.

Bu açıdan, “Türkiye Batı’dan kopuyor mu?” soruları, ya da İsrail Dışişleri Bakanı’nın “Türkiye aklını başına alsın” türünden açıklamaları, Türkiye’nin kendi kendisine geçmiş dönemde biçtiği politika tanımlayıcı parametreleri temel alınarak yapıldığını da anlamamız gerekiyor.

Peki, son döneme kadar yürütülen tamamıyla “ABD/Avrupa” ile sınırlı dış ilişkiler Türkiye’ye ne getirdi ve ne götürdü?

Bu önemli fayda/maliyet analizi sorusunu uluslararası ilişkiler uzmanlarına bırakıp işin ekonomik boyutuna biraz da merkantilist bir yaklaşımla baktığımızda benim açımdan şu kısa sonucun altını çizebiliriz: Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkilerinde Türkiye ekonomik açıdan daha az menfaatli taraf olmuş:

· Özellikle Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girmesi sonrasında Türkiye’nin AB’ye ihracatı ve AB’den ithalatı hızla arttı, ancak devamlı Türkiye aleyhine denge verdi. Son yıllarda açık 11 milyar dolar civarında sabitlendi.

Türkiye’nin ABD ile olan ticari ilişkileri her zaman sınırlı kaldı. Son yıllarda, ihracat 5 milyar dolar civarında sabitlenirken (ABD’nin toplam ithalatının binde ikisi!), ithalat ise ikiye katlanarak Türkiye’nin ticaret açığı 2005 yılında 500 milyon doların altındayken 2008′de 8 milyar dolara yaklaştı. Aynı dönemde, ABD’nin toplam ithalatı 2′den 2,5 trilyon dolara çıkarken, Çin’in verdiği dış ticaret açığı 162 milyar dolardan 268 milyar dolara yükselmişti.

Yukarıdaki soruyu bir de başka bir açıdan daha sorabiliriz. Türkiye, geçmiş dönemde dış ilişkilerini ABD ve AB’ye “fiksleyerek” verdiği özel taviz karşılığında bu ülke gruplarından her hangi bir menfaat sağlamış mıdır?

Yukarıdaki bilgiler, ticari açıdan Türkiye’nin bu ülkelerden “merkantilist” manada bir menfaat sağlamadığını, aksine o ülkelere destek vermiş olduğunu gösteriyor. ABD, İsrail gibi ülkelere tanıdığı “qualified” investment zone” gibi özel teşvik unsurlarını, Sovyetler karşısında Çin (dikkat Tayvan’a tanınan desteğin dışında Çin’e 1980′den sonra tanınan MFN statüsünden bahsediyorum) ve Kore gibi ülkelere verdiği destekleri “aslan müttefiki” Türkiye’ye de kullandırtmayı tanımayı hiç düşündü mü dersiniz?

Son söz: ABD ya da AB, Türkiye’yi bir taraftan “herkesle eşit mesafede” tutmaya çalışırken diğer taraftan Türkiye’nin kendilerini “özel bir statüde” tutmasını istiyor. Bu ülkeler dışında ilişki ağı oluşturmayan Türkiye kendisine biçilen bu tür bir çerçeveyi kabul etmiş olur. Tersine, ilişki ağını genişlettikçe, AB ve ABD nezdindeki pazarlık gücü artar Türkiye’nin. Bu politika, Türkiye’yi Batı’ya kapamaz, aksine (daha eşit şartlarda) açar.

Merkez Bankası doğru yolda

Murat Yulek
Dünya Gazetesi 2 Kasım 2009

Geçen sene kasım ayından itibaren TCMB soluksuz bir faiz indirimine girdi. Sürecin ilk başladığı dönemde, bu senenin başına kadar, bazı gözlemciler indirimleri prematüre bulmuşlardı. Ancak TCMB’nin haklı olduğu ortaya çıktı.

Geçen bir senede, bu köşede devamlı altının çizildiği gibi tüm önemli faktörler, faiz indiriminin mümkün ve gerekli olduğunu gösteriyordu. Bir taraftan enflasyon ve beklentiler düşerken diğer taraftan ekonomik aktivite yavaşlıyor ve meta fiyatları gevşiyordu. Ayrıca, Türkiye ile diğer gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerdeki politika faizleri arasındaki büyük fark, o dönemde aşırı tedbirli davranan TCMB ölçülerinde dahi çok yüksekti. Son olarak, yine bu köşede bir yıldır yazıldığı gibi, Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki getiri farkları dışarıya para kaçmasını engelleyeceği gibi, dışarıdan para ve sermaye girişini cazip hale getiriyordu.

Bugüne geldiğimizde, enflasyonda yakın zamanda enflasyon beklentilerinde bir güçlenme söz konusu değil. Yurtiçi aktivite hâlâ zayıfken kurda bir hareketlenme gözükmüyor. Yurtdışından ithal edilebilecek enflasyonda meta fiyatları bir risk oluşturuyor ancak henüz çok zayıf.

Öte yandan yurtiçi aktivite – büyük ölçüde kurlardan dolayı- halen zayıf gidiyor. TCMB’nin ekim ayı ‘Enflasyon Raporu’nda yayınladığı hesaplara göre “çıktı açığı” üçüncü çeyrek itibariyle yüzde 8 civarında (yani, Merkez Bankası ekonominin potansiyel üretim seviyesiyle şu anki üretim seviyesi arasındaki negatif yüzde 8 civarında fark olduğunu hesaplıyor.) Dahası TCMB, “politika faizlerinin sınırlı bir miktar daha indirilip 2010 boyunca sabit kaldığı varsayımı” altında çıktı açığının 2011 başlarında dahi yüzde 3′ler seviyesinde kalmasını öngörüyor.

TCMB’nin aktivite (ya da çıktı açığı) öngörüsü makul. Kimileri aktivitenin daha hızlı iyileşebileceğini, (yani, Merkez Bankası’nın aktivite ve dolayısıyla enflasyon konusunda “kötümser”), olduğunu bunun da, ortaya çıkartacağı politika tercihi sebebiyle, enflasyon riski oluşturabileceğini düşünecektir. Ama önümüzdeki dönemde TCMB’nin aktiviteyi yakından izleyeceği belli. Bu da ona zamanı geldiği zaman politikasını değiştirme imkanını sağlayacak.

ABD faizlerinin seyrinin bizim açımızdan da önemli olmaya devam edecek. Orada, Greenspan’in Fed’i, 1990′larda ve 2000′lerde önce borsa sonra gayrimenkul balonlarının şişmesine destek vermiş, 2004′de de faizleri zamansız yükselterek bu kez gayrimenkul balonunun patlamasına itinayla yardımcı olmuştu. Şu anda ABD’de devam eden tartışma Fed üzerinde baskı oluşturuyor. Ancak Bernanke’nin, Fed’i patlayan balonun tekrar şiştiğine (yani aset piyasaları ve bilançoların tam olarak düzeldiğine) emin olmadan faiz artırımlarına gitmeyeceğini tahmin ediyorum.

Yukarıdaki “heterodoks” açıklamayı bir tarafa bırakalım, enflasyon ve ekonomik aktivite beklentileri de ABD’de yakın zamanda sürdürülebilir faiz artırımlarının gelmesi ihtimalinin çok düşürüyor. Kriz ortamında pek konuşulmasa da “Taylor Kuralı” “normal” parametrelerle hala negatif politika faizlerine işaret ediyor. ABD’de ciddi bir kesimin keşke mümkün olsa dediğini duyuyor gibiyim. Zira, önceden de altını çizdiğim gibi, ABD ekonomisinin hareketlenmesi konusunda iyimser olabilmek hâlâ çok zor.

Bir kez daha altını çizelim: Önümüzdeki dönem, üçlü carry trade dönemi olacak – Japonya, ABD ve Avrupa. Para uzun süre ucuz kalacak. Bu da bizim Merkez Bankası da dahil merkez bankaları ve bankalara yeni bir açmaz getiriyor bu da dolar dışı optimal rezerv yapısı meselesi.

Tags: ,

“İslam Ekonomisi” ve Sosyal Adalet

Murat Yülek, Dünya Gazetesi, 26 Ekim 2009

Din-iktisat ilişkisini inceleyen Weber, Protestanlığın, mensuplarında ortaya çıkardığı davranış biçiminin kapitalist birikim sürecini tetiklediğini ve geliştirdiğini düşünüyordu. Sombart ise, tersine, Yahudilerin, içinde yaşadıkları batı toplumlarında kendilerini güvende hissetmemelerinden dolayı, tarım yerine büyük ölçüde altın/paraya dayalı tarım dışı sermaye birikimine yöneldiğini ve bunun da kapitalist birikim sürecini doğurduğunu ileri sürmüştü.
Weber ve Sombart’ın kendi düşünce sistematikleri içinde yaptığı şey, sosyal olaylara gözlemci bakış açısıyla yaklaşmak ve tarihteki önemli bir ekonomik paterni bu şekilde yorumlamaktır. Bildiğimiz kadarıyla, sosyal bilimler alanlarında, tarihte bu tür bir yaklaşım ilk defa İbn Haldun tarafından geliştirilmiştir. İbn Haldun, bu açıdan, modern sosyoloji ve tarih kadar bugün anladığımız manada iktisat disiplininin de kurucusudur. İş bölümü, emek verimliliği gibi temel iktisadi kavramları ilk defa inceleyen kişidir İbn Haldun. Şehirlerin oluşumunu incelerken, artan getiriler, kümelenme gibi bugünün gözde kavramlarının altını da o çizmiştir. Ancak, İbn Haldun, gözlemcilikten normatif ( dini) düzleme de geçerek, meslekdaşı Weber’e göre bakış açısını daha genişletmektedir. Yani, gözlenen insan davranışı/eğilimlerini veri olarak alırken, davranışın birey seviyesinde toplum yararına nasıl değişmesi gerektiği üzerinde de durur.
Hangi ekol olursa olsun, modern iktisat paradigmasının “ortodoks” alanları tamamiyle “pozitif” anlayışla şekillendiğini söylemek mübalağa olmaz. “Normatif” yaklaşım, normun kaynağı ne olursa olsun, tartışmanın dışındadır. O alan etik gibi, iktisat dışı alanlara ayrılmıştır. İşte bu pozitif iktisat yaklaşımın temel defolarından birisi, “insan” davranışının gözlemlerimiz aracılığıyla şekillenen profilinin de ötesinde basitleştirilerek “homo economicus” adlı karakterin üretilmiş olmasıdır. Bu karakterin ana oyuncu olduğu bir oyunda (ekonomide), Adam Smith normatif yaklaşıma “ölümcül darbeyi” vuran düşünür oldu: homo economicus’un bencil ve sadece maddi tüketimle mutluluk duyan karakteri toplum açısından bir sorun teşkil etmiyordu. Zira, bu tür oyuncuların birlikte oynadığı oyunda, toplum açısından en kabul edilir sonucu üreten (Pareto optimalite) şey, bizzat oyuncuların bencillikleri ve mutluluklarının tek boyutlu (maddi) olmasıydı. Bu oyun ekonomik kaynakların en optimal dağılımını sağlıyordu.
Tek bir problem vardı: dağılım. Onu da ekonomik karar alıcılar, vergi / sübvansiyon araçlarıyla halledebilirdi. Dolayısıyla, Adam Smith iktisadında piyasa normatizmi yeniyor, onu gereksiz hale getiriyordu. Devletin, oyuncuların bencilliklerinin maksimize etttiği toplam toplumsal faydayı daha adil dağıtımını sağlaması yeterli oluyor; daha fazla müdahalesi, devlet yapısının kendi hantallığının da etkisiyle toplum açısından istenmeyen sonuçlara sebep oluyordu.
“İslam Ekonomisi’ne” gelince; her şeyden önce, bu terimin, arkasındaki manayı ne kadar karşıladığı ve yanıltıcı olup olmadığı tartışma konusu. Uluslararası finans piyasasının en hızlı büyüyen ve krizden etkilenmeyen segmentinin “İslami” finansman ürünleri segmenti olması, İngiltere’den Dubai’ye her yıl onlarca uluslararası toplantı düzenlenmesi, hatta Prof. Dr. Murat Çizakça’nın İngiltere’de yayınlanan ve çok ses getiren kitabının (Comparative Evolution of Business Partnerships: Islamic World and the West, with Specific Reference to the Ottoman Archives, Leiden: E.J. Brill, 1996) altını çizdiği gibi, bugün kullanılan modern finansman araçlarının (Türkiye’de verilen ismiyle “girişim sermayesinden bill of exchange’e) ve şirket formlarının hemen hepsinin Orta Doğu İslam coğrafyalarında üretilmiş ya da geliştirilmiş olması “İslam Ekonomisi” kavramının etrafındaki bu tartışmayı sonlandırmaya yetmiyor.
Konu çok geniş. Benim açımdan, bir köşe yazısında altının çizilmesi gereken husus Adam Smith’in bencil oyuncularının ve şirketlerin serbest rekabetinin toplumsal maddi refah maksimizasyonu sağladığı dünyası. En önemli İslami bilgi kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’de “zekat verin” veya “kazandıklarınızdan fakirlere de verin” emirlerinin yüzlerce defa geçmesini ben, insanın kendi bencil davranış kalıplarını bizzat kendi eliyle değiştirmeden bir ekonomide sosyal adaletin, devlet eliyle dahil olmak üzere, sağlanamayacağına işaret ettiği şeklinde yorumluyorum. Bu, kazandığınız parada başkalarının da hakkı olduğunu düşünmeniz manasına geliyor. İslam dininin (ve en azından hristiyanlık olmak üzere diğer dinlerin) bize öğrettiği en önemli ekonomik fikrin sosyal adaletin sağlanmasının kişisel tercihlerin ve bunların eğitilmesinin kritik öneme sahip olması olduğu düşünüyorum.
Bu yaklaşım, düzenleme / regulation sorunsalına da yansıtılabilir. ABD finans sisteminin çökmesine ve trilyonlarca dolar zarara sebep olan süreci doğuran ana faktör sizce düzenleme-denetleme sisteminin zaafı mı yoksa bankacıların davranış biçimi miydi?

Not: Değerli iktisatçı Al Baraka Türk Genel Müdürü ve Dünya Gazetesi Yazarı Adnan Büyükdeniz’in erken vefatı beni de çok üzdü. Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın.

Brazil imposes Tobin tax on capital inflows

Brazil’s Finance Minister Guido Mantega announced a 2 percent tax on portfolio inflows to the country, effective 20 October. The tax will cover investment inflows for equity and fixed-income securities and not direct inflows.

The motive behind the tax is to reduce the short term capital inflows thereby weakening the Brazilian real and help support Brazilian industies and exports. Brazil had seen an increase in inflows recently at the back of quickly recovering economic activity (the Brazilian economy is expected to register a 5 percent growth in 2010. In 2009, the stock market has surged) and the Brazilian real has appreciated by more than 35 percent so far in 2009. The central bank has been trying to mop up US dollars to arrest the appreciation of real but it was not succesfull. Meantime, Brazilian official reserves has now reached USD 232 billion.

Tags: , , , , , ,