Sigortacılık sektöründe neler oluyor?

Murat Yülek, 31.10.2016, Dünya

Geçtiğimiz yıllarda motorlu taşıtlar sigorta primlerindeki yükseliş kamuoyundan büyük tepki almıştı. Bu sene prim artışları devam ediyor; yüzde 50’ye varan artışlarla karşılaşılıyor.

Türk sigorta sektörü 2000’li yılların başında, büyümenin hızlanması, ekonomik ve siyasi istikrarın gelmesiyle uluslararası yatırımcıların dikkatini çekmeye başlamıştı. 2004 yılı itibariyle, Avrupa’da yıllık prim üretimi GSYH’nın yüzde 7-13’ü arasında iken Türkiye’de oran yüzde 1,5 civarındaydı (Hazine Müsteşarlığı rakamları). Pazarın küçüklüğü büyüme beklentisini de beraberinde getirdiği için bir çok uluslararası yatırımcı yerli firmaları satın aldı ya da yeni şirketler kurdu. Böylece sektör canlandı. Tasarrufları artırmak amacıyla bireyse emeklilik sigortasının desteklenmesi de sektörün canlanmasına yardımcı oldu.

Ancak bugüne gelindiğinde, sigorta primleri gittikçe yükseldi; yukarıda söylendiği gibi rahatsızlıklar oluştu. Uluslararası yatırımcıların girmesiyle sektörün daha verimli (yani; tüketici açısından primlerin düşmesi) hale gelmesi beklenirken tersi oldu. Bu durum muhtemelen şu sebeplerden kaynaklanıyor:

  1. Sigorta şirketleri iyi yönetilmiyor, verimlilik düşük. Verimliliği, prim geliriyle işletme giderleri ve sigorta ödemeleri arasındaki ilişki olarak tanımlarsak, primlerin yükselişinde işletme giderleri ya da sigorta ödemelerindeki oransız artışının sebep olduğunu düşünebiliriz. Sektör 2015 yılında 25 milyar TL prim geliri üretti (yatırım gelirleri ve reasürans faaliyetleri hariç). Buna karşılık, 7,3 milyar TL faaliyet gideri oluştu. Bu yüzde 30’luk biro rana tekabül ediyor. Emeklilik sigortasında bu oran şu anda yüzde 100 seviyesinde. Yatırım gelirleri 3,7 milyar TL oldu; yani toplam prim gelirinin yüzde 15’i.

Bazı sigorta şirketleri ise müşteri çekmek için aşırı düşük prim tarifeleri uyguladı. Ancak bu system bir süre sonra çevrilemez hale gelerek aşırı prim artışlarına yol açtı.

Sigortacılığın en önemli unsurları fon gelirleri. Bu konuda da Türkiye’deki sigortacılık sektörü başarılı değil. Özellikle emeklilik fonlarında getiriler çok düşük ya da negatif.

  1. Tüketici ahlaksızlığı artıyor (mu)? 2015 yılında ödenen hasarlar prim gelirlerinin yüzde 55’i civarında. Yani, yüzde 45’lik bakiye ile faaliyet giderleri ve diğer giderlerin ödenmesi ve yatırımların gerçekleştirilmesi gerekiyor.

Kullanıcıların (özellikle karşılıklı zabıt sisteminden sonra) sigorta şirketlerinden haksız kazanç sağlamak için kaza giderlerini yüksek göstermesi sisteme zarar veriyor primlerin yükselmesine sebep oluyor? Bu sistemik bir sorun. İnsanımızı daha ahlaklı hale getiremiyorsak sistemi daha iyi denetlenebilir hale getirmemiz gerekiyor.

Hukuk sisteminden kaynaklanan sorunlar da bulunuyor. Örneğin, sürücü kural ihlallerinden kaynaklanan (örneğin bir yola terseten girerek araba sürmek) zararları sigorta şirketleri tazmin etmek ve karşılık ayirmak zorundaydı. Zira, Yargıtay Ticaret Kanunu’ndan dogan tüketici hakları öne sürerek sigorta şirketlerine bu zararları ödeme sorunluluğu getiriyordu. Hazine Müsteşarlığı’nın yeni düzenlemesiyle bu durum düzelse de sigorta şirketleri geriden gelen bu tip hasarları ödemek ve karşılık ayırmak zorunda.

  1. Sigorta şirketlerinin aşırı kar isteği de primleri yükseltiyor olabilir. Sistem geçen yıl zarar etti. Yani kar artışı gerekli. Ancak bu artış verimlilik artışıları ve pazar büyümesinden mi gelecek prim artışlarından mı? Eğer karın prim artışlarıyla yükseltimesi isteniyorsa, bu mümkün değil çünkü artan primler pazarı büyütmek yerine küçültecek.

Sigortacılık sektörü, Hazine Müsteşarlığı ve Rekabet Kurumu tarafından regüle ediliyor. Her iki kurum da sektördeki rekabet durumunu, verimliliği incelemeli. Bazı sigorta şirketleri,  “eğer beklenen karları yapamazsak sektörden / ülkeden çıkarız”  diyorlarsa ve bu tip bir “tehdit” önemli bulunuyorsa, sektörde rekabetin artması gerekiyordur. Yine düzenleyici kurumların konuya el atması gerekir.

Bu arada, finansal sektörün düzenleyici kurumları SPK ve BDDK iken sigorta sektörünün Hazine Müsteşarlığı tarafından düzenleniyor ve denetleniyor olması pek de uygun görünmüyor. Konunun Hazine Müsteşarlığı ile ilgisi yok.

Tarımsal Üretimin Artması Tarımsal İhracattan Geçiyor

Murat Yülek, 17.10.2016, Dünya

Türkiye tarıma elverişli bir ülke. Türkiye tarımdan çok para kazanabilir. Yüzmilyonlarca insanı besleyebilir. Mutlu çiftçilere sahip olabilir. Milyarlarca dolarlık döviz geliri elde edebilir.

Türkiye’de tarımın üç önemli sorunu var. Birincisi, sahip olduğu ekilebilir alana göre göre su yetersizliği. İkincisi, dünyada en eski tarım yapılan alanlardan birisine sahip olan ülkemizin topraklarının ‘yorgunluğu’. Üçüncüsü tarım alanlarının fazla bölünmüş olmasında ve tarım uygulamalarının Avrupa ya da Amerika’ya göre hala geride olmasından kaynaklanan verim düşüklüğü. Dördüncüsü ise tarım ürünleri pazarının yetersizliği.

Bunlarda su konusunda yapılacak şeyler 1950’li yıllardan beri büyük ölçüde yapıldı ve yapılıyor. Toprak yorgunluğu konusunda yapılacak teknolojik atılımlar var. Bunu uzmanlarına bırakalım. Toprak bölünmüşlüğü ve genel tarımsal verim konusu ise tarım Bakanlarının yıllardır gündeminde.

Türk çiftçisinin ABD ve Avrupa gibi mali ve siyasi olarak çok desteklenen ve kendisine göre daha modern uygulamalara sahip olan ülkelere göre önemli bir dezavantajı var. Çiftçi, yeteri kadar üretemiyor ve uygun fiyatla satamıyor ürününü. Oysa büyük çoğunluğu kentlerde yaşayan nüfusumuz da Çiftçinin ucuza sattığı tarım ürünlerini pahalıya alıyor ve tarım ürünlerinin pahalılığından şikayet ediyor.

Türk çiftçisi ürettiği üründen yeterince para kazanamıyor. Böyle olunca, Türkiye’de tarım üretimi olması gerekene göre oldukça düşük kalıyor. Hayvancılıkta durum daha kötü. En verimli hayvancılığın yapılacağı bölge olan doğuda üretim potansiyelin altında kalıyor. Bunda terörün önemli etkisi olsa da başka faktörler de var. Geliri artan Türkiye’de değişik bölgelerde “profesyonel” çoban bulmak bile önemli bir sorun.

İşte bu sebeplerle, Başbakan Yıldırım tarafından açıklanan Milli Tarım Projesi önemli. Başbakanın açıklamalarından (Tarım Bakanlığı ayrı bir sunum ya da metin sunmadı) paketin ana hedefinin tarım ve hayvancılıkta üretimi artırmak olduğu anlaşılıyor. Bu basit ama önemli bir hedef.

1990’lı yılların sonlarında hedef, doğrudan destekler sağlayarak temelde verimsiz üretimi ortadan kaldırmaktı. Sonuçta, Türkiye tarımda kendisine yeterli bir ülke olması gerekirken tarımsal ürün ticaretinde açık verir hale geldi. Aşağıdaki tablo Kalkınma Bakanlığı rakamlarıyla (Tarım Bakanlığı’nın rakamları daha farklı).

Tarım Ürünleri Dış Ticareti (ISIC Rev 3)

2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015
Tarım ve Hayvancılık- İthalat

4,448.1

6,261.3

8,669.3

7,246.1

7,557.4

8,434.0

7,036.5

Tarım ve Hayvancılık- İhracat

4,336.8

4,919.2

5,148.0

5,167.1

5,626.4

6,007.5

5,735.6

Dış ticaret dengesi -111.3 -1342 -3521 -2079 -1931 -2426 -1301

Kaynak: Kalkınma Bakanlığı

Milli Tarım Projesi tarımsal üretimin artırılması için çiftçinin havza bazlı uygun ürünlere yönlendirilmesini öneriyor. Bu yeni ve doğru bir politika. Olumlu sonuç verecektir. Tarım desteklerinin üretim bazında verilmeye devam edilmesi ve yılda iki ödemeye çıkartılması da olumlu bir politika. Gübredeki KDV’nin kaldırılarak çiftçi maliyetinin düşürülmesi ve mazot desteğinin artırılması son derece doğru politikalar. Mazot desteğinin artırılması (ve üretime bağlantırılması) gerektiği bu köşede yazılmıştı. Arazi toplulaştırma politikasına ve tohumculuğun geliştirilmesi  devam edilecek. Bunlar da doğru ve önemli.

Pakette hayvancılığın tekrar canlandırılmasıyla ilgili politikalar da yer alıyor. Damızlık çiftkikleri kurulması önemli bir reform. Meraların korunması ve geliştirilmesi önemli. Ancak, bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceğini izleyerek göreceğiz.

Bunlar güzel ancak pakette önemli bir eksik var. Üretimin artması ve çiftçinin cebine para girmesi için üretimin artması ve ürünün iyi fiyattan satılabilmesi şart. Bu da öncelikle yurt içinde tarım üretimi değer zincirinin ‘ıslah edilmesini’ (reforme edilmesi) gerektiriyor. Bu konuda Hükümet daha evvel Başbakan Yıldırım ve Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik seviyesinde bazı açıklamalar yapıldı. Ancak ortada henüz açıklanmış bir resmi proje, politika yok.

İkinci ve daha önemli olanı ise ihracat. Toplam tarım alanımız Hollanda’nın toplam yüzölçümüne yakın ve Hollanda’daki tarım alanlarının yaklaşık yirmi katı. Kişi başına tarım alanımız ise Hollanda’nın dört katı. Oysa Hollanda 80 milyar avro’nun üzerindeki tarım ihracatıyla önemli ölçüde ticaret fazlası ve döviz birikimi sağlıyor. Türkiye Hollanda’nın dört katından fazla nüfusu beslese de tarımsal ihracatı Kalkınma Bakanlığı rakamlarıyla daha 10 milyar dolar bile değil. Dahası net olarak tarım ithalatçısı. Bu, Hollanda ile Türkiye arasındaki verimlilik farkı kadar ‘dış pazar hakimiyeti’ farkını da ortaya koyuyor. Hollanda, içinde bulunduğu Avrupa Birliği’ni tarım ihracatı açısından çok başarılı kullanıyor. Tarımsal fazla üretiyor ve bu fazlayı Fransa ile birlikte AB’ne satıyor. Sonuç: Hollanda dünyanın en mutlu ve zengin çiftçilerine sahip.

Buradan ulaşmak istediğimiz sonuç şu: tarımsal üretimi artıracaksak bunu dış pazarlar olmadan yapamayız. Tarım Bakanlığı, çiftçi kesimine üretim kadar ihracata yönlenme konusunda da destek sağlamalı ve yol göstermeli. Tarım Bakanlığı bir nevi bir Tarım İhracatı Bakanlığı haline getirilmeli. Türkiye’nin Japonya’da Kore’ye, Avrupa’dan Orta Doğu’ya kadar bir tarım ihracatı hamlesine ihtiyacı var Türkiye’nin. Bu yapılırsa tarımsal üretim artar. Ancak bu konuda açıkçası pek mesafe almadık. Tarımsal ürünlerimizin markalaşması, dış pazarlardaki dağıtım ağlarına sunulması konularını Rusya gibi bir kaç örnek dışında hemen hemen hiç bilmiyoruz ve başaramıyoruz. Milli Tarım Projesini’nin ikinci fazı tarım ihracatı olmalı.

“2016 Rio Olimpiyatlarındaki Performansımız”

Murat Yülek, 05.09.2016, Dünya

2016 Rio Olimpiyatlarındaki Performansımız

“The Business of Turkey”

Murat Yülek, 29.08.2016, Dünya

Kalkınmacı devletin görevi ülkedeki ekonomik ve fiziksel altyapıyı kurmak ve geliştirmek ve halkın gelir üretme imkanlarını artırmaktır. Hemen tüm dünya ülkelerinde halkın sayı olarak büyük kısmı gelirini ücretli çalışarak kazanır. Yani halkın gelirinin artırılması istihdamın artırılması ile olur.

Pazar ekonomilerinde istihdamın çok düşük bir kısmı doğrudan kamu kesimince açılan pozisyonlardan oluşur. Türkiye’de bu oran yüzde 10’un biraz üzerindedir. Yani, istihdamın artması için serbest teşebbüsün yanı şirketlerin sayısının artması gerekiyor. Bir başka deyişle, ülkemizdeki kalkınmacı devletin yeni işlerin kurulmasını ve eski işletmelerin de gelişmesini sağlaması gerekiyor.

Bu manada, şirketler ülke adına istihdam yapmak ‘sosyal görevini’ üzerine almış olan ‘sosyal’ oyunculardır. Oysa özellikle ülkemizde şirketlere düşmanca bakanlarımız çok. Ne kadar çok şirketiniz varsa o kadar istihdamınız ve eve ekmek götüren insanınız var.

Gelgelelim, ülkemizde şirket kurmak, geliştirmek ve hatta kapatmak bile çok zor. Daha önce de bu köşede defalarca yazıldı; Dünya Bankası’nın hazırladığı iş ortamı endesklerinde Türkiye dünyanın ilk 50 ülkesi arasında giremiyor. Buna ragmen büyüklük olarak dünyanın en büyük 20 ülkesi arasındayız. Eğer iş ortamını geliştirirsek dünyanın hedeflediğimiz ilk 10 ülkesi arasına gireriz.

Bunun başarılması için sistematik olarak yapmamız gereken bir çok reform var. iyi çalışırsak en fazli iki senelik bir süreçte Türkiye’yi ilk 10 ülke arasına sokabiliriz. Nitekim Başbakan Binali Yıldırım da yeni hükümetin bu konulara odaklanacağını söyledi. Hükümet eğer ciddi bir çalışma programı ortaya koyarsa kısa sürede bunu başarmaması için bir neden yok. Gürcistan gibi ülkelerin tecrübesi bunu gösteriyor.

Ancak kısa vadede de yapılması gereken şeyler var. Ticaret Kanunu bir çok soruna çözüm olmadığı gibi yeni sorunlar da ortaya çıkarttı. Kısa vadede en azından bazı ‘pürüzleri’ ortadan kaldırmamız gerekiyor.

Basit bir örnek (daha önce de bu köşede değinildi). Belediyelerimiz şirketleri Fransız maliyecinin hikmetli sözleri uyarınca ‘yolunacak kaz’ gibi görüyor. Apartman ve iş merkezlerinde su ve elektrik konutlara göre daha pahalı. Oysa tam tersi olmalı.

Elimde uluslararası bir istatsitik olmasa da, ülkemizde noter masraflarının (ki noter gelirlerinin çoğu devlete gidiyor) dünyanın en yüksekleri arasında olduğunu şüphe duymuyorum. Bu durum, iş dünyasına zarar veriyor. İş yapma maliyetini artırıp ekonomimizin istihdam artırma yeteneğini daraltıyor.

Daha basit bir örnek. Bir şirket kuracaksanız, ne iş yapacağınızı en ince ayrıntısına kadar ana sözleşmede yazmanız gerekiyor. Neden? Bu durum kime hangi faydayı sağlıyor? Sağlamıyorsa neden bu zorunluluğu getirip sayfa sayfa ana sözleşmeler hazırlıyoruz. Ya da, neden yapacağınız faaliyetleri oda sicil müdürlüklerinin onayından geçirterek şirketin ünvanına eklemek zorundayız? Bu zorunluluk, ‘ Elvan madencilik, içecek, kağıt, müşavirlik, inşaat, ulaşım A.Ş.’ gibi hantal isimleri ortaya çıkartıyor. En ufak bir faaliyet tadilatında şirketleri tekrar ünvan değişikliğine zorlayarak notereden şirketin araba ruhsatları dahil tüm belgelerini, yenilemek zorunda bırakıyoruz.

Bir başka örnek. Sermayesi 250,000 TL’nin üzerindeki anonym şirketlerden avukat bulundurma ya da ceza ödeme zorunluğunu koyuyoruz. Neden? Bir büyüklükte bir şirket avukata ihtiyacı olduğu zamanı kendisi belirleyemez mi? Bu arada, her büyüklükteki işletmelerin doktor ve iş güvenliği uzmanı bulundurma zorunluluğunun geçtiğimiz ay ertelenmesi çok doğru bir karar oldu.

Tüm bunlar iş yapma maliyetlerini artıran küçük ama önemli zorluklar. Sonuç, Amerika Birleşik Devletleri’nde aracı maliyeti dahil 400 dolara (yani ABD’nin kişi başına gelirinin yüzde 1’i)  1 saate şirket kurabilirken Türkiye’de aynı işi en az 1000 dolara (kişi başına gelirin yüzde 10’u) gerçekleştirebiliyoruz. Tevekkeli değil, Amerika Birleşik Devletleri’nde 320 milyon nüfusa karşılık 152 milyon istihdamı (nüfusun yüzde 47’si) Türkiye’de ise 78 milyon nüfusa karşılık 28 milyon (nüfusun yüzde 35’i) istihdam üretebiliyoruz.

Yeni Hükümet’in kısa sürede başarabileceği iş ortamının düzeltilmesi konusunda icraatlerini bekliyoruz. Eski Amerikan Başkanı Coolidge’e atfedilen bir söz vardır: “The business of America (American people) is business.” Türkiye’yi de daha iyi bir iş ve işletme dostu haline getirmeliyiz. Böylece daha iyi bir istihdam dostu olacağız.

Murat Yülek, 22.08.2016,

 

“Jeopolitik Riskler ve Finans”

“Türkiye’nin Yeni Hikayesi”

Murat Yülek, 15.08.2016, Dünya

Darbe girişiminin başarıya ulaşamaması Türkiye’yi kurtardı. Halkın gösterdiği fedakarlık ve yöneticilerin gösterdiği dirayet bunun ana sebebi oldu. Buna muhalafet partilerinin dirayeti, basın ve ordumuzun içindeki sağlıklı çoğunluğu da eklenince, bir darbe girişimi hem Türkiye ve hem de belki de dünya tarihinde ilk defa püskürtüldü. Daha önemlisi, ortaya partiler arası işbirliği ve mutabakat ortamı çıktı. Bu ortam son derece değerli. Türkiye’nin ileri dönük atılımlarını yenilemesi için sağlıklı bir zemin oluşturuyor.

Beni düşündüren konu, Binali Yıldırım Hükümeti’nin göreve gelmesinin hemen başlarında ortaya çıkan bu olumsuz ve ardından olumlu gelişmeleri ne ölçüde Türkiye olarak yeni bir ‘ekonomik hikayenin’ başlangıcı yapabileceğimiz.

Önceki haftalarda da üzerinde durduk; ekonomik açıdan risklerimiz büyük ve önce bunların hafifletilmesi gerekiyor. Neydi onlar? Bir not kırımı tehlikesi, finansal piyasalarda dalgalanma ve ekonomik yavaşlama.

Buna karşılık, Türk ekonomisi uluslararası parasal konjonktürün de desteğiyle bir ‘stres’ testinden dahaşu ana kadar başarıyla çıktı. Direnç gücünü ve güçlü temellerini gösterdi. Bu bile, Türkiye’nin ‘olay risklerine’ olan direncini gösteriyor ve not düşmemesini gerektiren başlı başına bir sebep.

Geçen haftalarda önemle altını çizdiğimiz; kurun 2,90-2,95 bandına çekilmesi ihtiyacı da geçen hafta ortasından itibaren gerçekleşti. Düşünün, geçmişinde darbekolik olarak bilinen olan bir ülkede yeni yeni bir darbe girişimi yaşanıyor ve tüm göstergeler kısa zamanda eski düzeylerine yakınsıyor (borsanın da yakın zamanda 15 Temmuz seviyelerine dönmesi beklenmeli). Önümüzdeki dönemde, en önemli  makroekonomik çıpamız olan bütçe dengelerinde muhafazakarlık devam ederse bu stress testini de tamamen başarıyla geçmiş olacak Türkiye.

Daha önemlisi ise orta vade. Şu anda alınan önlemler haklı olarak daha çok kısa vadeyi ilgilendiriyor ve KOBİ’lere vergi indirimleri gibi ilave yapılması gereken şeyler de var. Konut kredi faizlerinin indirilmesi bağlantıları güçlü bir sektör olan inşaat eliyle bir büyüme etkisi yapar. Ancak bu etki sektörel yaygınlık açısından ve miktar olarak herşeye ragmen sınırlı kalır. TCMB, BDDK, SPK gibi kurumlarımızın da aldığı tedbirler olumlu ancak onların da orta ve uzun vadeli etkileri sınırlı.

Orta ve uzun vadeyi ilgilendiren en önemli tedbir Varlık Fonu. Önceden de çeşitli vesilelerle önerilmiş olan böyle bir fon altyapı eksiğinin tamamlanması, sermaye piyasalarındaki dalgalanmaların hafifletilmesi vs gibi açılarda çok önemli. Ancak asıl önemli olan Türkiye’nin sanayi kesiminin güçlenmesinde nasıl bir rol oynacağı.

Lafı uzatmayalım. Bizce, Yıldırım Hükümeti’nin orta ve uzun vade için ele alması gereken en önemli konu sanayi kesiminin güçlendirilmesi, sınai rekabet gücünün artırılması ve iş ortamının iyileştirilmesi. Basit bir rakam verelim. Türkiye dünyanın en büyük sanayi üreticilerinden. Ancak, Türkiye’de kişi başına üretilen sınai katma değer İsviçre’nin yaklaşık onda biri; Almanya’nın ise altı biri seviyesinde.

Hükümet’in bu alanda hızla yapabileceği bazı şeyler var: teşvik sisteminin gözden geçirilmesi, bu köşede daha önce yazılan perakende şirketlere cirolarının yüzde 25’ini KOBİ’lerden aldıkları ürünlerle yapma zorunluluğu ve Türkiye Kalkınma Bankası’nın sermayesinin en az 15 milyar TL seviyesine çıkartılması ve aktif hale getirilmesi. Unutmayalım, sanayi kesimi de ‘bağlantıları’ yaygın bir sektör. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir girdi-çıktı çalışması, imalat sanayinde bir dolarlık nihai talep artışının diğer sektörlerde 1,3 dolarlık üretim artışı getirdiğini gösteriyor. İnşaat sektörü için aynı rakam 0,86 dolar. Yani, imalat sanayinin desteklenmesi hem acil büyüme ve istihdam etkisi hem de kalıcı üretim, istihdam ve ihracat etkisi açısından en önemli sektör.

Bunlara enerji alanında yerli üretim (özellikle jeneratörler, PV hücreler ve rüzgar santralleri) ve mini güneş enerjisi yatırımlarının önünün tekrar açılması konularını da eklemek gerekiyor. Tarım alanında, üretici çiftçiye verilen mazot desteklerinin katlanması gerekiyor. Tarım alanında ithalat oldukça yüksek seviyelere ulaştı. Buna pamuk da dahil. İthalattan dolayı kaybolan üretim çiftçi gelirlerinin azalması ve tarımsal büyümenin düşmesi manasına geliyor.

Yeni hükümetin orta vadeye eğilmesi kalıcı ekonomik etkileri azaltacak ve darbe girişiminin olumsuz etkilerini ortadan kaldıracaktır. Bu arada, Devlet Memurları Kanunu’nun gözden geçirilmesi çok doğru bir politika tercihi. Buna iş ortamının düzeltilmesiyle ilgili hızla gerçekleştirilecek tedbirler de eklenmeli.

“Ekonomik Tedbirler ve Sinyal Etkisi”

Murat Yülek, 08.08.2016, Dünya

Moody’s Cuma gününü herhangi bir açıklama yapmadan pas geçti. En doğrusu buydu; 18 Temmuz’da Türkiye’nin not görünümünü, ‘durumun değerlendirilmesi’ için düşüren Moody’s bu kez profesyonelce davrandı.

Jeopolitika risklerin arttığı bir ortamda kredi değerlendirme kuruluşları hareketli bir yıl yaşıyor. Haziran ayında Brexit oylamasından hemen sonra İngiltere’nin notu Fitch  ve S&P tarafından indirildi. Öte yandan, finansal durumu kötüleşen Deutsche Bank ‘ın da notu bu yıl iki defa indirildi. Deutche Bank epey itiraz etti bu duruma.

Bu arada kredi kuruluşlarınca geliştirilen ‘olay riski’ gibi kavramlar jeopolitik risklerin arttığı bir ortamda, borçlanıcıların derecelendirme kuruluşlarının sübjektif değerlendirmeleriyle karşı karşıya kalma riskin, artırıyor. Türkiye Cumhuriyeti, siyasi açıdan olay riskiyle karşı karşıya kalmış bir ülkeyken tarihinde hiç moratorium dahi ilan etmedi. Mali durumu oldukça güçlüyken bir darbe girişimi yaşadı. Darbe girişimi halkın büyük desteğiyle atlatıldı ve sonrasında da tabii olarak bir yeniden yapılanma süreci içine girdi. ‘Olay riski’ penceresinden bu duruma nasıl bir ‘ordinal’ derece atfedeceksiniz?

Türkiye açısından başarısız darbe girişimi sonrası uygulanacak politikaların ‘sinyal’ değeri, politikaların amaç ve sonuçları kadar önemli olacak. Geçen hafta da bahsettiğim gibi bu açıdan en elverişli çıpa maliye politikası. Darbe girşimi sonrasında bütçe disiplininin devam etmesi hem çok kritik ve hem de yüksek sinyal değerine sahip.

Aynı değerde ikinci bir alan da reformlar. Türkiye önümüzdeki dönemde bazı ekonomik reformları devreye sokarsa önemli bir sinyal değeri oluşturmuş olur. Bazı ekonomistler en azından iş ortamının iyileştirilmesi ya da emek piyasasının esnekleştirilmesi gibi alanlarda seçilmiş reformların hızla uygulamaya konulmasının yurt içinde olduğu gibi uluslararası yatırımcılar tarafından da darbe girişiminin menfi propagandasının azaltılmasında etkili olacağını düşünüyor.

Bu yılın kalan kısmı ve 2017 için yine sinyal etkisi önemli olacak bir başka alan da Türk ekonomisinin büyüme performansı olacak. Hükümetin iç talep eksikliği sebebiyle olası bir durgunluk riskini ortadan kaldıracak makroekonomik tedbirleri devreye sokması gerekiyor. Bunlardan bazıları açıklanmaya başlandı.

Son olarak, darbe girişiminde sonra oluşan yavaşlama riskinin menfi finansal etkilerinin düşürülmesi için, bankalara olan takipteki (özellikle küçük montanlı) şirket ve şahsi kredi/ kredi kartı borçları için bir iskonto ve yeniden yapılanma tedbir paketi piyasa da olumlu karşılanır. Banka bilançoları açısından da NPL’lerin artma riskini düşürür. Piyasa da böyle bir beklenti yakında oluşacaktır.

Sözün özü, önümüzdeki dönemde bazı tedbirlerin alınması gerekiyor ve bu tedbirlerin kendileri kadar hem iç hem de dış piyasada oluşturacakları sinyal etkisi kritik öneme sahip.

“Türkiye 360 ve Kamu Diplomasisi İletişimi”

Murat Yülek, 01.08.2016, Dünya

Darbe girişiminden hemen önce Türkiye İsrail ve Rusya ile ilişkilerini güçlendirme kararı aldı. Önümüzdeki hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan Rus muhatapı Putin ile görüşecek. Bunlar, daha geniş bir uluslararası açılımın yeniden başlangıcı olabilir mi?

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un yayın kuruluşlarının iktisat yazarları ve müdürleriyle düzenlediği istişare toplantısında Türkiye’nin bir ara ‘eksen kayması’ olarak da adlandırılmış olan konu üzerinde de duruldu. Kurtulmuş, önceki yıllarda Türkiye’nin Afrika, Latin Amerika ve Asya’ya yaptığı açılımların bazı gözlemcilerce Batı Avrupa’dan uzaklaşma olarak eleştirilmesini kastediyor.

Geçmiş yıllarda, alışılmış kalıplardan çıkamayanlarımız tarafından ‘eksen kayması’ olarak etiketlenen bu açılım esasında Türkiye’nin tüm dünyaya açılımını simgeleyen bir ‘Türkiye 360’ politikasıydı. Malezya’da Mahathir Muhammet dönemindeki ‘Look East’ politikasının aksine, benim ‘Türkiye 360’  olarak adlandırdığım politikada Türkiye, Avrupa dışındaki büyük dünya ile de tanışması ve böylece opsiyonlarını, pazarlarını genişletebilmesi manasına geliyor.

2002 yılından sonra oluşan Türkiye 360 politikası Türkiye’ye şu ana kadar çok fayda sağladı. En azından, Türkiye, Avrupa ekonomisinin daraldığı, talebin yavaşladığı bir dönemde ihracatını 30 milyar dolarlardan 160 milyar dolarlara yükseltmesinde Türkiye 360 önemli rol oynadı. İleride de, politika iyi şekillendirilip uygulanırsa, sadece ihracat açısından değil, Türkiye’nin dış yatırım almasında, dış yatırım yapmasında ve siyasi olarak uluslararası desteğini artırmasında ok faydasını görürürüz.

Bölgenin karışmasından sonra Türkiye 360 son yıllarda yara aldı. Ancak şimdi Türkiye 360’ı canlandırma vakti. Şu sıralarda yurt dışında Türkiye hakkında menfi bir algı var. Halkın sokaklara dökülerek canı pahasına bir darbe girişimini belki de tarihte ilk ve son defa engellediği ülkemiz hakkında ‘darbe gerçek miydi tiyatro muydu’ yorumları dahi yapılıyor. Dezenformasyonun da önemli rol oynadığı bu durumun aşılmasında ve Türkiye 360 politikasının geliştirilmesinde kamu diplomasisi önemli rol oynayabilir.

Kamu diplomasisinde ve genelde Türkiye’nin konularının yurt dışına anlatımında uluslararası dili iyi kullanmak gerekiyor. Dahası, her sene Nisan ayında düzenli olarak dünya gündemine getirilen Ermeni soykırımı iddiaları da dahil olmak üzere Türkiye’nin yaşadıkları geniş yelpazede araçların kullanılması gerekiyor. Türkiye Avrupa ve Amerikan halkı üzerinde propagandalardan çok çekti. Örneğin, Tekstil İşverenler Sendikası Genel Sekreteri, eski gazeteci Levent Oğuz, 20. yüzyılın ilk yarısında başlarına Fransa’da çukulata paketlerinin arka yüzlerine koyulan ‘vahşi müslüman Türklerin katlettiği hristiyan Ermenileri’ konu alan ‘yaratıcı’ çizimler gibi unsurların bu ülkede bugün hala devam eden Ermeni katliamı algısının oluşmasında önemli rol oynadığını söylüyor. Düşünün, Fransa’da 1920 yılında bir çocuk eline bir chocolaterie d’Aiguebelle tarafından üretilen çukulataları alıyor ve kutunun arkasında vahşi Türklerin Osmanlı’nın Ermeni vatandaşlarını nasıl katlettiğini gösteren etkileyici çizimler görüyor. Ya da, aynı yıllarda yine Fransa’da bir ev kadını Tapioca de l’etoile adlı un ürününü aldığında kutudan yine katliamları resmeden yaratıcı ve etkileyici kartpostallar çıkıyor. İngiltere’deki Toynbee/Mavi kitap projesini bir tarafa bırakın, Avrupa’da ve Amerika’daki bugünkü ‘orantısız’ algı bozukluğunun olmasında böyle ‘ince’ ‘kamu diplomasisi’ araçlarının etkisini kim yadsıyabilir?

Bu arada, yine toplantıda konuşulan bir başka önemli konu; Temmuz ve Ağustos aylarında açılışının yapılması ya da temel atılması planlanan bazı yeni özel sektör yatırımlarının açılış törenleri darbe girişimi sonrasında iptal edildi. Oysa tersine, bu dönemde bu tip açılışların ve Türkiye’deki uluslararası organizasyonların iptal edilmek yerine sayılarının artırılması gerekiyor. Nitekim yakın zamanda Kale Grubu gibi büyük gruplar yeni yatırımlar da açıkladı, açtı veya temel attı. Morale ihtiyaç olan bu dönemde diğerlerinin de benzer törenleri organize etmesi gerekiyor.

Son olarak, 2016 ve 2017 yılında Türk ekonomisinin en önemli çıpası olan maliye politikası. Maliye Bakanı Naci Ağbal GSYH’nın yüzde 1,3’ü oranındaki merkezi yönetim bütçe açığı hedefinin devam ettiği açıklamasını yapmıştı. Bu hedef, ve geneldeki bütçe disiplini mesajının, güçlü bir tonda devam ettirilmesi önemlidir. 2016 yılı ikinci yarısında büyümenin düşmemesi ve bütçe disiplininin korunması ve ikisi hakkındaki iletişim son derece önemli.

“Darbe girişimi sonrası ekonomi politikası ve iletişim”

Murat Yülek, 25.07.2016, Dünya

Darbe girişimi, ekonomik olarak olumlu giden bir yılda yapıldı. 2016 yılında büyüme beklenenden yukarıda seyrediyordu. Terörle mücadele ve sığınmacılara yapılan desteklere rağmen bütçe disiplini güçlü devam ediyordu. Nispeten yüksek seyreden büyümeye rağmen, cari açık, enerji fiyatlarının da etkisiyle düşük devam ediyordu. Enflasyon ise, gıda fiyatlarındaki düzelmeyle iniş eğilimindeydi. Kısaca Türkiye makroekonomik açıdan Avrupa’nın en iyi işleyen ekonomilerinden birisiydi.

Yapılan kanlı darbe girişiminden sonra olağanüstü hal ilan edildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yabancı basına verdiği demeçlerde belirttiği gibi, olağanüstü hal uygulaması bir çok Avrupa ülkesi ve Amerika’da çeşitli vesilelerle kullanılan bir uygulama. Darbe teşebbüsü yaşanmış ve halkın sokaklara çıkmasıyla bastırılmış bir ülkede olağanüstü hal uygulamasına geçilmesi doğru bir karar. Hükümet bu uygulamanın kalıcı olmayacağı konusunda sinyaller verdi. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un, Ohal uygulamasının mümkün olan en kısa zamanda kaldırılabileceğini söylemesi de gerekli önlemlerin alınmasıyla ülkenin normale döneceği konusunda rahatlatıcı etki yaptı.

Geçtiğimiz hafta, Merkez Bankası, SPK, Maliye Bakanlığı piyasayı rahatlatıcı önlemler aldı. Darbe sonrasında, kurlardaki ve borsadaki hareket şiddetli olsa da böyle bir ortamda normal sayılabilir. Daha şiddetli hareketlerin olmaması Türk makroekonomisinin son yıllarda ulaştığı sağlamlık derecesini gösteriyor.

Ancak, bundan sonraki bir kaç haftalık dönemde ve toplamda da en az bir yıl boyunca ekonomi yönetiminin çok dikkatli olması gerekiyor. Bu dönemde, ekonomi yönetiminin her şeyden önce  başarılı bir iletişim politikası yürütmesi gerekiyor. Zira, hem yurt içideki ekonomik aktörlere (şirketler ve halk)  hem de yurt dışındaki yatırımcılara sağlıklı bilgi iletilmesi ve gözlemcilerin istikrarın geri kazanıldığına ikna edilmesi gerekiyor.

S&P’nin sağlıklı bir analiz yapmaya dahi gerek duymadan not indirmesi, içlerinde kasıtlı davrananların da olabileceği geniş yatırımcı kitlesiyle iletişimin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Moody’s ve Fitch’in, S&P’ye göre daha profesyönel davranacağını umabiliriz; Türk ekonomisinin şu anda not düşürülmesini gerektirecek bir durumu yok. Ancak en kötüye hazırlıklı olmak gerekiyor.

Bu iki kurum, mantık dışı sebeplerle yanlış kararlara imza atabilirler. Çoktan hakedildiği halde, çok zor ve çok geç yatırımcı seviyesine çıkartılan Türkiye’nin notu, acemi analistler tarafından ya da belki de bazı baskılarla düşürülebilir. Bu risk göz önünde tutulmalı ve iletişim ve politikalar ona göre geliştirilmeli.

Benim görüşüm, ilk önce halkın gözündeki en basit gösterge olan kurların ateşinin düşürülmesi gerekiyor. Zira, kurlar, başlı başına bir iletişim aracı rolu oynuyor. Bunun için bir taraftan faiz politikası iğer taraftan ise hem siyasi hem ekonomik alanda ani kararların alınmaması önemli olacak.

15 Temmuz gününe kadar alımda olan yabancı yatırımcılar  darbe girişiminin ortaya çıkarttığı belirsizlik ortamında tabii olarak bir çıkış psikolojisine girdi. Tabi bu arada ciddi miktarda zarar yazdılar. Yerliler ise, yabancı çıkışının yükselttiği kurlar üzerinden kar realizasyonu amacıyla dolar satttılar.

Yabancı yatırımcıların ülkeye geri getirilmesi için ortamın kontrol altında olduğunun anlatılması gerekiyor. Bu sağlanırsa kurlar da kendiliğinden gevşeyecektir. Ancak, yabancıların geri getirilmesi için gerekli ortamın en basit göstergesi de gevşeyen kurlar olacak. Dolayısıyla, kurlarla yabancı yatırımcı davranışı arasında da çift yönlü bir sebepsel ilişki var.

İletişim politikasının ötesinde, iç talebi güçlendirici politikaların devreye sokulması gerekiyor.  Beklentilerdeki bozulma iç talebi düşürecek. Bu aşamada, dış talep ve ihracatın bu düşüşü tazmin etmesi mümkün değil. Dolayısıyla, 2009 yılında olduğu gibi, şirket ve tüketicilerin harcama yapmasını teşvik edici önlemler gerekiyor. Bunun ilk şartı, darbe sonrası soruşturma çalışmaları sürerken, halk açısından herşeyin normale döndüğü algısının oturtulmasıdır. Bu başarılırsa, tüketici kredilerinin yeniden şişirilmesine gerek kalmaz. İkinci olarak, 2016 yılı için küçük ve orta ölçekli şirketler için kurumlar vergisi tatili de olmak üzere çeşitli desteklerin devreye sokulması da faydalı olur.

Sonuç; ekonomi yönetimi ilk haftayı başarılı yönetti. Ancak yolun daha başındayız.

“Pre-modern darbeye post-modern direniş”

Murat Yülek, 18.07.2016, Dünya

Son ‘klasik’ darbeyi 1980’de görmüştük. O zaman lise öğrencisiydim. Herkes gibi TRT’deki bildiriyi dinlemiş, sokağa çıkma yasağı bitene kadar evlerde oturmuştuk. Türkiye’ye 40 milyar dolara mal olan ve hükümetin değiştiği 28 Şubat ‘post-modern’ darbesini de 1997 yılında yaşamıştık. Tanklar Sincan’da yürümüştü. Tüm büyük medya kuruluşları, muhalefet partileri, ve beş büyük STK post-modern darbeyi desteklemişlerdi. Benim şahsen yaşamadığım bir önceki ‘klasik’ darbe sonucunda bir başbakan ve iki saygın bakan taraflı mahkemeler tarafından yargılandıktan sonra  sonradan fabrikasyon olduğu iyice anlaşılan sudan bahanelerle asılmışlardı. Ama tüm bu ‘klasik’ darbelerde halka doğrudan saldırı olmamıştı.

Geçen Cuma gecesi yaşadığımız darbe bir ‘pre-modern’ darbeydi; cunta yönetimi kurmayı hedefleyen bir grup asker, caydırıcılık ve organizasyon gücü ile değil doğrudan halka ateş açarak, seçtikleri hedefleri bombalayarak darbe yapmaya çalıştılar. Ankara Genel Kurmay kavşağında ben ve .ocuklarimin hemen yanı başında sivil şehit ve yaralılar vardı. Nasıl bir silahla vurulduysa (muhtemelen helikopterden yapılan makineli tüfek atışı), şehitlerden birisinin başı yoktu. Diğerinin iç organları vücudunun dışına çıkmıştı. Oradan kurtulmaya çalışırken bir kaç kişinin taşımaya çalıştığı bir yaralıyı Akay kavşağına kadar taşıyabildik. Ancak ambulanslar bölgeye yeteri kadar giremiyordu. Kan kaybetmesin diye bacağını kemeriyle sarıp sıkıtğımız yaralının sonunun ne olduğunu maalesef bilemiyorum ve daha fazla taşıyamadığımız için de kendimi affedemiyorum.

Bu kez, halkı doğrudan hedef alan bir darbe girişimi (bir karşı-Tienanmen) olsa olsa ‘pre-modern’ darbe olarak  nitelendirilir. Halkın doğrudan hedef alınarak öldürülmesi ve yaralanması dışında, özel kuvvetler merkezinin, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin, Emniyet, MİT merkezlerinin, Cumhurbaşkanı’nın kaldığı otelin bombalandığı, darbeye karşı çıkan kuvvet komutanlarının derdest edildiği, Genel Kurmay Başkanı’nın darneye destek vermesi için kafasına silah tutulup boğazının kemerle sıkılarak işkence edildiği bir organizasyon…

Bu pre-modern darbe girişimine, halk tüm kesimleriyle ‘post-modern’ bir tepki gösterdi. Kendisine karşı yürüyen tankları durdurdu; hareketsiz hale getirdi ve üstüne çıktı. Basın tüm hatlarıyla darbeye karşı çıktı. CNNTurk yayın müdürünün, elinde silahla emir veren ere ‘verdiğin emir kanunsuz’ dediğini duyduk. Bazen ‘askeri göreve çağırmakla’ suçlanan muhalefet partileri tek vücut demokrasinin yanında cesurca yer aldı. Üniversitelerin, şirketlerin, STK’ların daha ilk saatlerde darbe karşıtı bildirilerini okuduk. Ordunun içindeki demokrasi bilinci de kendisini gösterdi. Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın cunta yönetiminin kanunsuzluğunu vurgulayarak, Muğla’daki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, kaldığı oteldeki saldırıdan önce İstanbul’a davet etmesi ve güvenliğini garanti etmesi bunun göstergesi. Orgeneral Dündar bundan sonra da sık sık darbe girişiminin kanunsuzluğunu vurguladı.

Pre-modern darbe girişimine post-modern halk tepkisi, Türkiye’de halkın kendi hakları konusundaki bilincinin geldiği noktayı gösteriyor. Halkımız, post-modern tepkisiyle, kendi demokratik haklarını artık bir hediye olarak görmediğini ve bunları sonuna kadar savunma bilincine ulaştığını gösterdi. Halk, “Türkiye artık sabah erken kalkanın darbe yaptığı bir ülke değil” dedi. İktidarıyla, muhalefetiyle, sivil ve askeriyle toplumumuzda demokrasinin ne kadar kökleştiğini anladık.

Eğer darbe başarılı olsaydı; bu yazı muhtemelen yazılamayacaktı. TRT sunucusunun eline tutuşturulan kağıdı okuması misali basın susacaktı. Ekonomi duracaktı. Türkiye demokratik sistemin bir cunta eliyle durdurulduğu bir ülke olarak geriye gidecekti. Darbe baskısı altındaki Mısır’da erkenden basılan gazetelerin sevinçli manşetlerini görecektik Türk medyasında da. Yeni anayasamız da yeniden darbe baskısı altında  yapılacaktı.

Yeni dönemde, başta fetö örgütü, darbede ana rolü oynayan kişilere gerekli cezanın verilmesi gerekiyor. Hem vicdanların yatışması hem de caydırıcılık açısından bu gerekli. Verilen kayıplar, bombalamaların haklı etkisiyle, halk arasında idamın yeniden getirilmesi istekleri dalgalanıyor. Türkiye’nin yeniden doğuşunu temsil edilen 16 Temmuz tarihinin bir milli gün ilan edilmesi doğru olur. Hem bir yas, hem de bir bayram niteliğiyle. Ankara Akay kavşağının isminin ‘Halk Meydanı’ olarak değiştirilmesi de uygundur. Ordunun içindeki çatlaklar ve bölünmeler Türkiye açısından çok tehlikelidir. Ordumuzun siyasetin tamamen dışında, meritokratik yönetilmesi, hizibler, cuntalar, çetelerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Yoksa, Türkiye’yi dış tehditlere karşı koruyan organımız bu kabiliyetini kaybeder. Bizler de özgürlüğümüzü ve vatanımızı.

Ama en önemlisi, partilerin bir araya gelerek yeni bir sivil anayasayı hazırlamalarıdır. Karşılıklı özveriyle bu acı olaylardan çıkartılacak en olumlu sonuç bu olur.