Havaalanı yönetiminin neresindeyiz?

Murat Yülek,02.04.2017, Dünya

Havaalanlarının şehir hayatının merkezine alınması fikri bir süredir rağbet görüyor. Havaalanları etrafında ticari ve teknoloji alanlarının  oluşturulmasına dayanıyor bu fikir. Demiryollarının gelişmesiyle  özellikle Avrupa’da garların şehir hayatının merkezine alınmaına benzer bir süreç. Aeropolis gibi isimler altında geliştirilen alanlar hem o havaalanının bir transit ve destinasyon merkezi olmasına destek oluyor hem de şehirde yaşayanlara yaşam ve istihdam merkezi  görevi görüyor.

Şu anda Hong Kong Havaalanı’nda Skycity adı altında bir ticari alan oluşturulması amacıyla yatırımcı aranıyor. Skycity, 25 hektar büyüklüğündeki arsa üzerinde 200 bin metrekarelik bir perakende, ofis ve konaklama alanı olarak kavramlaştırılmış. Türk yatırımcılarının altında kalkabileceği bir proje. Dünyanın en büyüğü olacak olan İstanbul’daki üçüncü havaalanı da buna benzer bir kavrama sahip.

Türkiye’de 2000’li yıllarda havaalancılığı alanında ileri giden ülkelerden birisi oldu. 1990’lı yılların sonundan itibaren özel havaalanı geliştirme ve yönetim şirketleri kuruldu ve sayısı arttı. Bunlarla birlikte yer hizmetleri şirketleri de güçlendi. Ardından Türkiye’de havaalanı sayısı arttı. Bunlara paralel olarak hava ulaşımı pazarı hızla büyüdü; yolcu sayısı 2000 yılında 34 milyondan 2016 yılında 174 milyona yükseldi. Bu, Türkiye’yi hava yolculuğunda dünyada en hızlı büyüyen ülke haline getirdi. İstanbul bir uluslararası transit noktası haline geldi. İstanbul’un küçük havalimanı olşan Sabiha Gökçen, Avrupa’nın en hızlı büyüyen küçük havalimanı haline geldi. Kapasitesi yılda 5 milyondan 20 milyonlara yükseldi. Türk havalanı yönetim şirketleri portföylerine Avrupa ve Asya’da yeni havaalanları eklediler; Letonya’dan (Riga)  Suudi Arabistan (Medine) ve Kazakistan’a kadar.

Tüm bunlar Türkiye’nin bu alanda dünyanın en iyileri arasına girdiğini gösteriyor. Ancak hala önemli sıkıntılarımız var. Nehiri geçip derede boğulma riskiyle karşı karşiya geliyoruz. Konuyu getireceğim yer havaalanı yönetiminin kendisi.

Havaalanı yönetimi oldukça zor ve uzmanlaşmanın  kritik olduğu bir alan. Yüzlerce uçağı güvenli indirip kaldırmanız; onbinlerce yolcunun oluşturduğu trafiği yönetmeniz gerekiyor. Ancak, günün sonunda bir havaalanının ne kadar iyi olduğunun ölçüsü en başta yolcuların havaalanında yaşadıkları deneyim tarafından belirlenir. Bu konuda akla gelen bazı soruları sıralayalım:

  • İnen yolcu uçak piste indikten sonra kaç dakikada terminale ulaşmıştır?
  • Körükle mi otobüsle mi taşınmıştır?
  • Otobüsle taşınmışsa otobüsü ne kadar beklemiştir?
  • Bagajı varsa bagajını ne kadar kolaylık ve kısa sürede alabilmiştir?
  • Bu süreçte bir zorluk yaşamışsa ilgililere kolaylıkla ulaşabilmiş midir?
  • Ulaşmışsa yer hizmetleri çalışanları kendisiyle güler yüzlü profesyönel bir iletişim kurmuş ve sorunu çözmüş müdür?
  • Bu durum ne kadar sürmüştür?
  • Terminalden çıkış yapan yolcu havalanaında yeniyse yönlendirmelerle kolayca gitmek istediği noktaya (otopark, mekik otobüslerin durakları, metro istyasyonu, şehire taşıma otobüsleri) varabilmiş midir?
  • Otopark tasarımı doğru mudur? Arabasını alan yolcu en kısa zamanda, geniş bağlantı/geçişlerle  otoparkın dışına çıkabilmekte midir?
  • Otopark ücretini kolay ödeyebilmekte midir?
  • Mekik, otobüs beklşenen noktalar profesyönelce işaretlenmiş ve bekleme alanı bekleyenlerin rahat ve güvenliği açısından doğru tanzim edilmiş midir?
  • Gelen yolcusunu arabasıyla karşılamaya gelenler havaalanına kolaylıkla giriş yapabilmekte midir? Bu arabaların bekleme alanları doğru tanzim edilmişmidir?
  • Kısa dönemli otopark ve bekleme alanları mevcut mudur?

Havalanınındaki “yolcu deneyiminin tasarımı” açısından sıkıntılarımız olduğu kesin. Ankara Esenboğa’ya uçan THY uçakları nedense körük kullanmıyorlar.  İnen uçakların havaalanlarının ücra köşelerine park edip terminallere otobüslerle taşınmaları mutad. Hem Ankara Esenboğa hem de İstanbul Atatürk Havaalanları’nda  bagaj bekleme süreleri uzun. Yolcu almaya gelen araçlar uzunkuyruklar oluşturuyor; yolcuların arabalara binmeleri yolun üzerinde yapılıyor. Bu da kuyrukları uzatıyor. Taksiler de bu hatlarda hareket ediyor.

Sonuçta yıllar önce otobüs garlarından alışık olduğumuz görüntüler ortaya çıkıyor. Şehirle hızlı raylı sistem bağlantısı olamayan Ankara Esenboğa Havaalanı’nda  mekik otobüslerin durak yerleri bile hala işaretlenmedi. Kısa dönemli park ve bekleme yeri de düşünülmediği için terminal önündeki dört şeritli  yol, araçların park ve bekleme alanı olarak kullanılıyor. Bu da bana çocukluğumun otobüs terminallerindeki “hercümerci” hatırlatarak nostaljik duygulara sokuyor. Dİğer yolcular da aynı duyguları paylaştıklarını söylüyorlar birbirlerine.

Mizah bir yana; havaalanlarımızın ve bunların yönetiminin çok daha iyi olmasını bekliyoruz. “Yolcuya yaşatılacak  deneyimi” planlayabilecek bilgi birikimi ve tecrübeye sahip insanımız var.  Havaalanı yöneticilerimizin müşteri deneyimi ve memnuniyetini düzenli ölçmeleri ve gerekli düzenlemeleri yapmaları gerekiyor. Bu sayede havaalancılıkta dünyanın en iyileri arasında olduğumuzu teyid edeceğiz ve dünya pazarındaki yerimiz güçlenecek.

Osmanlılar ve Avrupa’da Finansal Krizler

Murat Yülek, 02.04.2017, Dünya

Ah bu Osmanlılar; “bütün kötülüklerin altından Osmanlıların çıktığı” gibi tarihin ilk finansal kriz örneği sayılan Hollanda, lale krizinin (bazıları Tulip-mania derler)  altında da onlar yatıyordu!

15. yüzyılda Latin Amerika’da kılıç ve mikroplar eliyle yapılan ve milyonlarca yerlinin hayatını kaybettiği müthiş katliamların ardından başlayan gümüş ve altın yağmasında, İspanyol hazine gemileri binlerce tonluk altını İspanya’ya “hazine filolarıyla” taşımaya başladı. Hollanda ve İngiliz korsanları (İngilizcede devletten bağımsız olanlara “bucanneer” ve devletten izinli olanlara “privateer” denirdi) bu gemilerden gözlerinin kestiğine saldırır ve çarpışmayı kazanırlarsa altınları kendi ülkelerine götürürlerdi.

Ancak, İspanyol (ve Portekiz) merkantilizminin aksine Hollanda (ve sonrasında İngiltere) merkantilizmi daha üretim odaklıydı. Daha 13. yüzyılda İngilizler ham yünün Hollanda’ya ucuza ihraç edildiğine, Hollanda’da giyim ürünlerine dönüştürülerek İngiltere’ye  ve diğer ülkelere satıldığını farketmişlerdi. Böylece Hollanda dışarıya bağımlı olduğu hammadeye yüksek katma değer ekleyerek bir ihracat ülkesi olmuştu. Öyle ki 17 yüzyılda Colbert, Flaman tekstil üreticilerini ‘ayartarak’ Fransa’ya göç ettirmiş ve Fransız tekstil sanayini bunlara kurdurtmuştu.

16. yüzyılda Hollandalılar Fluyt ismini verdikleri gemileri seri üretim teknikleriyle üreterek dünyanın en büyük deniz gücüne sahip olmuşlardı. Öyle ki, sonradan Rus Çarı Deli Petro Rusya’nın yerli gemi sanayini kurmak amacıyla Hollanda’da “staj” yapmıştı.

Hollanda,, evlenmeler sonucu İspanya’ya bağlansa da sonradan bir başarılı bir özgürlük savaşı vererek bağımsızlığını kazandı. Kısa sürede gemicilik ve tekstil gibi teknolojik kapasite oluşumuna finansal ve Ticari kapasite oluşumunu da ekledi. İlk anonim şirketlerin kurulması sermaye birikimini güçlendirdi ve VNB  gibi uluslararası tekelci ticaret şirketlerinin kurulmasını sağladı. İlk borsa ve büyük bankaların kurulması da bunun örneklerindendi.

Hollanda’nın İspanya ile mücadelesi Osmanlı İmparatorluğu’nun dikkatini çekmiş olmalı. Osmanlılar ile ticaret  yapabilme iznini almak için çok uğraştı Hollandılar. Osmanlılar da küçük Hollanda’nın talebini geri çevirmedi ve onlara ticaret yapma (kapitulasyon) hakkı tanıdı. Böylece, Osmanlılar küçük Hollanda’ya destek verdiğini göstermiş ve Hollanda’nın ekonomik gelişimine  de yardımcı olmuş oldu.

İşte bu arkaplan üzerinde, küçük Hollanda 16. yüzyıldan sonra dünyanın o zaman için en büyük sömürge imparatorluğunu kurmayı başardı. Korsanlıktan sömürge imparatorluğuna geçiş süreci, Hollanda’nın yoluna çıkan ülke ve güçler için oldukça kanlı oldu. İngilizler bile Endonezya’daki Amboyna katliamıyla Hollanda’nın saldırganlığından nasibini almıştı.

Hollanda, Osmanlı’dan yardım kopartmaya çalışırken laleyi tanıdı. İstanbul’a ziyarete gelen tüccar ve diplomatlar bahçe kültürünün çok geliştiği Osmanlı’dan çok etkilendiler. Lale soğanları edinerek ülkelerine götürdüler. O zaman İstanbul’da lale “tülbend” çiçeği olarak adlandırılırdı. Hollandılar, dilleri döndüğü kadar “tulip” ismini verdiler laleye.

Çalışkan Hollanda’lılar değişik lale türleri geliştirmeye de çalıştılar. Hollanda’da lale aşkı kısa sürede inanılmaz seviyelere ulaştı. O kadar ki, tarihin ilk finansal “balonunu” şişirmeyi başardılar. İktisat tarihçileri, bu lale çılgınlığı döneminde bazı lale soğanlarının fiyatının bugünün parasıyla 400 bin avroyu aştığını belirliyorlar. Hollanda’lılar bir lale soğanının bu para etmeyeceğini aklettikleri zaman çok geç oldu ve balon patladı. Finansal kriz literatürü bu olayı, John Law’un Güney Denizi Spekülayonu’ndan da önceki ilk finansal spekülasyon örneği olarak tanıdı.

İşte sevgili dostlar, bu Osmanlılar vary a; Avrupa’da finansal krizleri başlatanlar da onlardı.

Kamu satın alma politikaları sanayileşmenin itici gücüdür

Murat Yülek,02.03.2017, Dünya

Müfredat gereği ilkokul birinci sınıf öğrencilerinin “vatandaşlık bilinci” konulu araştırma yapmak ve bununla ilgili kısa bir yazı yazmaları isteniyor. Tabi 7 yaşındaki çocuklar bu soruya cevap vermeyi bırakın anlamakta zorluk çekiyor. Ancak yine de daha ileri yaşlar için önemli bir kavram. Vatandaşlık görevlerimizden en önemlilerinden birisi ülkede kalkınma ve gelişmeyi sağlamak olsa gerek. Bu görev vatandaşlar adına kamu sektörü ve özel sektördeki karar alıcılara düşüyor.

Her ülkede kamu kesimi satın alma politikaları ülkenin kalkınma ve gelişmesinin en önemli araçlarından birisi ve sanayileşmenin itici gücüdür. Dolasıyla, kamu kesimi satın alma politikalarının doğru tasarlanması ve uygulanması vatandaşlık görevlerimizin başında geliyor. Zira bu politikalarla, daha evvelden ülkenin sahip olmadığı yetenekler kazanılır ve ithal bağımlılığı ortadan kalktığı gibi ihraç ürünleri geliştirilir. Sanayi politikası uygulamadığını söyleyen ABD’de savunma  sanayi bunun en güzel örneklerindendir.

Ancak yakın tarihimiz, yerli yeteneklerin kazanılmasını engellenmeye çalışıldığı örneklerle doludur. Kamu satın alma kararları bunların başında gelir. Savunma sanayi güzel bir örnek. Türkiye son yıllarda bu alanda mesafe almaya çalışıyor. 1970’lerde başladıktan sonra 1980’lerde tekrar canlandırılan yerli savunma sanayinde son yıllarda bir atılım gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bu sektör yavaş yavaş ihracatçı hale geliyor.

1990’ların sonunda TÜBİTAK SAGE ülkemizin 65 km menzilli ilk güdümsüz karadan karaya roketi olan Toros’u yerli imkanlarla geliştirmiş ve testten geçen prototipleri imal etmişti. O dönemde Kara Kuvvetleri Komıtanlığı bu füzeden sipariş vermeyi reddetti. Bunun yerine Çin’den teknoloji transferiyle Roketsan tarafından Kasırga roketleri imal edildi. Bu karar Türkiye’nin bu alandaki yetkinliklerinin geliştirilmesini 20 seneye yakın geciktirmiş oldu. O siparişler o yıllarda verilseydi Türkiye şimdi muhtemelen 1000 km menzilli benzer roketleri imal edecek yeteneğe sahip olacaktı.

TAI/TUSAŞ bazı raporlara göre ilk insansız hava aracı prototipini 1996’da imal etmişti. Ancak bu projeye de sahip çıkılmadı. Bunun yerine İsrail’den, kusurlu ihalar olan Heron’lar satın alındı. TUSAŞ ise iha konusunda hala prototip seviyesinde (ANKA) kaldı. Güzel bir gelişme, bir özel şirket olan Bayraktar yerli ihaları imal etti. Uzmanlara göre Bayraktar ihaları dünyanın en gelişmiş ihaları arasında yer alıyor.

Bu tür engellemeler Vecihi Hürkuş, Nuri Demirağ, Necmettin Erbakan gibi çeşitli yerli sanayi önderlerinin de başına geldi Cumhuriyet döneminde. Atatürk döneminde başlatılan sanayileşme hamlesi de yarım kalmış, Şevket Süreyya Aydemir ve Kadro hareketi tarafından devam ettirilmeye çalışılmasına rağmen, 1940’ların sonlarında Marshall Yardımlarıyla durdurulmuştu. 1960’lı yıllarda da iktisatçılarımız Türkiye’nin neden otomobil imalatına girmemesi gerektiğini yazıyorlardı.

Bugün bu sorunlar halloldu diyemiyoruz henüz. Basına yansıyan haberlere göre, şu anda en önemli altyapı projemiz olan üçüncü hava limanında ucuz Çin ithal mermerleri kullanılacak. Oysa Türkiye dünyanın en önemli mermer üreticileri arasında. Yine aynı havaalanında yerli üreticilerden daha pahalı fiyat vermesine rağmen bir Alman firmasının Çin’de imal ettirdiği yürüyen merdivenler ve asansörler kullanılacak. Oysa yerli asansörler ve yürüyen merdivenlerin dünyanın en büyük havalimanında kullanılmasıyla yerli şirketlerimiz yurt dışı ihraç pazarlarına açılacaklar, yerli markalarımıza önemli bir uluslararası referans ve iş bitirme sağlanmış olacaktı.

Asansör sektöründen bahsetmişken konunun üzerinde biraz duralım. Ülkemizde bu sektörde düzeltmemiz gereken önemli bazı yanlış politikalar var. Birincisi, bazı kamu kurumlarımız asansör satın alma şartnamelerine yabancı asansör ya da komponent firması şartı koyuyor. Böylece, yerli üreticiler dezavantajlı duruma girmiş oluyor. İkincisi, genelde yerli merdiven altı firmalarla kalbur üstü firmalar arasında ayrım yapılmıyor. Üçüncüsü, Ekonomi Bakanlığımız asansör komponenti ithalatına gümrük vergisi koyarken komple asansör ithalatına gümrük vergisi koymadı. Birinciyle birleşince yerli asansör sektörümüz dezavantajlı hale geliyor: yabancı şirketler Çin’de ürettirdikleri komple asansörleri sıfır gümrükle ithal ederek kamuya (özellikle hastanelere) satıyorlar. Yerli üreticiler ise Türkiye’de üretilemeyen komponentleri gümrük ödeyerek ithal etmek zorunda kaldıkları için yabancı rakipleriyle rekabet edemiyorlar. Dördüncüsü, ray, fren gibi bazı komponentlerin ileri kaliteli olanları ülkemizde üretilemiyor. Burada TÜBİTAK’ın devreye girerek bu ileri özellikli komponentlerin geliştirilerek üretilebilmesi için nitelikli yerli üreticilere destek vermesi gerekiyor. 

Benzer durumlar raylı sistemlerde var. Şehirlerimizde yerli metro araçları, hafif raylı sistem araçları vs üretilebildiği halde satın alma süreçlerinde tercih edilmiyor. Bu alandaki kamu satın almalarımız da yerli üretim ve yetenekleri geliştirme öncelikli olmalı.

Kıssadan hisse: kamu satın alma politikalarını gözden geçirmeye devam etmeliyiz. Bunu yaparken satın alma politikalarını tek başına değil diğer ekonomi politikalarıyla koordineli bir çerçevede yapmalıyız. Satın alma politikalarını ekonomik kalkınma ve gelişmenin parçası olarak düşünmeliyiz. “Bu konuda AB ne der?” şeklinde çekinceler var. Endişeye mahal yok; bu, bir başka yazının konusu.

Taşıt araçları sektöründe dış ticaret açığı büyüyor

 

Murat Yülek, Mart  2017, Derin Ekonomi

Zengin ülkelerin en önemli üretim ve ihracat kalemlerinin başında taşıt araçları sektörü geliyor. Eğer yan sanayi ihracatımız olmasa taşıt araçlarında senede 13 milyar dolara yakın dış ticaret açığımız olacaktı. Bunlar sağlıklı gelişmeler değil.

Taşıt  araçları sektörü dış ticareti (2016; milyar USD)

 

Not. Hesaplamalar TÜİK Geniş Ekonomik Gruplar Sınıflamasına Göre (GEGS) dış ticaret verileri kullanılarak yapılmıştır.

Türkiye’de kara taşıt araçları, özellikle de otomobil üretimi hızla artırıyor. İhracatımız da yükseliyor. Ancak Yan sanayi ihracatımız hariç tutulursa otomotiv sektöründe de önemli bir dış ticaret açığımız var. Yan sanayi üretim ve ihracatımız otomobil üretcilerinden bağımsız şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. 2016 yılında yan sanayi ihracatımız hariç tutulduğunda otomotiv sektörü dış açığımız 7 milyar dolara ulaştı. Yan sanayi, otomotiv sektörünün dış ticaretini dengeye getiriyor.

Otomotiv  sektörü dış ticareti (2016; milyar USD)

İhracat (yan sanayi hariç) İthalat (yan sanayi dahil) Dış ticaret açığı İhracat (yan sanayi)*
                                10.9                               17.8 -  7.0                                8.9

 

Türkiye’de otomobil üretimi 1995 yılında 419 bin seviyesindeyken geçen sene 1,49 milyon rakamına yükseldi. Bunun 950 bini binek otomobillerinden oluşuyor. Türkiye’de binek otomobili imalatı tamamen yabancı firmalarla yapılan ortaklıklar tarafından yürütülüyor. Bu firmalar uluslararası tedarik zincirlerinin içinde yer aldıkları için üretilen araçların satış sonrası hizmetlerine konu olan parçaları büyük ölçüde yurt dışından geliyor. Satış sonrası hizmetlerde kullanılan parçalar da hem ithal edilen ürünlerde hem de yurt içinde üretilen ürünlerde ithal ediliyor. Parça yerlileşmesi özellikle ithal araçlarda çok düşük.

Ülkemizde  otomotiv sanayinin toplam doğrudan katma değeri (yan sanayi hariç) 5 milyar dolar civarında kalıyor. Bu kadar rakamın düşüklüğü (GYSH’nın yüzde birinden daha düşük), binek otomobil sektörümüzde yerli şirketlerin, yerli marka, tasarım, üretim ve tedarik zincirlerinin olmamasından ya da az olmasından kaynaklanıyor.

Bu arada, binek otomobili üretimimizin büyük kısmı ihraç ediliyor. Buna karşılık yurt içi pazarda satılan binek otomobillerinin büyük kısmı ithal ediliyor. Geçen sene yurt içinde satılan 757 bin binek otomobilinin 564 bini ithal edildi.

Eğer doğru politikalar izlenmezse taşıt araçları sektöründe verilen açık gittikçe büyüyecek. Zira, yandaki grafikte görüldüğü gibi, Türkiye’nin sektördeki dış açığı son yıllardaki ekonomik yavaşlamaya ragmen düşmüyor. Banka kredileri, amortismanların vergiden düşülmesi gibi faktörler binek otomobil ithalatının yüksek kalmasına sebep oluyor.

 

Toplam otomobil üretiminin yarım milyon civarındaki kısmı da kamyon, otobüs, traktor başta olmak üzere binek dışı araçlardan oluşuyor. Burada yerli markalar var ve katma değer yükseliyor.  Bu araçlar Türkiye’ye ciddi ihracat gelir sağlıyor. Ancak bunların üretiminde de binek araçları kadar olmasa da ithalat var.

Yan sanayi üretiminde Türkiye bir hayli gelişme kaydetti. Öyle ki, yan sanayi ihracatı Türkiye’nin binek otomobili ihracatından daha yüksek. Bu sektörün desteklenmesi ve yerliliğinin artırılması gerekiyor. Ancak, toplam yan sanayi ithalatı ihracatından daha fazla. Sebebi yukarıda anlatıldı.

Sonuç kısaca şu; otomotiv sanayimiz önemli dış ticaret açığı veriyor. Bunda rol oynayan ana unsurlar şunlar:

  1. Binek otomobillerinde ticaret açığı veriyoruz (ihracatımız ithalatımıza göre daha düşük). Zira bu sektörümüzde ithalat bağımlılığı çok yüksek.
  2. Türkiye’de üretilen ve çoğunluğu ihraç edilen otomobiller için önemli ölçüde parça ithalatı yapıyoruz. Otobüs, kamyon, traktör gibi binek dışı araçlarının üretiminde de ithalat var. Ancak yan sanayi ithalatında ana rolü yabancı ortaklıklı otomobil sektörü oynuyor. Öyle ki, toplam otomobil ihracatımızdan daha fazla yan sanayi ithalatımız var. Hatta, yan sanayi ithalatımız büyüklük olarak tüm otomotiv ana sanayi ihracatımıza yakın.

Ne yapılması gerekiyor?

  1. Yerli binek otomobili üretiminde yurt içi tedarik zincirleri güçlendirilmeli, yerli yan sanayi ürünlerinin kullanılmasının teşvik edilmelidir.
  2. Yerli otomobil projesi önemlidir. Başarılması durumunda hem sektördeki toplam katma değer yükselir hem de dış ticaret açığı kesilir.
  3. Otomobil yan sanayinin uluslararası rekabetçi gücünün artırılması için sektör hem finansal hem de teknolojik açıdan desteklenmelidir.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi

Murat Yülek, 02.02.2017, Dünya

Nisan ayındaki referandumda halk uygun görürse Cumhurbaşkanlığı sistemine geçecek. Bu bir rejim değişikliği değil; Türkiye’nin siyaset ve ekonomisinin verimliliğini artırabilecek bir sistem değişikliği. Tabi, bir sistemin daha potansiyel olarak daha verimli olanla değişmesi tek başına başarıyı garanti etmiyor. Sistemi yürütecek olan insan kalitesi başarının asıl belirleyicisi olacak.

Türkiye Barolar Birliği anayasada yapılan değişiklikleri madde madde çıkartarak kullanım kolaylığı yüksek olan bir web sayfası hazırlamış. Buradan, toplam madde değişiklikliklerini kelime sayısı olarak ölçersek oldukça az sayıda değişiklik yapıldığı  görülüyor.

Anayasa’daki temel değişiklik yürütmenin başına başbakan yerine Cumhurbaşkanı’nın getirilmesi olarak özetlenebilir. Cumhurbaşkanı, bugün belediye başkanlığında olduğu gibi halk tarafından seçilecek ve icraatleriyle doğrudan sorumlu olacak. Üst düzey kamu görevlilerini o atayacak.

Siyaset bilimi ve iktisat alanında sık kullanılan ‘asil-vekil’ kuramı çerçevesinde bakalım. Bu değişiklik, asil (halk) ile vekil (burada yürütmeden sorumlu olan hükümet) arasındaki mesafeyi kısaltır. Vekilin daha sorumlu çalışmasını sağlar. Asilin de vekilin başarısını daha iyi denetlemesinin yolunu açar.Bu yönleriyle önerilen yeni sistem ABD’deki başkanlık sistemine oldukça benziyor. Kalkınma sürecini tamamlama ihtiyacında olan bir ülkede bu değişikliğin olumlu sonuçlar doğurması beklenir.

 

Benim açımdan ikinci önemli değişiklik, TBMM’nin, temel görevi olan yasa yapımına odaklanması. Bu ülkemizde yasamanın gücü ve verimliğini artırıcı bir değişiklik. Burada, benim önemli bulduğum ve daha önce de bu köşede gerekliliğini vurguladığım bir husus, bakanların parlemento dışından seçilmesi. Mevcut parlementer sistemimizde yürütmenin en önemli yetkilileri olan bakanlar yasa yapıcı olarak seçilen milletvekilleri arasından seçiliyor. Yürütme ve yasama yapması gereken yetkililerin aynı havuzdan seçilmesi, güçler ayrımı prensibine tamiri güç bir hasarı beraberinde getiriyor. Bu açıdan yeni anayasa tasarısı oldukça olumlu bir içeriğe sahip.

Mevcut anayasadaki kanun hükmünde kararnamelerin yerine yeni öneride Cumhurbaşkanı kararnamesi getiriliyor. Bu yasal boşlukların hızlı doldurulması açısından faydalı. Cumhurbaşkanlıpı kararnamaleri kanun-altı metinler olarak tanımlanıyor. Yani, kanunla çeliştiği yerlerde kararname hükümleri geçersiz oluyor.

Yeni anayasa tasarısı TBMM’nin Cumhurbaşkanı üzerindeki denetim gücünü de artırıyor. Değiştirilen 105 maddede, 600 milletvekilinin beşte üçünün gizli oyuyla Cumhurbaşkanı hakkında suç işlediği yönünde soruşturma açabilmesi sağlanıyor. Sonuçta üye tamsayısının üçte ikisinin (yüzde 67) oyuyla Cumhurbaşkanı yüce divana sevkedilebiliyor. Mevcut anayasada ise sadece vatana ihanet suçlamasında Cumhurbaşkanı üye sayısının dörtte üçünün (yüzde 75) oyuyla suçlandırılabiliyor.

Adalet sistemi açısından önemli bir kurul olan Hakim ve Savcılar Kurulu (eski HSYK) öneride 13 üye ve başkandan oluşuyor. Bunların şartları sağlayan 5 tanesi Cumhurbaşkanı, 7 tanesi ise TBMM tarafından seçilmesi öneriliyor. Mevcut sistemde 22 üyenin 4’ü Cumhurbaşkanı atarafından atanıyordu. Başkanlık sisteminin olduğu ABD’de üst mahkeme üyelerinin tamamı Cumhurbaşkanı tarafından öneriliyor; adaylar senatoda senatörler tarafından onaylandıktan sonra Cumhurbaşkanı tarafından atanıyorlar. Yani önerilen sistem ABD’ye göre Cumhurbaşkanı’nın gücünün törpülemiş.

Yeni sistemin getirdiği ana değişiklikler benim açımdan bunlar. Yeni sistem eğer iyi yürütürlürse Türkiye’ye fayda getirir.

 

 

ABD ile Türkiye arasında Serbest Ticaret Alanını Konuşalım

Murat Yülek,  Şubat 2017, Derin Ekonomi

Donald Trump Amerika Birleşik Devletleri başkanı oldu. Önümüzdeki 4 yıl dünyayı neler bekliyor? Şu anda görülen, Trump’ın kafasında iki kutuplu bir dünya var. Bir tarafta Anglosaksonlar ve Rusya diğerinde ise Çin. Diğer ülkeler büyük ölçüde önemsiz/‘irrelevant’. Trump’ın dünyasına hoş geldiniz.

Başkan Trump’ın ilk önemli kararı TPP sürecini durdurması oldu. TPP, Obama yönetiminin en önemli politikalarından birisiydi. Avrupa Birliği ile ABD arasında serbest ticaretin  önünü açması ve Atlantik Okyanusu’nun iki tarafı arasında yatırımların da artmasını ön görüyordu. Eşdeğer güç ve gelişmişlik seviyesindeki iki ekonomik alan arasında serbest ticaret ve daha çok yatırım her iki tarafın da işine yarayacaktı açıkçası.

Trump’ın yemin etmesinden önce Brexit’ten sert çıkış yapacağını açıklayan İngiltere’ye, hızlı bir serbest ticaret anlaşması önererek kucak açtı. Avrupa hakkında sert açıklamalara devam ederken bunu yapması Trump’ın kafasında bir Anglo-sakson birliği olduğunu gösteriyor. Bu tercihin sebebi henüz tam olarak belli değil.

Donald Trump tercihleri olan bir lider. İngiltere dışında Trump’ın diğer pozitif tercihleri arasında Rusya da var. En azından siyasi olarak ABD’nin Rusya ile yakınlaşacağı artık kesin gibi. Buna karşılık Meksika ve Çin konusunda Trump çekinmeden negatif tercihler ortaya koydu.

Türkiye konusunda ise Başkan Trump siyasi ve ekonomik tercihini pozitif kullanacak gibi görünüyor. Bu Türkiye açısından ne manaya gelir? Siyasi açıdan Türkiye’nin en önemli beklentisi Fetullah Gülen’in iadesi ve ABD’nin Suriye’de Türkiye’yi yalnız bırakan ve terör gruplarını desteklemesine son verilmesi. Her ikisi açısından da Başkan Trump ve ekibinden olumlu mesajlar alındı şu ana kadar. Bunların ne ölçüde gerçekleşeceğini zaman gösterecek.

Ekonomik açıdan ise Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin Trump döneminde nasıl bir şekil alabileceği henüz belli değil. Türkiye tarafı ABD’ye bir gündem önermedi. Başı oldukça kalabalık olan ABD tarafından da böyle bir gündem gelmedi. Türkiye’nin bu gündemi çalışması ve hazırlıklı olması gerekiyor. Bizce, olası Türk-Amerikan ekonomik gündeminin en önemli maddesi Türkiye ile ABD arasında bir serbest ticaret anlaşmasıdır. Türkiye ile ABD arasındaki ticaret her iki ülke açısından da önemsiz derece düşük. Türkiye-AB dış ticaret hacmi 130 milyar doların üzerindeyken Türkiye-ABD ticaret hacmi18 milyar dolar seviyesinde.

2002 yılından sonra Türkiye’nin ABD’ye olan ihracatı artmadı. ABD’nin Türkiye’ye olan ihracatı ise hemen hemen iki katına çıktı. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye uçak, otomobil ve makineler gibi yükte hafif pahada daha ağır ürünler satıyor. Ancak o da ABD’nin toplam ihracatı içinde oldukça küçük bir orana sahip. Dolayısıyla, her iki ülke de birbirleriyle ticaret yapmıyor denebilir. Karşılıklı yatırımlar da potansiyele oranla oldukça düşük seviyelerde.

Bu durum tersinden okunursa, ortada oldukça önemli bir potansiyelin olduğu görülüyor. Siyasi ilişkilerin derinleşmesine ekonomik ilişkiler de eşlik ederse önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ticaret hızla artabilir. Trump’ın Avrupa ve Çin ile ilgili menfi tercihleri Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri güçlendirici etki yapar. Özellikle tekstil ve hazır giyim alanında. Trump, Meksika’nın aksine, İngiltere’yle olduğu gibi Türkiye ile ticarete olumlu bakacaktır.

Türkiye Trump’ın karşısına ilk baştan itibaren iddialı ve yüklü bir işbirliği gündemiyle çıkmalı. Obama döneminde Amerikan ticaret bakanı Türkiye’nin kamu malları satın alma pazarında ABD’nin oldukça düşük paya sahip olduğunu söylemişti. Aynı şikayet Avrupa Birliği’nden de gelmişti. Oysa Türkiye’nin hem ABD hem de AB kamu satın alma pazarından aldığı pay sıfır. Altını çizelim: sıfır. Dolayısıyla, Türkiye’nin bu konuda da her iki partnerine de söylececeği şey var.

Sokak satıcıları girişimcidir; destek olalım

Murat Yülek,02.01.2017, Dünya

Acı bir terör olayıyla başladığımız 2017 yılının hem Türkiye hem dünya için çok iyi bir yıl olması dileğiyle başlıyorum yazıma.  Kalkınmacı devletin en önemli görevlerinden birisi istihdam sahalarını geliştirmektir. Asıl hedef yüksek ücretli istihdam alanlarıdır. Ancak Türkiye gibi büyük bir ülkede bunu başarmak kolay değil; ve bu hedefe ulalmak uzun zaman gerektirir. Benim hesaplarıma göre, Türkiye’nin mevcut demografik yapısında, iş gücüne katılım oranı artırılarak, şu anda işgücü havuzunda gözükmeyen, ancak çalışabilecek 15 milyondan fazla kişiye istihdam sahası açmamız gerekiyor. Bunların içinde, yazılım mühendisleri olduğu gibi, ortalama eğitim seviyesinin 7 yıl olduğu bir ülkede eğitim ve beceri seviyesi düşük milyonlarca insanımız var.

İstihdam sahası açmak devletin görevidir. Ancak günümüzde serbest piyasa ekonomisinin hüküm sürdüğü bir ülkede devlet toplam istihdamın çok az bir kısmını doğrudan kendisi açıyor. Örneğin ülkemizde toplam istihdamın yüzde 10 kadar bir kısmı kamu bordrosunda gözüküyor. Dolayısıyla, serbest piyasa ekonomisinde devlet istihdam üretme görevini (ki bu sosyal bir görev) özel şirketlere tevdi ediyor. Bir başka deyişle, şirketler sosyal bir görevi yerine getiriyor. Devletin görevi, istihdam alanı açma sorumluluğunu verdiği şirketlerin önünü açmaktır.

Özel sektör şirketleri ve kamu yeterince iş sahası açamazsa, helalinden ekmek parası kazanmak isteyen insanların sokak satıcılığı ya da işportacılık gibi alanlara yönelmesi de normaldir. OECD’nin önceki bir çalışmasında Türk insanının bu anlamdaki girişimciliğinden bahsediyordu. Kalkınmacı devlet bu durumda bu insanlara ceza kesmek yerine halkın bu alandaki gelir üretme imkanlarını düzenler ve artırır. Daha iyi iş imkanı bulamayan, ancak dilenmek ya da kötü yola da düşmek istemeyen kişiler sokak satıcılığı yapabilir. Bunda bir mahzur görüyor muyuz?

Yapılması gereken, belediyelerin sokak satıcılığı yaparak doğrudan istihdam üretmek ‘sosyal görevini’ üstlenen bu insanları kayıt altına alması, onlara uygun yer göstermesi, sattıkları hizmet ya da malları ve satış şekillerini standart ve denetim altına almasıdır. Bu arada, tüm şehirlerimizde ve özellikle İstanbul gibi tarihi ve kültürel zenginliği olanlarda, resmi sokak satıcılarının tezgahları, mekanları da bir görsel tasarıma tabi tutulmalıdır. İstanbul’a gelen turistler simit aldıklarında dahi İstanbul’un kültürel zenginliğinin görsel yansımasını tecrübe etmelidir. Yerel yönetimlerin bu ‘düzenleme’ görevi çok önemli.

Girişimcilik desteği ve eğitimi veren KOSGEB de bu hizmetlerini sokak satıcılarına da yaygınlaştırmalıdır. Yüzde 80’i şehir ve kasabalarda yaşayan halkımızın, sokak satıcıları eliyle hem hayatlarını kolaylaştırmalı hem de meşru kazanç kapıları açmalıyız. Alışveriş merkezlerinde koridorların kiraya verilmesi gibi, bu dönüşüm belediyelerimize ilave gelir de getirebilir. Tabii işgaliye ücretlerini abartmamak kaydıyla.

Oysa, basına yansıyan yönüyle bakarsak işportacılar oldukça baskı altında. Daha geçenlerde sivil bir zabıtanın bir sokak satıcısını darp etmesine basında bol bol yer verildi. Merkezi ve yerel yönetimlerimizin sokak satıcılarını düşman olarak tanımlamaları büyük bir sosyal hatadır. Görev düşen sadece merkezi yönetim ya da yerel yönetimler değil. Genç işletmeci Ömer Mahir İrdam halka da görev düştüğünün altını çiziyor, büyük süpermarket yerine küçük bakkaldan ya da sokak satıcısından alışveriş etmek sosyal dokuya fayda sağlar diyor.

Not: Dünya Gazetesi’nde 2005 yılından itibaren bu köşede yazıyorum. Kovayı boşaltmak için önce doldurmak gerekiyor. Yazılarım bu günden itibaren ayda bire inecek. Bu yeni düzenlemeyi kabul ettikleri için Dünya Gazetesi yöneticilerine teşekkür ediyorum.

 

Sıradışı Yıl 2016

Murat Yülek, Ocak  2017, Derin Ekonomi

2016 yılı ekonomik ve siyasi açıdan sıra dışı bir yıl oldu. Uluslararası siyasi risklerin, deyim yerindeyse tavan yaptığı bir yılı geride bıraktık. Bunlar yetmezmiş gibi bir de darbe teşebbüsü yaşadı Türkiye. Bu gelişmeler 2016 yılında Türk ekonomisi üzerinde önemli menfi etkiler oluşturdu.

Yıla, düşürülen savaş uçağının gölgesinde bir çıkmaza giren Türk-Rus ilişkileriyle başladık. Bozulan ilişkilerin en önemli kurbanı ekonomi oldu. Rusya Türk ihraç ürünlerine çeşitli zorluklar ve yasaklar getirdi. Bu özellikle turizm ve Akdeniz bölgesinde üretilen yaş sebze ve meyvelerin ihracatı açısından güçlükler çıkarttı Türkiye’ye. Türkiye’nin en büyük turizm pazarını oluşturan Rusya’dan gelen  turist sayısının düşmesiyle özellikle Akdeniz’deki turizm işletmelerimiz sıkıntıya girdi. Toplamda, Rusya ile yaşanan problem ihracatın 2016 yılında yavaşlamasına sebep oldu.

Türkiye Rusya Krizi sırasında Rusya’ya karşı ekonomik yaptırım uygulamadı. Rusya, enerjinin  dışında, Türkiye’ye tarım, maden ve metaller gibi ürünlerde yüksek miktarlı ihracat yapıyor. Rusya’nın Türkiye’ye bu ürünlerdeki ihracatı, normal yıllada Türkiye’nin Rusya’ya toplam ihracatının iki katına yaklaşıyor. Rusya’nın Türkiye’ye ihraç ettiği ürünlerin Ukrayna gibi başka ülkelerden de kolaylıkla tedarik edilmesi mümkün. Bu yüzden Türkiye’nin elinde de Rusya’ya karşı ekonomik yaptırım uygulama şansına sahipti. Ancak bu kozunu kullanmadı.

Yılın son çeyreğinde Rusya Türkiye ilişkileri iyileşti. Bu sayede, 2017’den itibaren ihracat ve turizm gelirlerinde artışlar olacak. Ancak, kaybın ne ölçüde telaafi edileceğini şu anda bilemiyoruz.

Türkiye 2016 yılında bir de darbe teşebbüsü yaşadı. Fetö terör örgütünün bu teşebbüsünün ekonomiye maliyeti ağır oldu. Ekonomik ve siyasi güven düştü. Şirketlerin yatırım kararları ertelendi. Özel tüketim düştü. Bunların neticesinde, darbe teşebbüsünün yaşandığı üçüncü çeyrekte Türk ekonomisi yüzde 1,8 oranında daraldı. Dördüncü çeyrekte de yavaşlama devam ediyor. Hükümet tarafından alınan tedbirler teşebbüsün kalıcı etkilerinin ortadan kaldırılmasını hedefliyor.

2016 yılının bir diğer özelliği ise yoğun terör idi. Türkiye, PKK’ya ve DAEŞ’e karşı büyük bir harekat başlattı ve netice aldı. Buna karşılık bu örgütler Türkiye’deki terör eylemlerini artırdılar. Bir taraftan halkı terörize etmeyi, diğer taraftan da ayakta kaldıklarını göstermek amacını güden örgütler az sayıda insanla çok gürültü çıkartacağını umdukları eylemlere giriştiler. Bu eylemlerin de ekonomi üzerindeki etkisi menfi oldu. Ancak hükümet ve güvenlik güçlerinin kararlılığı devam etti. Halkın da terörün bitirilmesine yönelik kararlı tavrı ekonomideki istikrarın bu şartlarda olabileveği kadar güçlü devam etmesine katkıda bulundu.

Avrupa Birliği ile ilişkilerin kötüleşmesi ve Avrupa Parlementosu’nun kararı, Türkiye’nin harici ilişkilerini zorlayan bir başka unsur oldu. Türkiye, Avrupa Birliği’nin teröre karşı tavır almasını istemeye devam ediyor. Ancak Avrupa Birliği’nde bu konuda net bir tavır oluşamıyor. Bu arada, Avrupa Birliği 2016 yılında Brexit oylamasından ve İtalya Başbakanı Renzi’nin istifasından sonra tarihinin en zor dönemlerinden birisini yaşıyor. Avrupa Birliği’nin geleceği hakkında hem Avrupa’da hem de dışarıda kamuoyunda önemli soru işaretleri var. Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde yükselen ırkçılık ve yaklaşan seçimler Avrupa’nın uzun dönemli istikrarı hakkında benzer soru işaretlerin ortaya çıkartıyor. Tüm bunlar, bir Avrupa ülkesi olan ve bunlarla yakın ekonomik ilişkileri olan Türkiye’yi 2016 yılında etkilediği gibi önümüzdeki dönemde de etkilemeye devam edecek.

Amerika’da Donald Trump’ın seçilmesi Kasım ayından itibaren dünya piyasalarıyla birlikte Türkiye’yi de etkiledi. ABD’de kısa dönemde büyümenin artması beklenirken orta uzun dönemde zorluklar artacak. Orta-uzun vadede ABD’nin bir borç sıkıntısı yaşama olasılığı bugün dünküne göre çok daha olası görünüyor.

Yükselen dolar endeksi ve ABD’deki hem piyasa hem Fed faizleri Türkiye’de de borçlanma maliyetlerini artırdı. OPEC kararı sonrası petroldeki artışlar ise Türkiye açısından hem olumsuz hem olumlu etki gösterecek. Petrol zengini Rusya, Azerbaycan ve Ortadoğu ülkelerinin gelirlerinin artması Türkiye’nin ihracatını destekleyecek. Buna karşılık, devam eden enerji bağımlılığı sebebiyle ithalat faturası ve cari açık da yükselecek.

Kısaca; 2016 zor bir yıl oldu. Jeopolitik ve ekonomik riskler yükseldi. Darbe riski de yaşayan Türk ekonomisinin direnci denenmeye devam etti. İyi haber, Türk ekonomisi 2016 yılından da başarıyla çıktı. Kötü haber, 2017 yılı da 2016’dan daha iyi olacak gibi görünmüyor.

Trump Ekonomisi

Murat Yülek, Aralık 2016, Derin Ekonomi

Sürpriz başkan Trump daha resmi olarak başkanlık koltuğuna oturmadan dünya ekonomisi süprizlerle karşılaşmaya başladı bile. Amerika Birleşik Devletleri’nde Fed’e fırsat vermeden faizler kendiliğinden yükselmeye başladı. Bu da dolar endeksini yükseltti ve euroyu düşürdü.

Şimdi dünya, zorlu bir seçim kampanyasının ardından Trump’ın dış siyaset ve ekonomi alanlarında izleyeceği politikaların ne olacağını düşünmeye başladı. Zira, Trump öngörülebilir bir karakter değil; farklı bir lider. İş adamlığı sırasında çok sayıda büyük risk aldı. Bu risklerin bir kısmı gerçekleşti ve Trump’a pahalıya mal oldu ve ona inişli çıkışlı bir iş kariyeri hediye etti. Aynı inişli çıkışlı, risk-sever davranış tarzını başkanlığa taşımasıyla, hem Amerika hem de dünya açısından heyecanlı bir dört yıla gireceğiz.

Trump’ın izlemeyi taahhüt ettiği ekonomi  politikalarına bakarak bu aşamada Amerika ve  dünya için bazı çıkarımlar yapmakta fayda var. Trump’ın şu kadar verdiği beyanatlardan ve seçim bildirgelerinden, izlemeyi taahhüt ettiği ekonomi politikalarının temelinin ekonomiyi kısa vadede büyütme amacını güttüğü görülüyor. Trump Amerika’nın altyapı stoğunun eskidiğini, teknik olarak standart altı ve miktar olarak da yetersiz olduğunu söylüyor. Bu yüzden, kamu harcamalarının altyapıya dayalı olarak artırılmasını ve bu sayede büyümenin hızının yükseltilmesi hedefleniyor. Buna bir nevi büyümeci ‘kamu satın alma politikası’ da denebilir.

Diğer yandan Trump, özellikle Çin’den ve Meksika’dan yapılan ithalatı çeşitli yollarla kısıtlayarak Amerika’daki istihdamı artırmayı, yani, genişleyici maliye politikalarının büyüme etkisinin yurt içinde kalmasını hedefliyor. Trump, TPP müzakerelerinde ‘en sert ve zeki’ müzakerecilerini  görevlendirerek ABD işçilerinin ve üreticilerinin menfaatlerinin korunacağını söylüyor. Örneğin, Trump altyapı inşaatlarında Amerikan yerli çeliğinin kullanılmasını istiyor. Bu sayede, Trump ‘dinamik ve patlayan’ bir ekonomi inşa ederek 10 senede istihdamı, şu anda beklenen 7 milyon yerine toplam 25 milyon artırmak istiyor. Bunu, büyümeyi her yıl yüzde 1,5 oranında artırarak (bunun da istihdamı her yıl bir buçuk  milyon artırmasını bekliyor) başaracağını söylüyor.

Önceki dönemlere bakıldığında bu hedef oldukça iddialı gözüküyor. Zira son 20 yılda ABD’nde istihdam artışı yavaşladı.  1990’lı yıllara kadar Amerikan ekonomisi on yılda 20 milyon civarında net istihdam üretirken son on yılda bu rakam 8 milyona geriledi (Trump’a seçimi kazandıran fakrtörler arasında bu önemli yer tuttu). Trump şimdi bu rakamı üçe katlamayı vaad ediyor. Ayrıca, Trump döneminin başlarında genilleyici politikalarla istihdam artışında bir ivme yakalansa da orta uzun dönemde bu ivmeyi devam ettirecek politikalar varsa bile şu anda açıklanmış değil.

ABD’nde dönemler itibariyle istihdam artışı

Dönemler (Ekim ayı itibariyle) Istihdam artışı (milyon)
2006-2016 8
1996- 2006 17
1986-1996 20
1976-1986 20
1966-1976 18

 

Öte yandan Trump hem gelir hem de kurumlar vergisi oranlarını düşürmek istiyor. Bunun da ekonomiyi büyütücü etki göstereceğini düşünüyor. Ancak, ABD zaten OECD içinde en düşük vergi toplayan ekonomilerden birisi. Kamu borcu da oldukça yüksek (eyalet ve şehir borçlarıyla birlikte ABD’de kamu kesiminin toplam borcu 23 trilyon dolar mertebesinde; sadece federal hükümetin borcu GSYH’nin yüzde 100’ünün üzerinde). Toplanan vergi zaten düşük olan bir ülkede vergi oranlarının daha da düşürülmesinin büyüme üzerindeki etkisi sınırlı kalır ve bütçe açığını ve borcu artırması kaçınılmaz olur.

Trump kömür gibi yerli kaynaklara dayanan enerji politikasına çok önem veriyor. Bu ve bürokratik ve regülatif yükün kalkmasının da ekonomik büyümeye olumlu etki yapacağını öngörüyor. Ancak ABD gibi uzun dönemli büyümesini yatırım ve istidamdan (üretim faktörleri) çok verimlilik ve teknolojiye dayandırması gereken bir ekonomi için bunun nasıl sağlanacağı hususunda bir önerisi, önce de söylendiği gibi, yok.

Sonuç, Trump idaresi Amerika’ya kısa vadede büyüme açısından iyi;  orta uzun vadede ise (büyüme ve borç dinamikleri açısından) pek de parlak olmayan vaatlerde bulunuyor. Görünen o ki, dünyanın en borçlu ekonomisi olan ABD’nin borcu önümüzdeki dönemde daha da artacak ve ABD’nin notunun düşmesi söz konusu olacak. Açıkçası, kısa dönemdeki büyüme hikayesinin de ne kadar gerçekçi olduğuna da emin değiliz.

Milli Hesaplarda Gözden Geçirme

Murat Yülek, Aralık 2016, Derin Ekonomi

TÜİK geçen hafta üç önemli istatistik seti yayımladı. Bunlardan birincisi yeni milli hesaplar (GSYH) rakamlarıydı. İkincisi iller bazında GSYH rakamları (yani, toplam ülke bazındaki GSYH’nın hangi illerden ne kadarının elde edildiği) rakamları 2004-2014 dönemi için güncellendi. Üçüncüsü, Türk ekonomisinin, girdi çıktı tablosu (yani katma değerin alt sektörler arası akışını gösteren tablo; bu tablo, hangi sektörün hangi sektöre ne miktarda katma değer girdisi sağladığını gösteriyor) 2012 yılına güncellendi.

Her üç setteki güncelleme de çok önemli. İlk gözünüze çarpacak şey güncellemelerin neden bu kadar geç geldiği olabilir. İller bazında GSYH en son 2001 yılı itibariyle açıklanmıştı. Türk ekonomisi Girdi Çıktı Tablosu en son 2002 yılı itibariyle güncelenmişti. İlgili araştırmacılar Groningen Üniversitesi’nin tüm dünya için oluşturduğu girdi çıktı tablolarında kullanılan yaklaşık değerleri kullanıyorlardı.

Bu güncellemelerin daha sık ve daha hassas yapılması için TÜİK’in eleman sayısının artırılması gerekiyor. Avrupa ülkelerinde istatistik ofislerinde çalışan insan sayısı TÜİK’e göre daha fazla. Avrupa’da ayrıca, sektörel bakanlıklar ve kamu kurumlardaki istatistik birimlerinde de çok sayıda insan çalışıyor. Bunlar da milli istatistik kurumunun çalışmalarına destek oluyor. TÜİK’deki eleman eksikliğinin istatistik üretiminde başka menfi etkileri de oluyor; örneğin TÜİK üç aylık GSYH büyüme istatistiklerini Avrupa ülkeleri ve ABD’ne göre daha geç açıklıyor.

Gelelim milli hesaplar revizyonuna. Toplam GSYH ise daha önce 1987 ve 2008 yıllarında gözden geçirilmişti. Yani aradan 8 sene geçmiş. Bu yılki düzenlemeler, uluslararası güncellenen standartlara uyum sağlanması amacıyla yapıldı. 2009 yılında Birleşmiş Milletler milli hesaplar standartlarını (System of National Accounts-SNA) güncellemişti. Avrupa Birliği istatistik birimi olan Eurostat da 2010 yılında kendi sistemi olan Avrupa Hesap Sistemi’ni (European System of Accounts-ESA) SNA’e uyumlu hale getirmişti.

Bu tip genel ya da tek tek ülkelerde milli hesapların gözden geçirilmesi sık sık karşılaşılan olaylar. Örneğin Çin istatistik birminin (NBS), genel ekonomik sayımın ardından 2005 yılında gerçekleştirdiği revizyonda ülkenin GSYH’sı 300 milyar dolar (Türkiye’nin 2003 resmi GSYH’sına yakın) yükselmiş ve yeni rakamla dünyanın dördüncü büyük ekonomisi haline gelmişti. Çin bundan önce 1993 yılında GSYH içindeki hizmet sektörü sayımını gerçekleştirdikten sonra sektör hasılasını yüzde 32 oranında yükseltmişti (toplam GSYH’ya yüzde 10 olarak yansımıştı). Çin 2013 yılında da bir revizyon yapmış ve GSYH rakamlarını 309 milyar dolar yükseltmişti.

Dönemsel olarak GSYH büyüme rakamlarında revizyonlarla da oldukça sık karşılaşılıyor. Özellikle dönemsel büyüme rakamlarını hızlı açıklayan ülkelerde. Zira, iktisatçılar, gözlemciler, iş dünyası ve kamu görevlileri istatistiklerin hızlı yayımlanmasını istiyor. İstatistiklerin yayımlanma hızı arttıkça da revizyon ihtiyacı artıyor.

TÜİK tarafından geçen hafta yayınlanan, ESA 2010 ile uyumlu  yeni GSYH serisi tartışma konusu oldu. Bunun iki ana sebebi var. Birincisi, revizyon oldukça büyük. Kişi başına gelirimiz tekrar 10 bin doların üzerine çıktı. Kritik bir değişken olan cari açığın GSYH’ya oranı düştü. Bununla birlikte, topladığımız vergilerin ve kamu harcamalarının ya da örneğin toplam sağlık harcamalarının GSYH’ya oranı düştü. Yani, mevcut ve geçmişe dönük bir çok makroekonomik açıklamamızı değiştirmemiz gerekiyor şimdi.

İkincisi, büyüme oranları eski serideki oranlardan çok farklılaştı. Örneğin geçen yılki büyüme oranı yeni serilerle yüzde 6,1 oranında büyüdü. Bu da, Türk ekonomisinde, son 10 yıl için anlattığımız büyüme eğilimlerinin değiştirilmesine sebep oldu.

ESA ile uyum çalışmasının bu denli büyük seviye ve yıllık büyüme farkları çıkartması şaşırtıcı. Ancak TÜİK teknik olarak güçlü bir kurum. Daha ayrıntılı açıklamaları önümüzdeki dönemde göreceğimizi düşünüyorum.