Şirketinizi satmak üzere kurun

Zaman, 1 Ocak 2012

Uzun süredir “şirket değerinin” nasıl ölçüldüğü konusunda eğitimler verdim. Katılımcılar genellikle finans kesiminden oluyor. Özellikle aracı kurumların ana iştigal sahası hisse senedi borsasındaki firmaların değerleri. O yüzden aracı kurum analistleri firma değeri ölçme konusundan uzmanlık kazanıyorlar.

Oysa  firmasının parasal değerinin ölçülmesi en başta müteşebbislerin ilgi sahasına girmesi gerekiyor. Bir şirket kurmakla sadece parayla satacakları bir ürün ve hizmet üretmekle kalmıyorlar.  Aynı zamanda kurdukları şirket de parayla satılabilir bir değere sahip oluyor. Müteşebbisler bunun farkında değiller. Böyle olunca, şirketlerine (ve kendilerine) strateji geliştirmeleri zorlaşıyor. İleride, ancak zor durumda kaldıkları zaman satmayı düşündükleri, kendilerine göre çok değerli olan şirketleri piyasada para etmiyor. Bu da bir taraftan şirket “ölümlerinin” ülkemizde yaygın olmasına, diğer taraftan da şirket el değiştirmesinin nadir görülmesine sebep oluyor. Tabi her iki faktör de birbiriyle yakından ilişkili.

Geçen hafta eski bir dostumun ziyareti bana bunları hatırlattı. Dostum, büyütmeye çalıştığı firması ile ilgili nereden ve hangi tür finansman bulmasının uygun olacağını danışıyordu. Banka kredisiyle büyümenin riskleri beraberinde getirdiğinin farkındaydı. Ülkemizde banka kredisi vadeleri gelişmiş ülkelere göre daha kısa, faizler de oynak. Dolayısıyla, banka kredisini büyüme finansmanı olarak kullanmak doğru bir strateji değil. Halk arasında risk (ya da girişim) sermayesi adı verilen ortaklık yatırımı yapan fonlar da oldukça sınırlı büyüklüğe sahip. Dolayısıyla büyüme finansmanına ulaşmak Türkiye’de  oldukça zor. Bu da boşluğun şimdilik enformel yöntemlerle yani, eş-dost-arkadaş finansmanıyla/ortaklığıyla bir miktar da olsa doldurulmasına sebep oluyor.

Ancak ister formel (fonlara) ister enformel (eş-dost) olsun, bu tür ortaklık sermayesine ulaşmak istiyorsanız dikkat etmeniz gereken hususlar var.

Ortaklık finansmanına nasıl erişirim? (ve büyürüm)

Türkiye’de risk ya da girişim sermayesi tabir edilen fonlar batı ülkelerindeki hacmi milyarlarca doları buluyor. Bunlar şirketlere şirketin “hayat döngüsünün” hangi aşamasında ortaklık yapma konusunda ihtisaslaşmasına göre erken aşama, halka arz öncesi gibi çeşitli sınıflara ayrılıyor. Bu fonların “işi” yatırım yapmaya değer firma aramak olarak özetlenebilir. Yani siz şirketinize ortak olacak ya da satın alacak fon ararken yatırımcı fonlar da sizinkiler gibi şirketler arıyor. Tabi, inceledikleri şirketlerin çok az bir bölümünü yatırıma  değer bulup hisse satın alıyorlar. Nedir o özellikler? Bu özellikleri fona sunduğunuz “değer teklifi” diye de adlandırabiliriz: fon size sermaye sunarken siz fona ne sunuyorsunuz?

Yatırımcıya en önemli değer teklifiniz sektörünüz ve “büyüme hikayeniz” olacaktır. Çin ve diğer düşük ücretli ekonomilerin tehditi altındaki düşük katma değerli tekstil üretimi yapan bir şirketin hikayesini yatırımcının beğenmesini bekleyemezsiniz. Bu alanı riskli ve düşük / negatif büyümeli bir alan olarak görecektir.  Sektörünüz kadar sizin o sektördeki rekabet gücünüz yani size özel büyüme potansiyeliniz (büyüme hikayeniz) değer teklifinizin ana unsurudur.

İkinci olarak, hikayeniz ne kadar güçlü olursa olsun, şirketinizin şeffalfığı, yönetim tarzı da o kadar güçlüdür. Hiçbir yatırımcı bir “kara kutuya” yatırım yapmaz. Ortak olduğu ya da satın aldığı bir firmanın (gizlilik anlaşmasından sonra) iç yapısını gönül rahatlığıyla inceleyebilmek ister. Ortak olduktan sonra karşısına bilmediği büyük risklerin çıkmasını engellemenin en kolay yolu bu olsa gerek.

Burada Türk şirketleri büyük sorunlar yaşıyor. Her şeyden önce şirketin fotorafı olması gereken bilançolar, vergi kaygıları sebebiyle şirketin “çarpık” fotoğrafları haline geliyor. Şirket sahipleri de yatırımcılara “esasında şirketin gerçek resminin muhasebe rakamlarının gösterdiğinden  çok daha iyi” olduğunu bin bir dereden su getirerek anlatmaya çalıyor. Çoğu zaman da başarılı olamıyor. Yatırımcı en azından, çarpıklığın muhasebe rakamları dışında da olabileceği konusunda haklı bir şüpheye kapılıyorlar. Bu durumla onlarca kez karşılaşarak yatırımın gerçekleşmediğini görmüş birisi olarak daha uzun anlatmaya gerek görmüyorum.

Önümüzdeki dönemde ülkemizde de yatırım fırsatı arayan fonlar artacak. Şirketler de inorganik büyümeyi hızlandıracak. Bu döneme hazır olma istiyorsanız şirketinizi yatırım yapılmaya “hazırlayın.” “Hikayenizi” gözden geçirin. Muhasebe ve raporlama siteminizi düzeltin. Şirketinizi “kara kutu” olmaktan çıkartın.

Saab’dan çıkartacağımız dersler

Zaman, 25 Aralık 2011

Saab’ın otomobil bölümünün kapatılması sürecinde Türk şirketlerden de teklif istendiği haberleri geçen hafta basınımızı meşgul etti. İsveç diğer önemli otomobil markası olan Volvo’yu da Çin firması Geely’ye satarak kurtarmıştı. Ülke böylece iki önemli otomobil markasını kaybetmiş oluyor. Böylece İsveç, bir ölçüde markalarını hem iflaslarla hem de kurtulabilmek için yabancı yatırımcılara satarak kaybeden İngiltere’ye benzer bir kaderle baş başa kalmış oluyor.

Türkiye’de de şu anda her iki ürünün de yerli üretimi tartışmalarını yapıyoruz. Saab’ın hikayesi hem havacılık hem de otomotiv sektörünün ilgilendirdiği için Türkiye açısından bir vaka analizi niteliği taşıyor. Bu aşamada alınacak iki ders ortaya çıkıyor: “taşmaların” idaresi ve “marka konumlanması.”

Saab: Önce uçak

Saab’ın otomobil üretimi havacılık teknolojisinin yaygınlaştırılmasından doğmuştu. Buna iktisatçılar “taşmalar / spill overs” diyorlar. Saab’ın hikayesini İsveçli iktisatçı Gunnar Eliasson’dan takip edelim.

Saab (Svenska Aeroplan)  1937 yılında bir uçak üreticisi firma olarak kuruldu. Kurulma sebebi, İkinci dünya savaşıyla nihayetlenen süreçte, İsveç’in savunma gücünün artırılmasıydı. Saab daha 1940’da ilk savaş uçağını geliştirdi: Saab 17. Bunların dört ayrı tipinden 322 adet üretildi. 1942 de ise ikinci modeli olan Saab 18 bombardıman uçağı geliştirildi. Bunlardan 18 adet üretildi. 1943 yılında ise hem avcı hem de bombardıman uçağı olan Saab 21A üretimi başladı. Bunlardan 301 adet üretildi. Bunlar daha sonra jet mortolu hale getirildi. Bu yeni uçaktan (Saab 21R) ise 64 adet üretildi.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Saab askeri uçak piyasasının daralacağını fark ederek, Saab29, Saab 32  gibi askeri modellerin yanı sıra,  sivil piyasaya yönlendi. ABD’ye ait yedi adet B17 uçağının sivil yolcu uçağına dönüşümünü gerçekleştirdi. Bu arada Safir91 eğitim uçağını üretmeye başladı. Bunlarda 323 adet üretildi. Scandia 90 yolcu uçağı (32 kişilik) geliştirildi, üretildi ve sonradan Hollanda’lıların Fokker’ine kaydırıldı. Mulan isimli 15 kişilik sivil uçak da bu dönemde geliştirildi. Ancak üretime geçilemedi. Zira, soğuk savaş yılları Saab’ı tekrar savaş uçaklarına yönlendirdi. J29 avcı uçağı ve Saab 105 eğitim uçakları bu dönemde üretildi.

1980’lerden sonra ise Saab hem sivil hem de askeri alanda pazar payı kazanmayı amaçladı. Şirket bir taraftan Saab340 turboprop yolcu uçağını geliştirdi (beş yüze yakın üretildikten sonra üretim durduruldu). Diğer taraftan Saab JAS39 Grippen avcı uçağını geliştirdi. Bu uçak için şu anda ABD üreticileri tarafından yapılanlar ve Eurofighter dışında bağımsız tek ürün demek doğru olur. Yakın zamanda İsviçre hava kuvvetlerinin JAS39’u seçmesi şaşırtıcı bir başarı oldu Saab için.

… sonra otomobil

Saab’ın otomobil üretimi 1940’lı yıllarda başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda savaş uçağı piyasasının kuruyacağını düşünen Saab yöneticileri bir taraftan sivil havacılığa diğer taraftan ise otomobile yöneldiler. Otomobile yönelmenin sebebi, Saab’ın sahip olduğu “mühendislik kapasitesinin” akıtılacağı ilave alanlar aranmasıydı. Nitekim Saab92 isimli iki silindirli motora sahip araç şirketin ilk sivil ürünü olarak 1946 yılında geliştirildi. 1940’ların sonunda ise Saab’ın havacılığından ileri gelen  aerodinamizmi ile tanınan model yollardaydı. Saab 92’den sonra şirket çok sayıda model geliştirdi. Ürünler sağlamlık ve güvenilirlikleriyle tanınır oldular.

1989 yılında, yeniden yapılandırıldıktan sonra Amerika’lı otomobil üreticisi General Motors ve bir yatırım fonuna satılması Saab’ın sonunun başlangıcı oldu. General Motors ürünleri ve şirketi yeniden konumlandırmak istiyordu. Yaptı da ancak başarısız oldu; ilk yıllarda bazı olumlu sonuçlar alınsa da.

General Motors, bir türlü çeviremediği şirketi küçük bir Hollanda’lı üretici olan Spyker’a 2010 yılında sattı.  Spyker da şirket hikayesini çeviremedi. Çin’li üreticilerin yatırımları için onlarca görüşme sonuçsuz kalınca geçen Aralık ortasında şirketin iflası ilan edildi.

Saab neden başaramadı?

Piyasanız küçük ise yurt dışı pazarlara yönelmeniz gerekiyor. Bu zorunluluk her sektör için doğru; ancak en çok  otomobil gibi sermaye sahalar için geçerli. Saab bu konuda yetersiz kaldı. ABD piyasasına girmeyi başardı ancak kalıcı olamadı.

İkinci olarak ise Saab’ın başarısızlığını bir “konumlama” hatası olarak görmek en mantıklı açıklama olabilir. Saab otomobillerini diğerlerinden ayırd edici algı özellikleri güçlü değildi ve giderek daha da zayıf kaldı. Bu alanda Saab’ın başına gelenler daha önce başka şirketlerin de başına geldi; İngiltere’deki örnekler ve bir ölçüde yine İsveç’teki Volvo örneği gibi.

“Ayırd ediciliği” ya da “farklılaşmayı” da bir taraftan genel marka algısı diğer taraftan da “ödenen fiyata karşılık elde edilen değer” olarak düşünelim. Markayı, ürünü diğerlerine göre daha çok ya da daha pahalıya satmanızı sağlayan algının idaresi olarak tanımlayabiliriz. İnsanın her zaman rasyonel davranan bir yaratık olduğu savı da bayağı su götürür. Bazı insanların bir adet Hermes markalı çantaya 30.000  euro ödemeyi gönül rızasıyla ve Hermes kendilerine “bu şansı tanıdığı için müteşekkir olarak” satın aldığını düşünürseniz, marka idaresinin insanın zayıflıklarını gelire tahvil etme sanatı olarak da düşünebilirsiniz.

Saab, fiyat skalasında “ucuz,” “ucuz ama sağlam” ile “pahalı”  yelpazesi içinde kalıcılığını sağlayacak sağlam bir konumlandırma yapamadı. İsveç gibi pahalı işçilik diyarında zaten ucuz araba yapma şansı kalmamıştı. Sağlanan verimlilik artışları da efektif ücretleri düşürmeye yetmedi. Öte yandan, bilinen “üst” Alman otomobil markalarıyla yarışan bir ürün algısı da ortaya çıkartamadı. Sonuçta, Alman, Japon ve Kore ürünlerinin ve bunların arasında bir şekilde varlığını devam ettiren diğer oyuncuların arasında “sıkıştı.” Henüz almadıysa yakında Harvard vaka analizleri arasında yerini alması muhtemel.

Tags: ,

Eğitim sistemimiz: çok (ve gereksiz) şey öğretmeye çalışıyoruz – çok az şey öğretebiliyoruz

Zaman, 18 Aralık 2011

Avrupa’nın bazı ülkelerinde (ve şimdi ABD’nde) protesto üniversite öğrenciliği hayatının bir parçasıdır. Ancak, protestolar genellikle zeka ürünü fikir, ifade ve araçlarla yapılır; en azından çoğu zaman. Bir Fransız bakan, üniversitede protestoyla karşılaştığı zaman, cevap veremeyeceği incelikte bir fikir yerine yumurtayla karşılaşmayı yeğler. Bizde ise bakanlar fikirsiz yumurtalardan bıktılar.

Yukarıda Avrupa’yı olduğunun ötesinde “şişirmeyi” bilinçli yapıyorum. Amacım Türkiye’nin durumunu ortaya koymak. Yumurta atan üniversite gençlerimiz, idealizmlerini neden ezbere ve etkisiz slogan ve klişelerle yansıtıyorlar? Hangi siyasi görüşten gelirlerse gelsinler, neden güçlü, derinlemesine düşünülmüş ve etkili ifade edilmiş fikirler serdedemiyorlar? Peki, hangi siyasi görüşten olursa olsun gençleri bu manada “zayıf” gelen bir ülke 21. yüzyılda dünyada ekonomik veya siyasi açıdan ne kadar rekabet edebilir?

Bilgi mi öğrenme mi?

Bu “sonucu” doğrudan eğitime bağlamak sanırım doğru bir tesbit olur. Eğitim sistemimiz, hangi arkaplandan gelirse gelsin gençlerimizin daha geniş, daha serbest, dünyaya ve tartışmaya daha açık ve en önemlisi soru sormayı ve cevap aramayı bilen fertler olarak yetişmesini sağlamıyor. Dolayısıyla eğitim sistemimizin, gençleri saatler boyunca eğitim yaparak çocukları zararlı faaliyetlerden uzak tutan, zararsız bir meşgale olmaktan çıkartacak, ona değer katacak bu yönde bir dönüşüme uğraması gerekiyor.

Dikkat edin, yukarıda bilgiden hiç bahsetmedim. Mevcut eğitim sistemimizin benim açımdan özeti çocukların beynine, “gerekli” “gereksiz” ayrımı yapmadan bilgi bocalanması. Buna “kova teorisi” de diyebilirsiniz. Adı daha önce konmamış olan bu nadide yaklaşımda, çocukların beyinleri bir “kova” olarak düşünülür. Bu kovaya, dünyadaki tüm bilinen bilgiler boca edilmeye çalışılır. Bu kadar bilgi boca edilen beyin bir “alıcı” duruma gelir. Yani soru sormaya mecali kalmaz. Esasında, sorabileceği soruları da boca etmeye çalışırız kovaya. Tabi “doğru” cevapları da. Bunların dışında soru sormak ve verilen cevapların dışında cevap aramak yanlış ve yasak bir harekettir bu sistemde.

Eğer beyne bilgi bocalamayı hedef alırsanız bugün olduğu gibi (sadece Türkiye’de değil; bir çok ülkede) “hazır ödev cevapları” web sitelerine mahkum olursunuz. Ödevlerini kaynaklardan hazırlayan gençliğin ileride patent araştırması yapan mühendis haline gelmesi zordur.

Bu yaklaşım bir hayal mahsulu değildir. Bundan on beş sene kadar önce, bir iktisat doçentlik sözlü sınavındaki olay bunu gözler önüne serer. Juri üyesi adaya sorar: 1929 Amerikan buhranının Avrupa ekonomisine nasıl aktarıldığını anlatınız.” Aday çeşitli kanallardan ve bunların etkisinden bahseder; yorumlar yapar. Bir süre sonra juri üyesi adayı durdurur; “yanlış.” Sonra da “doğru”  kanalı anlatır. Bilim hayatını daha çok yurt dışında geçiren aday şaşırır bu “bilimsel jakobenlik” karşısında.

Bugün, (bilinen) bilgiyi edinmek kolaydır. Yeni çıkan internet ve bilişim teknolojileri araçları sebebiyle öğretmen de gerektirmez. Bir öğretmenin sınıfta 20-40 öğrenciye öğrettiği bilgiyi internet veya diğer araçlarla bire-bir öğrenebilir, içinden çıkamadığınız soruları da ister yine internetten ister de canlı öğretmeninizden araştırabilirsiniz.

Bilinen bilgiyi edinme kolaydır; asıl hedef ise “öğrenmeyi öğrenmek” olmalıdır. Dahası “kesin”bilginin bilimsel bir kavram olmadığının da farkına varmak gereklidir. Popper’in bilimsellik kriterinin yanlışlanabilmeyi temel alması bundandır. “Kesin bilgi” diye bir şey vardır ve saygıdeğerdir. Ancak onu bilim alanının dışında tutmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Örneğin Popper’in Marksizmi bilim alanının dışında tutması bundandır.

Eğitim sistemimiz

Eğitim sistemimiz kavramları değil bilgiyi, düşünmeyi değil bilgi depolamayı amaçlıyor. Bunu yapınca hiç birisine ulaşamıyor. Benim akranım olanlar 1970’lerde ilk ve orta okula gittiler. Dördüncü sınıf kitaplarımızda “hukuk devletinin ne olduğunu tanımlayınız” sorusunu hatırlıyorum. Dördüncü sınıf kitaplarına çıplak bilgiyi koymaya çalışan bir zihniyetin bir türlü hukuk devleti üretemediğini yakından biliyoruz.

Durum o yıllardan beri fazla da değişmedi. Lise öğrencilerine limit, türev ve trigonometri öğretmeye çalışıyoruz. Oysa ÖYS ya da (şimdikaldırılan) SBS sınavlarında (sanıyorum) binlerce öğrenci sıfır net çıkartıyor ülkemizde. Dahası, temel yaklaşımı ölçen PISA sınavlarında listenin sonlarında yer alıyoruz; yani, gerekmeyen bilgiyi aşırı yüklediğimiz gençlerimiz orta okulda PISA sınavlarında çuvallıyor, lise ve üniversitede de fikir yerine yumurta atıyor.

Eğitim sistemimizin zayıflıklarını bir gazete köşesine sığdırmak zor. Bir kolay İngilizce öğretimi olabilir. Kolaylığı sebebiyle dünya dili haline gelen bu lisan müfredatımızda senelerce yer alıyor. Sonuçta kolejler de dahil olmak üzere İngilizce iki kelimeyi bir araya getiremiyor gençlerimiz. Eğer sonuçta İngilizceyi öğretemiyorsak bu kadar İngilizce dersine (ve öğretmenine) ihtiyaç var mı? Var ancak öğretmek kaydıyla.

Burada “İngilizceyi” matematikle, fizikle de değiştirebilirsiniz. Ancak bir farkla. Fizik, kimya ya da matematiğin tüm alt konularını tüm fen bölümü öğrencilerine öğretmek zorunda mıyız? Standart bir örnek “karmaşık sayılar.” Bu konuyu ileride elektronik ya da kontrol mühendisi olacak bir öğrenci almak isteyebilir. Ancak biz Ardahan’dan İzmir’e her lise öğrencisine karmaşık sayıları öğretmeye çalışıyoruz. Tabi başarılı olamıyoruz.

Dahası, sistemi iyi taraflarını artırmadan her dört beş yılda değiştiriyoruz. Sonuçta durum daha iyiye  gitmiyor ve insanların kafaları daha da karışıyor. OKS sınavlarını koyuyoruz. Sonra kaldırıyoruz. Liseyi dört seneye çıkartarak gençlerimizin bir yılını alıyoruz ancak onlara ve kariyerlerine bir fayda sağlayamıyoruz.

Bu ekonomik bir konu mu?

Bu sosyal bir konu ancak ekonomik sonuçları var ve oldukça kötü. Soramayan, cevap arayamayan, tartışamayan, diğer fikre ve görüşe saygı duyamayan, o görüşle fikir platormunda değil fiziki platformda mücadele teme kolaylığına kaçan bir nesilden icat yapmasını, patent almasını bekler misiniz? Muhtemelen hayır. Şiiri edebiyat dersindeki bir zorunluluk, tarihi kopya çekilerek geçilecek sıkıcı bir ders olarak algılayan kuşaklardan güçlü vatandaşlar olmasını bekleyemediğimiz gibi. Ancak sonuç almak için suçu gençlikten eğitim sistemimizi tasarlayanlara ve uygulayanlara kaydırmak gerekiyor.

İşin ekonomik bir başka yönü de var. Gençlerimizi risk almayan, katkı yapmayan “devletçi” kafayla yetiştiriyoruz. Üniversiteden çıkan yüzbinlerce kendine güvenemediği için KPSS’ye giriyor. Amaç “devlete kapağı atmak.” Zira devlet, performansın ne olursa olsun işten atılamayacağın, maaşın garanti yer olarak tanımlanıyor. Bu cazip sınava her sene aylarca yüzbinlerce genç “hazırlanıyor.” Yani milyonlarca adam-ay bu sınava hazırlık amacıyla tüketiliyor. Bu milyonlarca adam-ayın ülkeye bir faydası yok. Sadece KPSS dershanesi sektörünün oluşması ve bu sektörün “ekmek yemesini” sağlıyor.

Yanlış anlaşılmaması için kamuya alımlarda sınava karşı olmadığımın altını çizeyim. KPSS sınavları kamudaki insan kaynakları kalitesinin yükselmesini sağlıyor ve faydalı bir sistem. Ancak sınav tipinin değişmesi gerekiyor.

Ne yapmalı?

Ne yapılması gerektiği belli ancak uygulaması kolay değil. Bence önemli olan unsurlar şunlar:

  • Müfredatın bilgi yoğunluğu azaltılmalı; temel bilgi ve araçların verildiği, yorum, tartışma ağırlıklı bir sisteme geçilmeli
  • Batılıların one-size-fits all dedikleri “herkese aynı eğitim” tipi ortadan kaldırılmalı. Temel bilgi ve araçların herkese verildiği ancak gençlerin kendi seçtikleri alanlarda derinlemesine dersler alabileceği sisteme geçilmeli
  • Dil eğitimi güçlendirilmeli
  • Sorgulayıcı düşünce, matematiksel düşünce, soru sorma, cevap arama, tartışabilme gibi temel yetenekler kazandırılmalı
  • Her yeni Milli Eğitim Bakanı’nın sistemi iyi planlamadan kökten değiştirme alışkanlığında son verilmeli
  • Karısının boğazını kesen diplomalılar üretmemek için eğitimde ahlaki boyuta önem verilmeli; helal-haramı bilen, diğerlerinin haklarına, fikirlerine saygı gösteren, yanılgının kendisinde olabileceğinin farkında olanları yetiştiren bir eğitim sistemine ihtiyacımız var.

French domestic politics take France back to middle ages

Making Armenians (and Turks) a tool for French domestic politics is quite disgusting.

An article of mine that appeared in Todayszaman in September 2007 is highly relevant again now.

Armenian resolution:’ Bad for Armenia, Turkey and the US

25.09.2007
Today’s Zaman
Countries are free to let their parliaments decide on historical issues. For example, you may have the Japanese parliament vote unanimously that it was the American air force who first struck Japan to start the eastern episode of World War II.

That will not change history, but may have repercussions on the politics and economics of the day.

Letting parliaments decide on historical facts may also seem one of the silly features of the political system of our times when future political historians, say a hundred years from now, describe the beginning of 21st century.

One of the prime weaknesses of democracies is probably the possibility of making parliaments hostage to strong lobbies. Lobbies are not bad per se; so long as they are a means to convey sincere preferences of voters to parliament, they are a useful ingredient of the democratic system. They are bad when they become just a stick to prod a parliament to vote as a specific clique wants; the parliament then becomes a stamping authority of the strong lobbies of smaller cliques.

What Armenia needs today is economic growth and political stability. When a poor country invading its neighbor’s land is no news to the world, one can conclude there is a problem somewhere, including for the invading party. Armenia, instead of using its resources properly to drive growth and development for its people, is allocating today a significant portion of those resources to feed its official and unofficial invasion army in Azerbaijan.

The result is closed borders with Turkey and Azerbaijan, and animosity instead of cooperation for Armenia. Armenia has about 70,000 illegal workers in Turkey, maybe more. It could trade freely with Turkey and Azerbaijan to create mutual prosperity. It could see higher growth rates and a more prosperous society. Its invasion of Azerbaijan does not help all this.

A vote of so-called genocide by the US Congress will also not help. The prime result will be increased animosity with Turkey. Nor will Turkish-US relations benefit from a Congress-stamped slander of Turkey which will also be taken as encouragement of a country’s invading its neighbor.

The Armenian diaspora in the US sabotaged a speech by Armenian Patriarch Mesrob II (Mutafyan) to be delivered at Georgetown University in Washington, D.C., last week. The patriarch was probably going to voice his appeal for more cooperation instead of hostility, more dialogue instead of bickering. Perhaps Congress should listen to him.

I am not sure if the Armenian diaspora will also be ultimately happy with a “Congress victory.” Their insistence on unduly affecting US policy will result in damaged US foreign relations, a further damaged Armenian economy and a damaged Turkish openness to dialogue with Armenia.

The Turco-American economic relationship spans more than 100 years. This is a close relationship, but still weak compared to its potential. A vote by congress will damage that potential as well. This is probably what the diaspora wants. Is this what all Americans want?

Note: Above are excerpts from the article. The full article appears here. Clarifications and comments by me are contained in {}. Deletions are marked by [...]. The bold emphasis is mine.

Tags: , , ,

Getting along with the new Turkey

Murat Yulek and Anthony Randazzo

Real Clear World – 2 December 2011

(http://www.realclearworld.com/articles/2011/12/02/getting_along_with_the_new_turkey_99784.html)

Turkey announced this week it would freeze the financial assets of Syria, its southern neighbor, and prevent all weapons deliveries to the country until the regime of Bashar al-Assad ceases its assaults on civilians protesting autocratic rule and agrees to step down. This is also the same Turkey that has co-negotiated a deal with Iran on limiting nuclear weapons developments. This is the same Turkey who’s leader, Recep Tayyip Erdoğan, is beloved by Muslims around the world for his fiery language leveled toward Israel in the wake of diplomatic snafus and the flotilla incident last year. This is the same Turkey that has made the foreign policy choice to negotiate with Hamas and the Muslim Brotherhood.

How is the Western world to understand Turkey taking the lead with sanctions against Syria and the vehement Turkish defense of democracy?

Already well on its way to becoming a regional power, the Republic of Turkey was thrust into the global spotlight by the Arab Spring earlier this year. Its commitment to true democratic governance, majority Islamic population, and rapid economic growth has caused many to cite it as a model for struggling nations like Egypt and Libya. However, there are many in the Western world that view Turkey’s rise with suspicion and even scorn. These fears are misplaced, and governments all over the world should be seeking to partner with Turkey in reshaping a region long fraught with instability and violence.

After rising from ashes of a once proud Ottoman Empire in 1923, the Turkish Republic spent its first seven decades as a moderately industrialized nation but with hardly any major influence on any international platform. At the turn of the millennium, Turkey had just gone through a Japanese-style lost decade and was at the brink of economic collapse. Inflation was at 70 percent by 2001 (having hit a high of 116 percent in 1994) and GDP was at negative 5.7 percent.

The 1990s were also a time of severe political instability and democratic failure in Turkey. The government was crushed by a fourth military coup in four decades. Kurdish terrorism in Turkey’s southeastern region claiming thousands of civilian and military lives. And by 2001, the Istanbul Stock Exchange was in collapse, the banking system was leaning hard on the International Monetary Fund as a savior, and Turkey’s long-standing membership process to the European Union received scant attention in Brussels.

The general elections of November 2002 proved to be the starting point of a major overhaul in Turkey’s economy, political systems, democratic credentials and rising regional importance. A newly established party won a majority of seats in the Turkish Grand National Assembly and began a program focused on liberalizing the economy – starting with the privatization of state owned enterprises – and eventually the introduction of the now famous “zero problems” foreign policy to make peace with all Turkey’s neighbors.

On the economic front, public finances have been improved substantially and private output has surged. The Turkish banking sector is one of the most stable in Europe and the world. Its economy has reached 17th largest on the planet. Even after the global financial crisis in 2008, Turkey has one of the fast growing economies in the world. Turkey’s government debt-to-GDP ratio – down from 76 percent in 2001 to 35 percent in 2010 – is not only better than its Greek neighbors (142 percent) but also European fiscal stalwart Germany (54 percent). And inflation has been brought down to around 8 percent.

At the same time, the domestic political clout of the military has been pealed back. This has sparked international concerns that the former guardians of secularism in Turkey were giving way to Islamic fundamentalism. However, while painful, the process to reducing military authority has led to a healthier real democracy, instead of a faux-democracy operating as a front for the wishes of generals and admirals.

Perhaps most importantly, the ruling party has substantially improved Turkey’s human rights record, including implementing European standards for criminal justice.

The biggest challenges ahead for Turkey are on the global political stage. Turkey’s international resurgence started with sincere attempts to improve its relations with all neighboring foreign interests. The so-called “zero problems with neighbors policy” was put in place with overtures made to countries ranging from Greece to Armenia. But good faith efforts to broker deals between Syria and Israel have been overshadowed by dealings with Iran, Hamas and the authoritarian Egyptian military ruling council. These and other efforts have earned Turkey the label of Islamist fundamentalist in some Western quarters.

Such “activism” is a new experience for Turkey and has involved a steep learning curve with mixed success as the process has depended on other parties’ willingness to engage. Turkey is carving a new place for itself in the world, and in many ways is growing up, requiring the world to adapt as Turkey finds its new footing.

Inside Turkey, the government is at times accused of only “looking west” for co-operating on security missions in Afghanistan and installing a U.S.-led missile defense system on Turkish soil. Outside Turkey, the Justice and Development Party is seen as “turning to the east” for choosing a foreign policy that negotiates with Iran and Hamas, and stands up to Israeli diplomatic bullying.

In reality, Turkey is rejecting the passivity that developed during the latter half of the 20th century with its global affairs, and developing a more balanced yet assertive approach. Such “tectonic” change is creating conflicting interpretations from different quarters, and thus the confusion over why the most recent popular critic of Israel is taking such a hardline with a supposed Islamic ally.

The rehabilitation of Turkey’s economy, political structures and global position is still ongoing, but substantially stronger in this new decade. Such changes in economic strength, policy and activism often will lead to misinterpretations and misunderstandings. But Turkey becoming a strong and stable economy, on its way to becoming a healthier democracy, is critical for regional stability and development. It can be a voice helping to guide the Arab Spring into a true period of reform, thereby transforming the region into one of prosperity, democracy and freedom. The West should not reject its international standing or assertiveness, but rather embrace a new, stronger friend, criticizing missteps when appropriate, but welcoming a partner in the process of global development.

Tags: , , , , ,

ABD’nin kredi notu

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 8 Ağustos 2011

S&P ABD’nin kredi görünümünü geçen ay negatife çevirmişti. Geçen Cuma günü de notu bir kademe indirdi. Geç kalmış bir karardı. Ancak yine de piyasalarda şaşkınlıkla karşılandı. Demek ki S&P’nin geçen ayki kararı, pek ciddiye alınmamıştı.

ABD’nin borç görünümünü hem federal hem de eyalet seviyesindeki sıkıntıları bu köşede son yıllarca çok tartışıldı. Mesele, borç stoğunun yüksekliği ve bunun geri ödenebilmesi için gerekli bütçe dinamiklerinin oluşabilmesi için gerekli siyasi iradenin oluşamayacağıydı. Ardından gelen bütçe tavanı tartışması, bunun küçük bir teyidi oldu.

Amerika’nın en büyük kreditörü olan Çin zaten uzun süreden beri Amerika’nın borç ödeme kapasitesi hakkında kuşku duyuyordu. Çin’li yetkililerin son dönemdeki borç tavanı sürecini de büyük bir sorumsuzluk olarak gördükleri biliniyordu.

Dolayısıyla, S&P’nin kararı teknik açıdan pek de beklenmeyecek bir şey değildi. Ancak politika olarak öyle. Bir Amerikan firmasının Amerika maliyesinin notunu “kırabilmesi”esasında Amerikan kurumsal yapısı açısından önemli bir artı. Ancak kararın ABD’deki siyasi kavganın bir parçası olduğu da düşünülüyor. Zira, cumhuriyetçilerin mirası sebebiyle olsa da, bu not kırımıyla Obama tarihe geçmiş oldu.

S&P’yi diğerleri takip edecek mi? Muhtemelen evet. Dolayısıyla Obama’yı neşeli günler beklemiyor.

Buna karşılık piyasaların S&P ile paralel düşünmediğinin de altını çizmek gerekiyor. ABD hala dünyanın en düşük maliyetle borçlanan ülkeleri arasında. Federal hükümetin faiz giderlerinin GSYİH’ya oranı yüzde 1.4 civarında. Oysa bu rakam, örneğin Türkiye’de yüzde 5 ile 6 arasında değişiyor. Geçen haftaki fırtına sırasında özel şirket hisse ve tahvillerinden kaçan yatırımcılar (çoğunlukla Amerikan yatırımcıları) soluğu güvenli liman olarak gördükleri Amerikan hazine bonolarında almışlardı.

Bu yatırımcı davranışı,büyük ölçüde çaresizlikten de kaynaklanıyor. Bir düşünün, 14-15 trilyon dolarlık bir piyasa kapitalizasyonundan kaçırdığınız nakiti hazine tahvillerinden başka hangi alternatif alana kaydırabileceksiniz?

Bugünün en kaygılı yatırımcının Çin olduğunu da unutmayalım. Ellerindeki yüz milyarlarca dolarlık stoğun uzun dönemli güvenilirliği büyük  kuşku altında.

Dahası, bu köşede daha önce ele alındığı üzere dünyanın neredeyse tüm merkez bankalarının içinde uluslararası rezerv kalitesi konusunda kafası rahat olanları, en naif olanlar olarak hatırlayacağız ilerde. ABD kağıtlarının en büyük tekil yatırımcıları olan merkez bankaları en az Çin Merkez Bankası kadar endişeli olmalı. Ellerindeki kağıtlar hem düşük getiri üretiyor hem de uzun vadede riskli. Dahası son dönemde bu kuruluşların rezervleri euro ve yenden tutun Brezilya realinden Avusturalya dolarına kadar değer yitirdi.

Merkez Bankası ne yapmak istiyor?

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 07 Ağustos 2011

Anlaşılan o ki, Merkez Bankası, Avrupa ve ABD’de başlayan bir kriz görüyor.

Türkiye’ye muhtemel finansal etkilerini asgariye indirmek için de tedbir alıyor. Arka planda afallamış Avrupa ve Amerikalı oyuncuların ‘psikolojisi’ vardı. Tabiî bu arada ülkemizde de kafa karışıklığı yok demek zordu.

Dünya

ABD ve Avrupa Birliği’nde ciddi uzun vadeli sıkıntılar var. Bir ekonominin uzun vadeli sıkıntıları olması ille de kısa vadede de sıkıntıları olmasını gerektirmiyor. Ancak her iki ekonomide de kısa vadeli sıkıntılar da var. Hatta bu acil problemler uzun vadelilerden daha ciddi boyutlarda.

AB’de büyük ekonomilerin ‘borç ödeme sıkıntısına girmesi ihtimali algısı’ geçen hafta yükseldi. Tekrar edelim ‘algı’ ya da oyuncu psikolojisi. Buna ilave olarak, AB’de, hükümranları (devletleri) kurtarma mekanizmalarının kaynak büyüklüğü, yönetim ve karar alma kabiliyeti konusunda da büyük kuşku var. Bunlar birleşince geçen hafta büyük bir satış dalgası yaşandı.

ABD’de ise borç ödeme tavanı konusu aşıldı ancak hemen ardından gelen haberler (aralarında ilk başta iyi algılananlar da dahil olmak üzere) moralleri bozdu. Hatta yerle bir etti. Oyuncu psikolojisi…

Oyuncu psikolojisi her iki ekonominin de uzun vadeli ‘iniş’ sürecini göremiyor. Algı, trendi iyi takip edemeyince anlık iyimserlik ve (özellikle şu sıralarda) kötümserlikler piyasayı yönlendiriyor. Bob Shiller’i okuyanlar bu satırları daha iyi anlayacak.

ABD’de kötümserlik geçen hafta şirket tahvilleri ve borsadan kaçış şeklinde yaşandı. Buna bazıları ‘kaliteye kaçış’ diyorlar. Kaçılan ‘kalite’ ise daha düne kadar geri ödenme riski fiktif bir problemden dolayı olsa da oldukça yüksek olan Amerikan hazine tahvilleri idi! Yine oyuncu psikolojisi. Rasyonellik (ya da çaresizlik) buraya kadar…

Ardından, piyasalar kapandıktan sonra S&P’nin ABD not kırımı geldi. Artık pek de ciddiye alınmayan değerlendirme kuruluşlarını diğerlerinin de gelecek hafta S&P’yi takip etmesi muhtemel. İlginç olan S&P’nin, not kırma kararını artık dört işlem yapabilen 2 dolarlık hesap makineleriyle bile ortaya koyabileceğiniz ABD’nin uzun vadeli maliye dinamiklerine değil de son tavan tartışmaların ardından Kongre’den ciddi bir anlaşmanın çıkamamasına bağlamasıydı.

Avrupa’da hafta sonunda Avrupa Merkez Bankası’nın İtalyan ve İspanyol bonolarını alabileceği yolundaki açıklama ise Avrupa’da kaliteye kaçışın Euro lehine olmasını sağladı; Euro haftanın son gününde dolara karşı değer kazandı. Oysa Avrupa’nın yukarıda bahsedilen hal-i pür melal durumu belliydi. Bu arada Japonya ve İsviçre merkez bankaları piyasaya müdahale ederek yerel kurlarını zayıflatmaya çalıştı.

Türkiye

‘Dünya’-'Türkiye’ ara başlıkları bu sıralarda bu köşede sık sık kullanılıyor. Ancak bir kez daha kullanacağız. Özellikle ‘teğet’ tartışmalarının yeniden nüksettiği bir konjonktürde.

Türkiye’de önce temmuz ortalarında kriz tartışmaları yaşandı. Tartışılan, içeride yaşanabilecek bir krizdi. Bu tartışma yetkili ağızlarda hızlıca iskonto edildi. Haklı bir iskonto idi. Türkiye’de iç talep büyüme hızı krize sebebiyet verecek, hatta yakınına yaklaşacak boyuta sahip değildi. Ancak yanlış trendi kesmek de ihtiyatlı bir karar alıcının yapması gereken bir şeydi. Tüketici ve şirketlerin aşırı yüksek güveni (ve bunun somut sonucu olan yüksek harcama eğilimi) ve bunu hem katalize hem de finanse eden kredi büyümesinin kontrol altına alınması gerekiyordu. Bu, kapıda bir kriz olduğundan değil sürdürülebilirlik açısından önemliydi. Ancak tartışmalar sırasında birçok kafanın karıştığı ve en azından bazı çevrelerde ‘kriz’ arayışına girildiği de bir gerçek. Oyuncu psikolojisi…

İç piyasadan gelen hissiyat son yayınlanan göstergelere göre oldukça yüksek. Şirketler kesiminin hissiyatını gösteren Reel Kesim Güven Endeksi’ni ele alalım; yatırım meyli tarihî zirvelerde geziniyor. Tüketici kesiminin hissiyatını gösteren Tüketici Güven Endeksi de oldukça yüksek. Her ikisi üzerinde bu son tartışmaların etkisini bir ay içinde görmeye başlayacağız. Muhtemelen gerileme başlayacak ancak iç talebin ani daralması şu anda pek olası gözükmüyor.

Merkez Bankası ne yapmak istedi?

Merkez Bankası’nın acil toplantısı ve ardından aldığı kararlar piyasalar tarafından sürpriz olarak değerlendirildi. Sürprizle birlikte, alınan kararları negatif değerlendiren ve kafaları karışanlar da çoktu. Örneğin faiz indiren “Merkez Bankası enflasyonla mücadeleyi bir tarafa bırakıyordu.”

Anlaşılıyor ki Merkez Bankası’nın önceliği Avrupa ve ABD’deki krizin finansal etkilerinin Türkiye’ye gelmesini engellemesi. Bu amaçla döviz ve TL likiditesini gevşetiyor. Bu arada yabancıları da içeri çekmeye çalışıyor. Açıklamada yurtdışındaki durgunluk ihtimali öne çıkartılmış. Bu durumda bu politikaların kalıcı olma olasılığı yükseliyor.

Merkez Bankası önceki dönemlerde de bu tür zor ve boşa çıkartıcı (preemptive) olma amacı güden kararları aldı (2006 mayısını ya da 2008 sonlarını hatırlayın). Aktif olmakla birlikte, kararlarında piyasayı yakından izlemeyi ve esnekliği de elden bırakmadı.

Bundan sonra ne olabilir?

Anlaşılan o ki şu anda Merkez Bankası’nın kafasında hem finansal istikrar ve hem de büyüme, enflasyon kadar önem taşıyor. Ne uzun vadede sürdürülemez bir iç pazar büyüme hızını ne de ABD’deki ‘duran ekonomi’ kâbusunu yaşatmak istiyor ülkeye. Enflasyon hedeflemesi 2.0′ı silip 3.0 diyebilirsiniz.

Bu politikanın etkilerinin negatif olması durumunda Merkez Bankası’nın esnek davranacağı belli. Ancak dikkat edilmesi gereken bazı önemli hususlar var.

Birincisi 1,70′ler bazı işletme bilançolarını zor durumda bırakacak. Ancak gene de Türkiye açısından olumlu. Zira doların değer kaybettiği bir ortamda TL’nin dolara karşı önceden kazandığı aşırı değeri bir miktar hafifletmesi dış ticaret dengesini olumlu etkileyecek. Bu da, dünyada talebin daralmaya yüz tuttuğu bir dönemde büyüme dinamiklerinin iç pazar yerine dış talebe dayanma sürecini destekleyecek. Fakat bununla birlikte, TL-dolarda 1,70′in piyasa tarafından Merkez Bankası ‘hedefi’ gibi algılanması mevcut enflasyon hedeflemesi (ve esnek kur) sistemiyle pek uyumlu değil.

İkincisi, Merkez Bankası’nın iletişimi çok iyi yönetmesi gereken bir döneme giriyoruz. Merkez Bankası pozisyonunun sık sık değiştiği ya da sık sık sürpriz yaptığı gibi algılamaların engellenmesi gerekiyor. Pozisyon değişikliğinden değil algılamadan bahsettiğimi tekrarlayayım. Dahası, önümüzdeki dönemde Merkez Bankası’nın ne yapmak istediğini çok dikkatli anlatması gerekecek. Perşembe günkü kararların TL talebini artırıcı yönde olmasına rağmen ilk tepkinin TL’yi 1,74′ere düşürdüğünü hatırlayalım.

Üçüncüsü, ‘kaliteye kaçış’ ile ilgili. Amerika’da kaliteye kaçış kısa vadede İtalya ya da İspanya’dakilerden (!) daha güçlü olsa da uzun vadede oldukça sıkıntılı bir enstrüman olan Hazine bonolarına yöneliyor. Buna karşılık malum durumuna rağmen Avrupa’da kaliteye kaçış Euro yönünde. Türkiye’de ise kaliteye kaçış hâlâ yabancı paraya doğru oluyor. Yani geçmişten gelen kötü alışkanlıklarımızdan olan TL’ye güvensizlik hâlâ düşük ölçekte de olsa geçerli. Bu açıdan Merkez Bankası bilançosunda ve dolayısıyla para arzındaki son dönemdeki hızlı büyüme ne zaman tersine dönecek sorusu önemli. Bu soruyu buna mevcut politikaların normalizasyon süreci ne zaman başlayacak şeklinde de sorabilirsiniz.

Somali: Ramazan’da Johnny Cash dinlemek

Müziği sadece bir eğlence aracı olarak görmeyen üstadlarındandı Johnny Cash. Man in Black ise onu Johnny Cash yapan büyük eserlerinden biriydi. Şarkıda neden sadece siyah giydiğini anlatıyordu:

Well, you wonder why I always dress in black

Why you never see bright colors on my back

I wear the black for the poor and the beaten down

Living in the hopeless, hungry side of the town

Ah I’d like to wear a rainbow every day

And tell the world that everything’s OK

But I’ll try to carry off a little darkness on my back

Till things are brighter, I’m the Man in Black

Benim hızlı tercümem:

Soruyorsunuzdur neden hep siyahlar giyiniyorum

Neden üzerimde hiç renkli elbiseler görmezsiniz

Siyahları fakir ve ezilmişler için giyiyorum

Kasabanın [siz 'dünya' okuyun. M.Y.] fakir ve umutsuz mahallesinde yaşayanlar için

Üzerimde gökkuşağı renkleriyle dolaşmak isterdim

Ve dünyaya her şeyin yolunda olduğunu söylemeyi

Fakat siyahları giymeye devam edeceğim

Durum daha iyi olana kadar

Ben Somali’yi geç hatırladım, siz geç kalmayın. Türkiye’deki fakir ve ezilmişleri de.

Dış ticaret açığı nasıl kapatılacak?

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 1 Ağustos 2011

Sanayi üretim endeksi verilerinden hareketle, sanayi üretiminin artışının hız kesmeye başlaması ithalat ile ihracat arasındaki makasın rekor seviyelere çıktığı bir döneme rastlıyor. Buradan hangi sonuçları çıkartabiliriz?

İlk planda, yerli üreticilerin zaten zayıf olan dış talepten faydalanmadığı; tersine dış üreticilerin kahraman Türk iç talebi tarafından desteklendiği söylenebilir.  Ayrıca, sanayi üretiminin önceki aylara göre artı hızındaki azalmanın ekonominin “soğumaya” başladığının emareleri olarak görebiliriz. Ancak Merkez Bankasın ve hükümetin ulaşmak istediği nokta iç talebin daralması üretimin değil. İç talep daralırken üretimin artmasının tek yolu ise dış pazarlardan yararlanılması, yani ihracat.

TL’nin dolara karşı değer kaybederek 1,60-1,70 bandında seyretmesi ve doların ABD’nin sorunlarından dolayı euro dahil olmak üzere tüm önemli kurlara karşı değer kaybetmesi TL’yi ve ihracatçıları çok avantajlı duruma getiriyor. Bunun etkileri önümüzdeki dönemde görülecek.

Öte yandan, hem üketici hem şirket yöneticiler güveni üst seviyelerde seyrediyor. Tüketici güven endeksi ve reel kesim güven endeksi 2007 başları seviyelerinde. Dahası, yatırım eğilimi de çok yüksek seyrediyor. Şirketler kesiminin yüzde kırkı önümüzdeki dönemde yatırımlarının artmasını, bir diğer yüzde ellisi de azalmamasını bekliyor.

Tüm bunlar önümüzdeki dönemde iç talepte yavaşlamayı beklemenin hata olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla, kurlara ve merkez bankası politikalarına rağmen dış ticaret açığının mevcut politikalara daraltılabileceği konusunda kuşkum var.

Yurtdışında kriz-Türkiye’de büyüme

Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 31 Temmuz 2011

Ekonomi açısından hareketli bir hafta geçirdik. Sonunda ise, Başbakan ve Merkez Bankası Başkanı’nın açıklamalarıyla piyasalar duruldu. Haftanın son gününde gelen Genelkurmay komuta kademesi istifaları piyasalar üzerinde etkili olmadı.

Geldiğimiz noktada önemli sorular şunlar:

Avrupa ve ABD’deki sorunların durumu ve Türkiye’ye etkileri

Türkiye’de ekonomik aktivite (büyüme) ve kurların seyri nasıl olacak?

Teker teker ele alalım.

Avrupa’da Yunanistan sorunu kısa vadede çözüldü. Ancak uzun vadede sorunun nüksedeceği kesin gibi. Zira, ikinci paket, ülkenin 2013′e kadar likidite sorununu çözmek üzere tasarlandı. Yükün bir kısmını özel sektör yatırımcılarına yaydığı için olumlu, ancak likidite sorunu dahi çözüp çözmediği belli değil. Zaman gösterecek. Likiditeden daha önemli sorun ise borç ödeme kapasitesi. Bu konuda ise durum daha belirsiz.

Öte yandan, açıklanan paket sadece Yunanistan’ı kapsıyor. Oysa şimdiden irili ufaklı diğer riskler oldukça belirgin olarak ortada. Örneğin Kıbrıs Rum Kesimi; yani Avrupa Birliği’nin diğer problemli çocuğu. Küçük de olsa Kıbrıs Rum Kesimi AB için yeni bir baş ağrısı olmaya aday. İtalya ve İspanya gibi büyük baş ağrısı adayları ise durumu daha ciddi hale getiriyor.

ABD’de ise tiyatro devam ediyor. Asıl sorun ise daha önce de bu köşede tartışıldığı gibi uzun vadede. Kısa vadede, borç tavanının yükseltilmesi için Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin alternatif kemer sıkma paketlerinin hangisine daha yakın bir karar alınacağını bilmiyoruz. Ancak iki paket arasında rakam olarak önemli bir fark yok. Her iki partinin teklifi de 10 yıllık bir dönemde 900 milyar dolarlık harcama kısıntısı öngörüyor. Ancak Demokratlar buna Afganistan ve Irak’taki askerlerin geri çekilmesiyle sağlanacak 1,2 trilyon dolarlık askeri harcama kısıntısını da eklemek istiyor. Bu kısmın Kongre’den geçmesi zor.

Dolayısıyla, kemer sıkma politikasının konuşulması ABD açısından önemli bir (olumlu) gelişme iken konuşulan rakam 10 yıl boyunca ABD GSYİH’sinin yüzde 0,5′i seviyesinde. ABD’de bütçe açığının GSYİH’nin yüzde 9′u civarında olduğu düşünülürse tasarruf rakamının genel perspektifte pek de önemli bir çaba olmadığı görülüyor.

Kısaca, ABD bu süreçte derecelendirme açısından bir yara alsa da almasa da bütçe tavanı şu veya bu şekilden yükseltilecek. Uzun vadede ise reel kaynaklarla finanse edilemediği sürece Amerika’nın temel borç ödeme kapasitesi sorunu devam edecek. Piyasalar ABD’ye güven duyduğu sürece düşük maliyetlerle borçlanabilecek. Bu güven ortadan kalkarsa ABD için bugünkünden çok daha zor günler gelecek.

ABD’nin borç ödeme kapasitesini “reel kaynaklarla” güçlendirmesi gelirlerinin reel olarak artması ve/veya harcamalarının düşmesi manasına geliyor. Dünyanın en düşük vergi yüküne sahip olan gelişmiş ekonomilerinden de olsa ABD’de vergilerin artırılmasını konuşmak dahi zor. Bugün yaşadığımız gibi. Harcamaların kısılması da öyle.

Dolayısıyla geriye tek bir alternatif kalıyor. Yeni bir “büyüme” hikâyesi yakalamak. 1990′lı yıllarda olduğu gibi. Bu da hem kolay değil hem de hikâyenin sürdürülebilirliği hikâyenin kendisinden daha önemli.

Dolayısıyla doların yönü uzun vadede aşağı. Şu anda yaşadıklarımızı uzun vadenin küçük bir modeli olarak görebilirsiniz. Filmin sonunun küçük bir ekstresi…

Türkiye

Türkiye’de kur hakkındaki belirsizlikler bir miktar azaldı geçen hafta. Özellikle, Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın açıklaması, TL-dolar paritesinde 1,70′in bir tavan olarak görüldüğünü gösteriyor. Merkez Bankası’nın, bu seviyede, enflasyon risklerini göz önüne alarak bir “hat müdafaası” yapacağı anlaşılıyor.

Dolar geçtiğimiz dönemde dünyada değer kaybederken TL’ye karşı değer kazandı. Dolayısıyla TL diğer kurlara, Türk ihracatçıları da diğer ülke ihracatçılarına göre önemli bir avantaj elde etmiş oldu. Özellikle dolar-Euro makasından para kazanan ihracatçılar için iyi bir haber. Merkez Bankası Enflasyon Raporu’nda gelecek dönemde “dış talep” temelli büyümeye atıf yapılmasının sebebi de bu.

Türk ekonomisi, iç ve dış siyasi (ve ekonomik) risklere karşı direnç gücünü artırdığını geçen hafta bir kez daha gösterdi. Şimdi mesele cari açığın sürdürülebilir bir iyileşme süreci içine girmesinde. Burada yapılması gereken yapısal değişiklikleri (geçen hafta yazmıştık) gerçekleştirmek ve bunu yaparken kurun 1,20′lere geri dönmesini engellemek.

Öte yandan ekonomik aktivitede ilk çeyrekten sonra bir gevşeme gözüküyor. Bu hem iyi hem kötü haber. Dış talepten daha çok faydalanılması bu açıdan daha önemli hale geliyor. Buna Alman ya da Japon modeli diyelim. Dünya yavaşlarken ve iç talep kısıtlıyken dış talep merkezli büyüme. Türkiye’nin bu tecrübeye dikkatle bakması gerekiyor.

ABD ve Avrupa’da kriz Türkiye’de kriz tartışması

DÜnya Gazetesi, Küresel Bakış, 25 Temmuz 2011

2005 yılından itibaren cari açığın tırmanışının durdurulması gerektiği dile getirilen bu köşede bugün cari açığın bir numaralı risk olarak kabul edilir hale gelmesinden dolayı bir mutluluk duyulmuyor. ‘Finanse edilebildiği sürece cari açık problem değildir’ mantığının atılıp,  yerine ‘cari açık temelde bir tasarruf kaynağıdır; ancak aynı zamanda bir borç kalemidir ve risk unsurudur’ mantığının oturması bir kazanımdır.

Ancak durum ‘kriz geliyor’ alarm zillerini çalacak kadar kötü de değildir. Cari açığın geldiği nokta açısından gerekli tedbirlerin daha önceden alınması Türk ekonomisinin daha sağlıklı bir patikaya oturtulmasını sağlayacaktı. Şu anki içinde olduğumuz noktanın ise geri dönülemez bir nokta olmadığı belli.

Ak parti’nin önemli  ekonomi kurmaylarından Bülent Gedikli’nin yaptığı uyarı bu açıdan doğru. Türkiye’nin geldiği noktada en önemli ‘ortak’ eğilim halkımızın gelirinin üzerinde haramaya çalışması. Bu durum gelir seviyesinden bağımsız bir özellik gösteriyor. Bu yüzden ‘ortak’ diyorum. Benzincide çalışan ‘pompacıdan’ aylık geliri onbinleri bulan ‘yeni zenginlere’ kadar ya iyimserlikten (güven endekslerinde rekor iyileşmeleri hatırlayalım) ya da toplum olarak pek de sağlıklı olmayan bir özelliğimiz olan ’statü göstergelerine’ olan bağımlılığımızın etkisiyle harcıyoruz.

Bu köşede yazıldı. Ardından çeşitli kuruluşlar ve BTK Başkanına kadar çeşitli aktörler de vurguladı. 1994 yılından bu yana 20 milyar doların üzerinde cep telefonu ithal etti ülkemiz. İstanbul Muhasebeciler Derneği araştırmasına göre cep telefonu ortalama kullanım süremiz Avrupa’nın epey altında. Bir aylık elirini gözünü kırpmadan yeni cep telefonuna harcayabşlen asgari ücreylilerin ülkesi Türkiye. Öte yandan lüks saatlerin ve otomobillerin krizde en çok satıldığı ülkelerden birisi Türkiye. Gelir seviyesinden bağımsız olan bu ortak ‘harcama’ ve ‘gösterme’ kültürü, kolay borçlanma ile birleşince cari açığın önemli itici güçlerinde birisi oluyor.

‘Üretin’ değil ‘harcayın’diye çığlık atan shopping-fest organizasyonları, dizi ve reklam kültürü de bu süreci destekliyor. Böyle olunca, küresel kriz yılında 200 milyar dolarlık ithalat yapıyor ve dünya ekonomisine, diğer ülkelerseki şirketlere omuz vermiş oluyorsunuz. Oysa bir dünya devi olan Alman ekonomisi batan Avrupa’yı sırtlamak için net ihracata yükleniyor.

Kriz tartışmasını hızlandıran  bir başka unsur TL’nin değer kaybı. Dolarla borçlanan işletmeler sıkıntıda. Küçük ya da büyük portföyü olanlar neh yapacaklarını bilemiyorlar. Tavsiyem: biliyorum diyenlere güvenmeyin. Şu anda TL’nin seyrini öngörmek çok zor.

Ancak bu aeyri belirleyecek ana eğilimleri biliyoruz. Öncelikle, TL çok uzun süredir aşırı değerliydi. Son dönemde kaybettiği değeri esasında uzun dönemli ve ‘kısmi’ bir ‘düzeltme’ olarak görmek mümkün.

Ancak bu düzeltmenin devam mı edeceği yoksa tersine mi döneceğini tahmin etmek çok güç. Zira, birincisine zıt ikinci bir uzun vadeli eğilim var: ‘hard currency’ bolluğu. Hem ABD hem Avrupa’daki durum bu ekonomilerin daha uzun sure parasal daralmayı gerçekleştiremeyeceğini gösteriyor. ABD’de, fiilen sıfır sayılabiecek politika faizinin bir miktar yükseltilmesi bu görüşe ters bir durum ortaya koymayacak. Biz olası krizi konuşuyoruz. Bu ülkeler ise krizin tam içinde şu anda.

Kısa vadede, birbirine zıt eğilimlerin hangisinin ağır basacağını bilme çok zor. Altın da o yüzden yükseliyor.

İşletmelerin yapması gereken dolar/euronun seyrinden para kazanmaya çalışmak yerine risklerini minimize etmek. Örneğin, en basit hedging olan satın almalarını gelirlerinin kuru cinsinden yapmak.