1961’de “Türk otomobiline doğru”

01.09.2014, Murat Yulek, Dünya

Son dönemdeki Güney Kore ile Türkiye sanayi politikalarını karşılaştırmak amacıyla, bir araştırma kuruluşunun misafiri olarak bulunduğum Güney Kore’de bir taraftan Bernar Nahum’un hayatını okumaya devam ediyorum. Kitabın ortalarındayım; kitlesel olarak üretilen ilk Türk otomobili olan Anadol’un üretiminin başlatılması kısmında.

Güney Kore otomobil üretimine Türkiye’den sonra başladı. Ancak şu anda otomotivde bir ihracat devi. Türkiye esasında 1960’ların başlarından beri ‘yerli otomobili’ üretmek sevdasına düşmüştü. Otomotiv kritik bir sektör. Bu sektörde neden Güney Kore bugünkü yerinde ve Türkiye de bugünkü yerinde? Cevabı sanayi politikalarının tasarım ve uygulanmasında. Aşağıda, Düşünen Adam Dergisi’nin 16 Ocak 1961 tarihli nüshasından okuyalım; kişisel beceri, vizyon ve gayretlerin (hatta bunların etrafl arında ‘birlikler’ oluşturulmasının da) iyi tasarlanmış sanayi politikalarını hükümetlerin birinci gündem yapamayan ya da siyasi ortam sebebiyle uygulayamayan ülkemiz ile Güney Kore’nin geldiği noktalar arasındaki farkı açıklamada yeterli olabileceğini düşünebiliriz: “İyi biten her şey iyidir. Bu söz geçen hafta için tereddütsüz söylenebilirdi. İkinci demir- çelik ikraz anlaşmalarının imzası ile başlayan hafta Türk sanayi için ümit verici bir müjde ile bitiyordu. Bu pazar, Divan Oteli’nin birinci katındaki iyi ısıtılmış salonunun rahat koltuklarında oturan gazeteciler saat 11’i önlerindeki renkli ve iyi basılmış broşürleri karıştırarak bekliyorlardı. Türkiye Makine-Motorlu Vasıta ve Yardımcı Sanayi Birliği bir basın toplantısı tertip etmişti. Sanayi birliği; Arçelik, Elektrometor , Gümüş motor, İ. Uzel. M.M., Türk Traktör, Otosan, Türk Demir Döküm , Türk Otomotiv ve Türk Willy müesseselerinin bir araya gelmesi ile teşekkül etmişti. 6 sanayi birliğinin gayesi en yakın bir gelecekte “Halk tipi Türk otomobilini ve Türk Malı kamyon, traktör ve her çeşit makine ilmal etmekti.

Saat 11’de Sanayi Birliği’nin mümessilleri salona girerek yerlerini aldılar. Basın toplantısını kararlı ve idealist sanayici Doç. Dr. Yüksek Mühendis Necmeddin Erbakan açtı. Birliğin bu müteşebbis sözcüsü milli iktisadiyatımız bakımından makine sanayine büyük önem vermenin zaruretini anlatıyordu. Nüfusumuz her sene binde 30 artıyordu. Bu artan nüfusun istihdamı ancak sanayi sektörünün inkişafı ile kabil olabilecektir. Kaldı ki Türkiye her sene sanayi mamulleri için dışarıya milyonlarca lira ödüyordu. Her sene 500 milyon Türk lirası civarında makine ve mamulatı ithal ediyorduk. İktisadi bünyemizin arzu edilir istikrara kavuşması için makine sanayinin gelişmesi mutlak bir zaruret halinde idi.

Sayın Erbakan, müteakiben Türk sanayinin bugünkü durumu üzerinde açıklamalarda bulundu. Halihazır sanayi yatırımlarımız 20 milyon Türk lirası civarında idi. Bu yatırımların milli gelirimize iştirak nisbeti %10 idi halbuki bu nisbet Amerika’da yatırımlardan 10 misli Batı Almanya’da ise 5 misli idi. Devamlı ve ısrarlı bir teşvikten daima mahrum kalmış olan Türk milli sanayinin bu durumu elbette sebepsiz değildi. Bu sebeplerin başında sanayi, tesislerimizin tam kapasite ile çalışamaması geliyordu. Çünkü piyasayı daima her türlü yoldan temin edilen “Avrupa” dolduruyordu ve çünkü bu Avrupa mallarına karşı müstehliklerde zaman zaman hayal sukutu ile biten bir “Ön itimat” vardı. Yerli sanayi, çoğu zaman hammadde sıkıntısı ile bunalıyordu. Bundan başka bu son Sanayi Birliği teşebbüsüne kadar yerli sanayi dalları arasında tam bir işbirliği sağlanamamıştı. Sanayi Birliği’nin gerçekleşmesi ile ortaya hakikaten milletçe iftihar edebileceğimiz bir manzara çıkıyordu. Birliğin içine aldığı müesseselerin ödenmiş sermayesi 102 milyon Türk Lirası idi ve tesisiler 888 bin metrekarelik bir araziye maliktiler. Birlik tesislerine yapılan yatırımın bugünkü rayiçle tutarı 250 milyon Türk Lirası idi. Buralarda 3 bin kişi çalışıyordu. Sanayi Birliği’nin milli gelire iştiraki 313 milyon Türk Lirası idi. Fakat eğer birliğin müesseseleri tam kapasitede çalışabilselerdi bu miktar 330 milyon Türk Lirası olabilirdi. Bu halihazır iştirakin 3 mislinden çok fazla idi.

Milli istihsal gücümüzde ki bu 620 milyon liralık kayıp her sene gözümüzün önünde cereyan ediyordu ve harice yabancı memleket fabrikalarına makine siparişleri halinde ortaya çıkıyordu. Türkiye’ye her türlü ithal mali asgari bir kontrolle girmişti. 1959 senesinde Türkiye’ye tipi tespit edilmiş 55 çeşit kamyon girmişti. Dışarıdan ne kadar çok mal satın alırsak o kadar büyük bir başarı sayacak fikri nedense Türkiye’de yerleşmişti. Çok mal satın almak gerçi bir bakıma iyi bir şeydi amma bu malların kısmı azami Türkiye’de yapılabilirdi ve bunlar ithal edilmekle Türk sanayisinin gelişmesi önleniyordu. Kaldı ki Türkiye bu malları gittikçe daha çok borçlanarak ithal ediyordu. Babalar yiyecek, oğullar borç ödeyecekti. Mantık aksini emrediyordu babalar çocuklarına miras bırakmalı idiler ve herhalde bu miras altından kalkılması gittikçe zorlaşacak olan dış borçlar olmamalı idi. Veren el alandan mutlaka daha hayırlı idi. Türkiye artık görünebilen bir istikbalde dışarıdan mütemadiyen türlü kredilerle borçlanarak istihlak ve istihsali bitmiş mallar talebinde bulunan hazır yiyici bir “Alan” durumundan çıkmalı idi.

Bu ise yerli sanayimizin şuurlu bir şekilde inkişafına çalışmak ve devletin buna yardımcı olması ile kabildi. Halbuki yerli sanayimiz tesadüfi olarak harp senelerinde ve döviz kıtlığının çekildiği devirlerde inkişaf etme imkanını bulabilmişti. Milletçe hedefimiz olan Türkiye’nin imkanlar dahilinde en yüksek seviyeye ulaşmış olan milli sanayiye ancak şuurlu bir himaye ile varabilirdik. Sanayi Birliği’nin kurulması ile Türk sanayinde yeni bir çığır başlayabilir. Bu birlik halihazırda evvelâ halk tipi bir yerli otomobilinin %80’ini Türkiye’de yapabilecek durumdadır. Esasen hâlen memleketimizde monte edilen traktörlerin %41, motorun %195, kamyonun ise %35’lik kısmı Türkiye’de bu müesseseler tarafında imal edilmekte idi. Bütün mesele bu nisbetleri yükseltmek idi.”

62. Hükümet’in ekonomi programı

25.08.2014, Murat Yulek , Dünya

62. Hükümet bir yıldan az bir süre Türkiye’yi yönetecek. Bu ara dönemden sonra, 2015 sonrasında Türkiye dört yıl boyunca yerel ve genel seçim görmeyecek; tabi Türkiye’nin eski problemi olan erken seçimler olmazsa.

2015 seçimlerine kadar Türkiye’nin ekonomi programı ne olacak?

Önce makro tarafa bakalım. Buradaki durum net. Önem sırasıyla değil; birincisi enfl asyonun yüzde 9 küsurlardan aşağı çekilmesi. İkincisi cari açığın aşağı kısılması sürecinin devam ettirilmesi. Üçüncüsü, bütçenin kontrol altında devam ettirilmesi. Dördüncüsü ise büyümenin yükseltilmesi. Bu dördüncüsü esasında en önemli olanı. Zira, herhangi bir anda geçerli mevcut ekonomik yapıda; yani konjonktürel olarak, ilk üçü arasında bir ters ilişki (trade-off ) var (dördüncüsünün bir politika değişkeni olarak son 12 yılda olduğu gibi kontrol altında tutulduğu varsayımıyla tabi). Yani, büyümeden kısarak (ekonomiyi yavaşlatarak) enfl asyonu düşürebilir ve cari açığı da düşürürebilir karar alıcılar.

Bu ters ilişki / trade-off spralinden çıkmak mümkün. Verimliliği sürdürülebilir olarak artırarak. Zira, kompleks dinamikleri sonucunda ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor; herhangi bir verimlilik seviyesindeki ülke yüzde 5 büyüdüğü zaman yüzde 7,5 cari açık üretiyorsa ortalama verimlilik yükseldiği zaman yüzde 5 büyümede yüzde (diyelim ki) 6 cari açık üretmesini bekliyoruz.

İşte bu bizi makro’dan yapısal cepheye getiriyor. ’Yapısal reformlar’ denince genellikle emek ve finans dahil pazar yapılarındaki serbestleşme geliyor akla. Benim açıdan ise yapısal reform, ekonominin daha rekabetçi hale getirilmesi manasına geliyor. Bu açıdan bakıldığında yeni Hükümet ve bir sonraki, 2015 yılındaki Hükümet, gündeminde olması gereken ana noktaların bazılarının aşağıdakiler olduğunu düşünüyorum. Detaylarına ise hem birçoğunun bu köşede ve diğer mecralarda önceki yıllardaki yazılarda girdiğim için hem de yer kısıtından dolayı giremiyorum.
1- Epey geciktiğimiz, etkin sanayi politikalarının oluşturulması / geliştirilmesi. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın sektör stratejileri bu konuda iyi bir başlangıç ancak yapılması gereken ‘keskin’ ve ‘güdümlü’ sanayi politikalarının oluşturulması.
2- ‘Kalkınma Temelli Kamu Satın Alma Politikaları’: Bu köşe ve diğer mecralarda (artık) yıllardır yazıyoruz. Sanayi politikaları etkin kamu satın alma politikalarıyla desteklenmeli. Sanayi Bakanlığı’nın son 2 yılda bu alandaki çalışmaları devam ediyor ve son dönemde ‘Sanayi İşbirliği Programı’ adı altında kanuni mevzuatta çalışmalar yürütülüyor. Yapılması gereken şey, hem yerel yönetimler hem de merkezi hükümet kuruluşları için geliştirilecek sanayi politikalarına uygun olarak, öncelikli alanlarda (örneğin raylı sistemler, çevre teknolojileri, sağlık teknolojileri vs) kamu satın alma politikalarının zorunlu hale getirilmesi. Türkiye’nin bir ithalat cennetinden bir teknoloji ve sanayi üretim havzasına dönüştürülmesinde kamu satın alma politikalarının artık etkin olarak yürürlüğe konulması gerekiyor.
3- İhracat: cari açığın düşmesi ihracatçılarımızın dünya pazarlarındaki rekabet güçlerinin artırılmasından geçiyor. İhracatın yüzde 90’ından fazlası sanayi ürünlerinden oluştuğuna göre ihracatın artması sanayi politikalarıyla içi içe. İhracatın sürdürülebilir artırılmasının oldukça karmaşık mekanizmalara dayandığının da farkındayız; eğitim reformundan yenilikçilik sistemlerine kadar. Ancak kısa dönemde kurun ihracatçıyı kösteklememesine de dikkat etmek de gerekiyor.
4- Altyapı eksikliklerinin, hesap kitap dahilinde giderilmeye devam edilmesi. Altyapımızın geliştirilmesine devam ancak önceliklerimizi hesaplamayı öğrenmemiz gerekiyor. Para hiçbir zaman bedava değil; karar alıcının, hangi yolu veya segmenti öncelikler arasına alacağını karşılaştırmalı ve güvenilir fizibilitelerle yapması gerekiyor.
5- Etki analizi. Evet etki analizi, bu bir lüks değil. Tam tersine bir zorunluluk. Geçmişteki harcamalarınızın (ex post) etki analizi size ileriye dönük dersler öğretiyor. Geleceğe yönelik (ex ante) etki analizleri de size paranızı doğru yere harcamanız konusunda fayda sağlıyor. Bu konuda maalesef Türkiye ilerleme kaydedemiyor. En ileri de olduğunu düşünen kurumlar, bir ‘etki analizi’ dairesi kurup içine koymak için birkaç genci işe alanlar. Onlar da, anlayacağınız gibi pek akılcı bakmıyor bu konuya.
6- İş ortamının düzeltilmesi. Türkiye’ye 70. sırada olmak yakışmıyor. Daha önce de bu veya diğer köşelerde bahsettiğimiz gibi, 2023’de ilk 10’a girmek için on yıl öncesinden iş ortamı endekslerinde en azından ilk 20’ye girmek gerekir. Gürcistan bu konuda ilerlediyse Türkiye neden ilerleyemesin?

Bu yapısal reformları, bu ve gelecek Hükümet’ten bekliyoruz. Başaracaklarına da inanıyoruz. Bunlar yapılırsa, Türkiye’de toplam istihdamında arttığını görebiliriz. Biliyorsunuz, toplam istihdamın nüfusa oranı Avrupa ve Asya ülkelerinin gerisinde. 65 yaş altında hemen hemen aynı nüfusa sahip olduğumuz Almanya’nın tarım dışı istihdamı Türkiye’nin neredeyse iki katına denk. İstihdamdaki artış, nüfus problemi olmayan ülkemizde sosyal güvenlik açığının da kontrol altına alınmasını sağlayabilir.

Dünya Ekonomisi Sıkıntıda

Dünya ekonomisi bu yılın ilk yarısında beklenen iyi haberleri üretemedi.

Sene başında Avrupa ekonomileri hakkında genel kanı (ve bu köşenin de kanısı) Avrupa ekonomilerinin bu yıl mütevazi de olsa büyümeye geçmesiydi. Ortalama da euro zonunun yüzde 1.5 civarında büyümesi bekleniyordu. Son gelen rakamlar, İtalya’nın durgunluğa girdiğini gösteriyor. Almanya ikinci çeyrekte küçüldü; Fransa ekonomisi durdu. İspanya biraz da birikimli baz etkisiyle bir miktar (yüzde 0.6) büyüdü. Diğer (küçük) Avrupa ekonomileri de öyle. Böyle olunca, ikinci çeyrek itibariyle Avrupa’da kayda değer büyüme kaydeden tek ekonomi İngiltere oldu.

Bu Türk ihracatçıları açısından, Irak ve Suriye pazarlarındaki zayıfl amaya ek bir sorun ortaya çıkartıyor. Dahası, Avrupa’da büyüme cephesindeki iyileşme başlangıcının gecikmesi, kriz sonrası marazi durumun devam ettiğini gösteriyor.

Öte yandan, Japonya’da Başbakan Abe’nin politikaları da 2014 yılında beklenen olumlu sonuçların ön göstergelerini ilk yarıda veremedi. Bütçeyi sağlamlaştırmak için satış vergilerindeki yükseltme beklenenin ötesinde bir yavaşlamaya sebep oldu. İlk çeyrekte, vergi artırımı öncesinde artan tüketimle yüzde 6’lara sıçrayan çeyreksel büyüme, ikinci çeyrekte daha büyük boyutta tersine döndü.

Japon bütçesi GSYH’nın yüzde 8’ine yakın açık veriyor. 2013’de göreve gelen Abe Hükümeti’nin yapısal önlem paketinin parçası olan vergi paketleri böylece Japon büyümesinin kırılganlığını ortaya çıkarmış oldu. Şahsen bunu da beklemiyorduk. Japon ekonomisiyle ilgili beklentilerimizin aksine gerçekleşen bir başka gelişme de ticaret dengesinin kötüleşmesi ve cari dengenin de negatife dönmesi oldu. Bunda, ilk çeyrekteki büyümeyi, doğuran tüketim artışının etkisi olmuş olabilir. Bir başka açıklama, Japon doğrudan yatırımlarının Japonya dışına kaydırdığı üretim kapasitesinin, Japon ihracatını düşürmesi. Ancak, bu yatırımların getiri transferler cari dengeye olumlu etkisinin de yetersiz kaldığı anlaşılıyor.

Türkiye’de, seçim sonrasında beklenen olumlu gelişmelerin henüz ortaya çıkmaması yeni Başbakan’ın henüz belirlenmemiş olması ve normal şartlarda 2015’de yapılacak olan seçimlere kadar sürecek olan ‘siyasi yavaşlama.’ Avrupa’da aylarca, bazen yıllarca hükümet kurulamayan ülkelerde göstermediği ‘ihtimamı’ Türkiye’de göstermeye çalışan derecelendirme kuruluşlarının ‘siyasileşmeye’ varan dağınık ve biraz da tutarsız bildirim trafi kleri de süreci olumsuz etkiliyor. Türkiye’nin hem kuzey hem güneyindeki gelişmelerin devam etmesi de durum daha çetin hale geliyor.

Buna karşılık, ikinci yarıda yavaşlasa da hala Türk ekonomisinin 2014 yılında yüzde 3’ün üzerinde bir büyümeyi yakalaması hala temel senaryo bizim gözümüzde. Hükümetin hızlı ve güvenilir bir şekilde kurulması. Ekonomi yönetimi hakkındaki spekülasyonlara son verilmesi bu oranı yükseltebilir.

Yavaşlama başlıyor

04.08.2014,Murat Yülek,Dünya

30 Haziran 2014 tarihinde bu köşede altı çizilen endişe, geçtiğimiz 6 haftada gerçekleşme sinyalleri verdi. Türk Lirası’nın reel değerinde senenin ikinci çeyreğindeki tırmanma, Irak, Suriye ve Filistin’de dahil olmak üzere jeopolitik gelişmelerle birleşince ihracat hızı düşüyor. Buna paralel olarak sanayi üretim endeksi büyümesi gevşiyor.

2014 ikinci çeyreğinde Türk Lirası yüzde 8 civarında değer kazandı. Haziran ayında Türk Lirası’nın reel değeri çok az değişti; resmi rakamların henüz açıklanmadığı temmuz ayında ise Türk Lirası’nın yüzde 0.5’in biraz altında ilave değer kazandığını hesaplıyoruz. Yani reel kur mayıs, haziran ve temmuz aylarında bir ‘plato’ yaptı.

109-110’lar seviyesindeki bu plato Türk ihracatçıları açısından problemli bir seviye. 2001 krizi öncesi zirve de 110 idi. İlk ve ara keskin düzeltmelerden sonra, 2004’ün ortalarına kadar görülen zirveler 110’larda kaldı. Ancak reel kur cari açığın rekor kırdığı dönemlerde 132’leri de gördü. Yani, Türk Lirası’nın şu anki seviyesi, cari açığı patlatacak etkiyi göstermese de ihracat ve dış ticaret dengesindeki düzelmeyi durduracak etkiyi gösterecek.

Nitekim, sanayi üretimi büyümesi mayıs ayında hız kesti. Alt kalemler, bu yavaşlamanın genel bir nitelik taşıdığını ve dayanıklı ve dayanıksız tüketim mallarında büyümenin eksiye döndüğünü gösteriyor. Ara malı üretimi büyümesi ise 2013 sonlarından itibaren yakaladığı hızlı büyüme eğilimini kaybetse de yüzde 3’ün üzerinde büyüdü mayıs ayında. Reel kurdaki değer kazanmayla birlikte önümüzdeki aylarda bu kalemin büyümesi daha da düşecek.

Buna ilave olarak, mevsimsellikten arındırılmış reel kesim güven endeksi ve yurt içi ve dışı siparişler, ve yatırım meyli gibi alt kırılımları önümüzdeki aylarda üretim ve şirket harcamalarında bir zayıfl ama göreceğimizi gösteriyor.

Ticari bankaların kredi büyümesi nominal olarak yüzde 20’nin altına iniyor. Tüketici tarafındaki fonlama ticari kredilere göre daha yavaş büyüyor. Tahmin edilebileceği gibi, bankaların taşıt kredisi stoğu küçülüyor. Son haftalarda taşıt kredileri önceki seneye göre yüzde 10 oranında geriledi. Bu daralma, otomobil iç pazarı ve buna paralel olarak ithalattaki daralmaya paralel gidiyor.

Bu arada; kredi genişlemesi kamu bankaları eliyle oluyor. Kamu bankalarının nominal kredi genişleme hızı senelik yüzde 24’lere ulaşırken özel bankalarda bu rakam yüzde 17’lerin altına indi. Kamu bankaları piyasa hadlerinden hatta daha yukarılardan fonlama yaptığı için karları da yüksek seyrediyor.

Bu resmi şöyle özetleyebiliriz. İç talep ve bunu ateşleyen krediler yavaşlıyor. Dış talepte jeopolitik problemler ihracatçıyı zorluyor. Buna ilave olarak Türk Lirasının reel değerinin son aylarda yükselmesi ihracatçıya ikinci darbeyi vuruyor. Bu faktörler bu örgüde devam ederse, üçüncü ve dördüncü çeyrekte büyüme, hem iç hem de dış talep etkisiyle gevşeyecek demektir. Yüzde 4 büyümeye ulaşılmak ya da uzaklaşılmaması isteniyorsa dış talepten daha iyi yararlanmak için kurlara dikkat edilmesi gerekiyor. Yoksa, 30 Haziran’da yazdığımız gibi, 2012-2013’ü tekrar yaşarız.

 

21. yüzyılın Ortaçağ ülkesi İsrail ne kadar devam eder?

23.07.2014,Murat Yülek,Dünya

İsrail, mutad olduğu üzere birkaç yılda bir tekrarladığı büyük katliamları 2009’dan sonra yine tekrarlıyor.

Görünürdeki tetikleyici sebep, üç İsrail’li gencin öldürülmesi; buna tepki olarak bir Filistin’li genci İsrailli yerleşimcilerce canlı canlı yakarak öldürülmesi; İsrail’in klasik güvenlik yaygaralarına başlayarak tünelleri kapatma kararı; hava saldırıları ve en son Ramazan ayının Cuma günü bilinçli olarak başlatılan kara harekatı ile yüzlerce şehit, binlerce yaralı, mülteci ve yıllardır İsrail tarafından konsantrasyon kampı hüviyetinde tutulan Gazze’deki 1.5 milyon insanın televizyonlarda canlı olarak izlenen dramı. Olayların nereden nasıl çıktığı pek de önemli değil; önemli olan İsrail’in dünyayı hiçe sayarak, sahip olduğu Ortaçağ zihniyetiyle keyfi olarak, 1,5 milyon insanı istediği zaman katliama tabi tutabilmesi.

İsrailli/Yahudi olmayan insanları insan sınıfl amasına dahil etmeyen bu kafa yapısı sayesinde, İsrail, Orta Doğu’da istikrarsızlığın en büyük kaynağı olmaya devam ediyor. Bunun ardında, işgal edilmiş topraklar üzerindeki İsrail devletinin yönetim kademelerindeki kalitesizlik ve insani değerlere kayıtsızlığı yatıyor. Bu, çok büyük bir sürpriz olmasa gerek. Zira İsrail’in kuruluşu bir bağımsızlık savaşı üzerine değil büyük ölçüde terörist taktiklerle Filistinlilerin topraklarından edilmesi üzerine bina edildi. Bunu takip edeceğiniz çok kaynak var ama belki de en etkileyicisi Dr. Ghada Karmi’nin Türkiye’de de yayınlanan ‘Fatma’yı Ararken’ isimli eseri.

Bu ‘vahşi’ arkaplana ilave (ve uygun) olarak, İsrail kendi varlığını devam ettirme şansını milyonlarca insanı on yıllardır, eleştirdikleri Nazi yönetimlerini dahi kıskandıracak konsantrasyon kamplarında tutarak sağlamaya çalışıyor. İsrail, Hamas’ın İsrail sivil halkına roket saldırıları düzenlediğini söylüyor. Konsantrasyon kampında doğup orada ölecek kadar uzun süre kalan 2 milyona yakın insanın hiçbir şekilde tepkisini göstermesini istemiyor İsrail. O insanların ‘kaderlerine’ razı olmasını; temel haklarından yoksun birer köle olarak doğup yine köle olarak ölmeyi kabul etmesini istiyor İsrail.

2009 yılında olduğu gibi, bu defa da İsrail doğrudan sivilleri, hastaneleri altyapıyı hedef alıyor. Bu kaba teknoloji ve sivil insan hayatına kayıtsızlığın ortaya çıkartabileceği ‘collateral damage’ hatalarının çok ötesinde, İsrail devletinin genel dünya görüşünün seviyesi hakkında önemli, düşündürücü ve üzücü ipuçları veriyor. Çağımıza söylem seviyesinde dahi yaraşmayan bir Ortaçağ mantığına sahip İsrail devleti. Sivil halka dünyanın en güçlü ordularından birisi tarafından yapılanları görünce, insanın, İsrail yönetiminin, ‘Yahudilerin yüzyıllardır batıda çektiklerini’ zavallı Filistin halkından çıkartmak gibi hastalıklı bir düşünceye sahip olup olmadığı konusunda şüpheye düşmemesi de elde değil. CNN muhabiri Diana Magnay’in, Gazze’’ye atılan bombaları tezahüratlarla seyreden İsrail’li sivillerden bahsettikten sonra tehdit edilmesi bir psikolojinin göstergesi. Magnay, konudan bahsettiği twit’i geri almak zorunda kalmıştı.
Konunun İsrail açısından daha ekzistansiyalist bir tarafı da var. İsrail yönetimi, varoluşunu insanlık dışı boyutlara ulaşan vahşete dayandırıyor. Bu vahşet, İsrail’in ABD, Avrupa ve uluslararası kurumlarda sahip olduğu lobi gücüyle destekleniyor. Görüyorsunuz son saldırılarda ne Avrupa ülkelerinden ne da ABD’nden ciddi bir tepki gelmiyor.

Peki; İsrail uluslararası lobi gücüyle desteklediği bu düşük yönetimsel ve insani standartlarla var olmaya devam edebilir mi? İmkansız değilse de çok zor. Zira, bu tür bir strateji sadece güçlü olduğu sürece işine yarar İsrail’in. Oysa, hiçbir siyasi teşekkülün gücü sonsuza kadar sürmedi dünya tarihinde. Hele, zaman ve mekan açısından ‘lokal’ yükseliş gösteren siyasi teşekküllerde. Eğer bu fikirlere katılırsanız, İsrail’in varoluş stratejisi paradoksal olarak kendi kendisini yok etme sürecinin de çekirdeğini taşıdığını düşünmeniz pek mantıksız olmaz.

İsrail terörizm ve sivillerin katliama tabi tutulması ya da korkutulması (terörize edilmesi) yöntemleriyle kurulmuş olsa da anlaması gereken şey varlığını devam ettirmek istiyorsa acilen ‘insanlığa’ dönmesi gerektiği. En son Ed Snowden tarafından belgeleriyle dile getirilen, İŞİD’in MOSSAD ile birlikte batılı gizli servisler tarafından, ‘aşırı İslamcı gençleri’ bir yere toplamak ve bölgede ‘İsrail dışında bir düşman’ üretmek üzere geliştirildiği fikri pek yabana atılır değil. Ancak bu tür yöntemler de, komşu ülkelerde iç siyaseti inşa etme çabaları da ‘insanlığa dönmeyen,’ İsrail projesinin sürdürülebilirliğine hizmet etmez. İsrail 21. yüzyılda bir Ortaçağ ülkesi formatında devam edemez.

‘Fed bilanço normalizasyonu’ riski Türkiye’de cari açık normalizasyonunu

14.07.2014,Murat Yülek,Dünya

2008 dördüncü çeyreğinden itibaren genişleyen Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası bilançosu bugün 4.4 trilyon dolar büyüklüğüne ulaştı. Bu, ABD GSYH’sının yüzde 25’ine tekabül ediyor. 2008 üçüncü çeyrekte ise yüzde 5’in biraz üzerindeydi. Aynı durum dünyanın diğer önemli merkez bankaları için de geçerli. Japon Merkez Bankası bilançosu Japon GSYH’sının yüzde 45’i büyüklüğünde. Avrupa Merkez Bankası bilançosu ise bölge GSYH’sının yüzde 25’i seviyesinde.

Fed bilançosu iki aşamada büyütüldü. Birinci, hızlı dönem 2008 son çeyreği içindeydi. Bu dönemde bilanço, iki kattan sonra büyüyerek 2 trilyon doların üzerine çıktı. Sonra, 2009 yılından başlayarak toplam üç QE faaliyetiyle, Amerikan hazine kağıtları ve ipotek bonoları alımları yapılarak bilanço bugünkü seviyesine geldi. Bu parasal faaliyetlerin amacı ekonominin canlandırılması ve varlık piyasalarının düşmesinin engellenmesiydi (2011 yılında, Avrupa’daki problemlerin Amerika’ya sirayet etmesini engellemek ve canlanmaayı desteklemek için uzun vadeli faizleri düşürmek amacıyla Operation Twist altındaki alımlar toplamda Fed bilanço kompozisyonunu değiştirirken bilanço büyüklüğünü değiştirmedi). Fed bilanço büyükülüğünün bu hızla gelişmesinin neden enflasyona sebep vermediğini biliyoruz. Artan likidite büyük ölçüde banka ve Fed bilançolarında kaldı. Şirket bilançolarındaki likidite de patladı ancak artan yatırım harcamasına (ve istihdama) dönüşmediği için enfl asyonist bir baskı oluşturmadı. Bunu destekleyen asıl unsur tüketicilerde harcama değil borç ödeme psikolojisinin baskın olmasıydı. Avrupa’da da tüketiciler açısından durum ABD’ye benziyor; harcamak istemiyorlar. Avrupa şirketlerin durumu ise ABD şirketleri kadar iyi değil. Bu yüzden Avrupa’daki istihdam rakamları da ABD’nin gerisinde. ABD’de ilk çeyrek büyümesi kötü geldi ancak manşet enfl asyon yüzde 2 seviyesini aştı. Çok uzak olmayan vadelerde çekirdek enfl asyonun da 1.5’lerden 2’lere doğru hareket etmesi ve işsizliğin yüzde 6’ye ve belki de altına inmesi sürpriz olmaz.

14.07.2014,Murat Yülek,Dünya

Fed’in 2011’den beri temel senaryosunu önce faiz yükseltimlerinin başlaması ve sonra bilanço ‘normalizasyonunun’ devreye sokulması oluşturuyor. Geçen ay Fed Başkanı Yellen’in teyid ettiği gibi, Fed, ‘büyük bilançoyla para politikası uygulamak’ için elinde yeterli araçların olduğuna inanıyor hala.
Geçen ay da bu köşede ele aldık; yukarıdaki gelişmeler, ‘büyük bilançoyla para politikası uygulanması’ fikrini devre dışı bırakırsa Türkiye, Hindistan gibi ülkelerde oluşturacağı etki belli (ve hoş değil). Amerikan ekonomisi yeterince canladıktan sonra Fed’de park edilmiş olan yaklaşık 3 trilyon dolarlık serbest rezerve çeşitli yöntemlerle faiz ödenerek dondurulması ve krediye dönüşmemesinin sağlanmasının enfl asyonist baskıyı ortadan kaldıracağı varsayımı tutmayabilir (tutsa da Amerika’da faizlerin hızlı yükselmesi manasına gelir). Bu yüzden, ABD’de fed bilançosu normalizasyonunun beklenenden daha öne alınması riskine karşı Türkiye’de ‘cari açık normalizasyonun’ hızının kesilmemesi daha da önemli hale geliyor.

Avrupa, Japonya, İsviçre, İngiltere merkez bankaları likiditeyi önümüzdeki birkaç yılda kolay kolay kısmayacakları belli olsa da bunlardan doğacak carry trade imkanları Türkiye’yi (ve diğer gelişmekte olan ekonomileri) rahatlığa sevk etmemeli. Önümüzdeki birkaç yılda, büyümeden feragat etmeden cari açığı yüzde 5’ler de değil daha da aşağılara çekmemiz gerekiyor.

Türkiye’nin halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı

07.07.2014,Murat Yülek,Dünya

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa Cumhurbaşkanı’nı halk seçecek. Bu, ülkemizde demokratik olgunluğun yerleşmesi açısından önemli bir eşik. Siyasi partiler fikir teşekkülleridir. Ülkenin gelişmesi açısından kendi siyasi fikirlerinin diğerlerinden daha uygun ve gerekli olduğunu düşünen insanlar bir siyasi parti çatısı altında toplanırlar; yönetici, üye ya da oy veren olarak.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, aday belirleme sürecinde tabii olarak siyasi partiler en önemli aktörler. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilen dört partiden ikisi, Ak Parti ve HDP, kendi adaylarını gösterdiler. Diğer ikisi, CHP ve MHP ise siyasi olarak kendilerinden çok daha fazla Ak Parti’ye yakın bir adayı ‘çatı aday’ olarak belirlediler. Bu, bu iki partinin toplumda Ak Parti’nin siyasi görüşlerinin daha büyük bir karşılığa sahip olduğuna inandıklarını gösteriyor. İki büyük muhalefet partisi bir nevi iktidarın siyasi görüşlerine ‘yakınsıyor.’ Bu iki partinin, özellikle CHP’nin tabanının bu ‘yakınsamaya’ nasıl baktığını seçimlerde göreceğiz.

Eğer böyle bir yakınsama ‘fikri’, köktenci değil sadece taktiksel ise, bu yakınsamanın iki sebebi olabilir. Birincisi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yükselişinin ‘önünü kesmektir.’ Muhalefet, Başbakan Erdoğan’ın halk nezdinde devam eden itibar ve popülaritesinin muhalefet partilerinin kendi yükselişlerini engellediğini düşünüyor ise, temelde Başbakan Erdoğan’a siyasi açıdan benzer fikirlere sahip bir alternatifi aday göstererek bu yükselişe önemli bir darbe vurmayı planlıyorlar. Ancak, muhalefet bu saikten hareket ettiyse sonuçta birer siyasi parti olarak kendi varlık sebeplerine aykırı davranmış oluyorlar.

Muhalefet partilerinin siyasi olarak Ak Parti’ye yakın bir aday göstermelerinin ikinci sebebi Ak Parti’nin ekonomik alanda gösterdiği performans olabilir. Türkiye son on iki yılda içerideki yoğun siyasi gelişmelere ve dışarıdaki yoğun çatışma ve hatta savaşlara rağmen makro ekonomik açıdan çok başarılı bir performans gösterdi. Bunda, dış ekonomik konjonktürün ürettiği yüksek likiditenin pozitif etkileri olmadı değil. Ancak özellikle 2008 sonrasında dış ekonomik konjonktürün negatif etkileri de oldu. Düşen dış talep, Çin’den gelen rekabet, Türk Lirası’nın yükselen değeri gibi. Sonuçta, makroekonomik açıdan bir başarı varsa bu büyük ölçüde Ak Parti Hükümetleri’nin ekonomi yönetiminin başarısından kaynaklandı.

Sebepleri ne olursa olsun, en büyük iki büyük muhalefet partisinin, Ak Parti tarafından da aday gösterilebilecek birisi yerine siyasi fikirlerini temsil edebilecek bir aday bulabilmeleri, Türkiye’nin bu ilk halk seçiminde siyasi olgunluğumuzun gelişmesine daha iyi hizmet ederdi diye düşünüyorum.

Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi son on iki yıldaki ekonomik performansın devam etmesini sağlar mı? Eğer güçlü kabineler oluşturulursa Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması Türkiye’nin ekonomik gelişimini daha da hızlandırabilir. Zira Türkiye’nin temel makroekonomik dengeleri Cumhuriyetin kuruluşundan beri hiç olmadığı kadar güçlü olsa da reel/ sınai/teknolojik dönüşümünü henüz tamamlayamadı. Bunun için istikrarlı en az iki on yıla ihtiyacı var. Son senelerde, kamu kesimi teknolojik ve yenilikçi gelişmeyi destekleyici bir eko sistemin oluşturulması konusunda önemli yapı ve araçlar geliştirdi. Bu olumlu reformları bu köşeye taşımıştık. Daha da geliştirilmesi gereken bu yapısal değişim momentumun etkileri ancak 10 yıl sonra görülmeye başlayacak. Bu süreçte, sembolik değil aktif ve vizyon sahibi bir Cumhurbaşkanı Türkiye’ye kritik dönüşüm sürecinde fayda sağlar

Otomobil ihracatı, kur derken: 2014 yılı 2012’ye benziyor

30.06.2014,Murat Yülek,Dünya

Otomobil sektöründeki son gelişmelere ve bunun kurla ilişkisine bakalım. Bu sektör Türk ekonomisinin genel eğilimlerine de ışık tutuyor. 2015’in 2013’e benzememesi için karar alıcılara (özellikle Merkez Bankası) iş düşüyor.
Önce Türkiye’de genel otomotiv pazarının en önemli kısmı olan otomobil pazarı ile ilgili bazı eğilimleri gözden geçirelim.

Öncelikle, Türkiye’de otomobil üretimi ihracat ile yüksek korelasyona sahip. Yani ürettiğimiz büyük ölçüde ihracata gidiyor. İkincisi, iç pazar satışları da büyük ölçüde ithalat ile korele. Yani, iç pazardaki satışlar büyüdüyse ithalat büyümüş; iç satışlar düştüyse ithalat kısılmış manasına geliyor.

Türk ekonomisinin otomobil ithalatından elde ettiği faydalar ve maliyetler var. Maliyetler açık; döviz kaybı ve istihdam, yani gelir kaybı. Faydaların başında, halkımızın içeride üretilmeyen otomobilleri satın alabilmesi geliyor. Evet bu bir fayda.

İkincisi, ithalatçı şirketlerin elde ettiği kârlar. Bu da bir fayda. İthalat vergi gelirleri yüksek olduğu için devlet açısından da bir fayda var. Ama bu faydalar ‘borçlanmayla’ yapılan ithalattan kaynaklanıyor. Yani, iç otomobil pazarımızdaki şu anki talep parametreleri, büyüyen iç pazarın sonuçta yükselen cari açık ve banka borçlanması yoluyla ülkemizdeki finansal istikrarı düşürücü etki üretiyor.

Gelelim son dönemde pazardaki rakamsal gelişmelere.
Özet şu: iç pazar daralıyor. İhracat ise, eğilim olarak rekor seviyelerde. Grafikte göreceksiniz, otomobil ihracatının yıllık büyüme oranları yüzde 20’lerin üzerinde seyrediyor. Buna karşılık ithalat ise iç pazar satışlarına paralel olarak bu yılın başlarından itibaren yüzde 30’lar civarında düşüş gösteriyor.

Bunda en önemli rolü, geçen sene Türk lirasının aşırı değerinin bir miktar ortadan kalkması oynuyor. Avrupa’da pazarın açılmaya başlaması da ihracatçılarımızın işine yarıyor ancak kur daha önemli.
Çünkü, Türkiye’nin otomobil ihracatının büyüme oranları Avrupa otomobil satışlarındaki büyüme oranlarının çok üzerinde.

Bunlar iyi haberler. Ancak kötü haber, Türk lirası son aylarda tekrar hızla değer kazanma sürecine girdi. Şubat – Mayıs aylarında reel kur yüzde 10’a yakın değer kazandı. Bunda Türkiye’ye son aylardaki yüklü sermaye girişleri etkili oldu.

Bu aşırı değer kazancı Türkiye açısından iyi bir şey değil.
2011’lerde olduğu gibi, bir uyarıyı tekrar yapalım. Türk lirasının aşırı değer kazancı hem otomobil sektörüne hem de ihracat üzerinden genelde Türk ekonomisine darbe vurur. Bunun etkilerini 2014’ün ikinci yarısında görmeye başlarız. Aşırı değerlenme hızlandıkça bu etki daha yüksek ve hızlı oluşur.

2014 yılındaki reel kur gelişmeleri bazı açılardan, 2011 yılındaki kur düzeltmesinin ardından 2012’de yaşadıklarımıza çok benziyor.

Tarih bir manada tekerrür ediyor. Ders alırsak iyi olur.
Türk lirasının aşırı değerlenmemesi gerektiğini 2012 yılında uzun uzun yazmıştık. Bu yazılar hep aynı uyarıyı içeriyordu:
Örneğin 9 Ocak, 2 Temmuz ve 12 Kasım 2012 tarihlerindeki yazılar. 9 Ocak 2012 tarihindeki yazıda, Türk lirasının yurtdışı sermaye girişleri sebebiyle değer kazanmaya başladığı ve bu eğilimin devam edeceği söyleniyor. 2 Temmuz’da ise şöyle demişiz: “Avrupa’daki krize rağmen ihracat hacminin büyümesi (yani ihracattaki reel artışlar) güçlü devam ediyor. Nisan ayında ihracat hacmi yüzde 13 büyüdü. Mayısta ise ihracat yüzde 20 arttı. Bu rakamlar dünya ticaretinin büyümesinden çok daha yukarıda. Dolayısıyla Türkiye’nin dünya pazarlarındaki payının arttığını gösteriyor. Bu trend devam ederse Türkiye AB krizinden kazançlı çıkacak. Kısa dönemde anahtar ise TL’nin aşırı değerlenmemesi.” 12 Kasım yazısı ise şöyle sonlandırılmış:

“Türk ekonomisinin, 2013 yılında iç talebe bağlı kalmadan büyümesinin yolu dış pazarlardaki şartların zorlaşmasına rağmen ihracatı artırmasından geçiyor. Bunun içinde Türk lirasındaki değerlenmenin tersine döndürülmesi gerekiyor.”

murat.jpg

Maalesef aşırı değerlenme 2013 ortalarına kadar devam etti. 12 Kasım yazısında korkulan da başımıza geldi.

2014 yılı, geçen sene sonundaki beklentilerimize paralel olarak yüksek bir büyüme ortaya koyacak gibi görünüyor. Bunda ihracatın önemli rolü var. Aşırı değerlenmenin 2013 yılı ortalarından sonra ortadan (bir miktar) kalkması sayesinde. Şimdi ise başka bir durumla karşı karşıyayız. Büyüme 2014 ikinci yarısında zayıflayarak 2015’de durabilir ve yükselen cari açık da cabası olur; zira 2014 yılı, 2012’ye benzemeye başladı.
Bizden uyarması. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin uyarılarına da dikkat.

Fed bilançosu ve Shiller üzerine

23.06.2014 Murat Yülek,Dünya

Şekerbank’ın davetiyle Türkiye’ye gelen Robert Shiller’ı çok sayıda insan dinledi. Bunların arasında banka ve şirketlerin üst düzey yöneticileri, köşe yazarları, diğer profesyoneller çoğunluktaydı. Katılanlar kendilerine göre sonuçlara ulaştılar Shiller’den.

Shiller bu köşeye birkaç defa konuk oldu. Bu yüzyılda yaşayan en önemli 10 ekonomistten birisi olduğuna şüphe yok. Shiller, hocası ve yine Nobel ödüllü bir iktisatçı olan Modigliani gibi ‘Keynezyen’ bir iktisatçı. Yani, kısaca piyasaların ders kitaplarında yazdığı gibi, (benim ‘Alis Harikalar Diyarında’ dediğim şey) verimli çalışmayabileceğine inanıyor. Modigliani, ücretlerin ‘yapışkan’ olmasının Keynezyen politikaları etkin hale getireceği fikri üzerine çalışmıştı. Finans alanında, sonradan Modigliani- Miller kuramı olarak adlandırılan firma değeri – sermaye yapısı ilişkisini (‘ilişkisizliği’ dense daha doğru olur) ortaya koyan çalışmalar yapmıştı Modigliani. Shiller, yine Keynezyen bir fikir olan ‘psikolojilerin’ piyasalar üzerindeki etkilerine çok önem veriyor. Yatırımcı dediğiniz insan türü her zaman ve mekanda ‘rasyonel’ hesaplar yaparak karar veren bir ‘robot’ mudur? Shiller ile birlikte Nobel ödülü alan Fama gibi iktisatçılar finans piyasalarının her zaman ‘verimli’ çalışacağını dolayısıyla kimsenin ‘piyasayı yenemeyeceğini’ söylüyor. Shiller böyle düşünmüyor. Keynes de.

Keynes’in ‘güzellik yarışması’ metaforu piyasaların işleyiş tarzı hakkındaki ‘modellerin’ bence en açıklayıcı olanlarından. Yarışmanın birincisini tahmin edecekseniz kendi duygularınızı değil jürinin duygularını ‘modellemeniz’ gerekiyor. Yani, finans pazarı (ve genelde tüm pazarlar) ‘insana bağımlı.’ Fama’nın düşündüğü gibi, pazar kendi kendisinin ‘sıhhatli çalışacabileceğini’ garanti edebilecek bir güce sahip değil.

Shiller, bu çerçevede krizlere ‘psikolojinin’ yol açtığını söylüyor. İnsan (yatırımcı) uzun süreler boyunca kendisini iyi hissettiği zaman, Greenspan’ın icad ettiği, Shiller’in ise önemli bir kitabının başlığı haline gelen (‘irrational exubrance’) rasyonellik dışına rahatça çıkabiliyor. Shiller’e göre, bu durumun en kolay izlenecek göstergelerinden birisi F/K oranlarının aşırı yükselmesi. F/K’ların yükselmesi aynı kârı daha fazla yüksek fiyatlanması manasına geliyor. Eğer ileride bu kez F’ler değil K’lar yükselerek F/K ‘normallere’ dönerse mesele yok. Ama, Shiler’in işaret ettiği gibi, önemli borsa çöküntülerinden önce F/K’lar aşırı yükselmiş oluyor.
Emlak piyasasında da durum benzer. Bu köşede önce de bahsedildiği gibi, emlak yatırımlarında, ‘ortalama geri ödeme süresi’ kalıcı olarak uzamışsa piyasada sorun var demektir. Dolayısıyla, mesele emlak fiyatı kadar geri ödeme süresi. Eğer emlak fiyatları çok düşük bir bazdan yükseliyorsa (örneğin Türkiye’de 2000/2001 çöküntüsü) ille de balon oluştu manasına gelmiyor. Bir yıllık kira getirisi ile emlak satın alma fiyatının kaç yılda ödeneceğine bakmanız gerekiyor (cash yield’ın tersi.) Kiralar daha çok makroekonomik faktörlerden etkilenirken varlık fiyatları psikolojiye daha bağımlı olduğu için bu gösterge borsadaki F/K ve benzeri göstergeler kadar önemli.

Shiller’in İstanbul’da olduğu günlerde Fed’in Haziran FOMC toplantısı yapıldı. Beklendiği gibi Temmuz’dan itibaren tahvil alımları 35 milyar dolara indirildi. Ekim ayında alınacak kararla bu rakam sıfıra inecek. Yani Aralık’tan itibaren Fed bilançosundaki suni büyüme sona erecek. Fed politikası konusunda piyasada tartışılan konu faiz artırımlarının ne zaman geleceği. (Pek) konuşulmayan (özellikle Türkiye’de) daha önemli konu ise
Fed bilançosunun ne zaman ve ne hızla ‘normale’ döneceği. Bu konu bizim gibi ülkeler için Fed-funds rate denilen, Fed’in güdümündeki interbank faiz oranından çok daha önemli.

2011 yılından beri geçerli ‘kabul’, Fed’in ‘büyük bilançoyla’ devam ederek çeşitli yollarla faizleri artırarak para politikası yürüteceği. Şu anda, Fed’in faizleri 2015’in sonlarında yükseltmeye başlayacağı yaygın beklenti. Ancak, bilmediğimiz (Fed’in de bilmediği) çok şey var: Bilanço ne kadar büyük olarak devam edecek? Tabii olarak mı (itfalarla) küçültülecek yoksa Fed belli bir program dahilinde kağıt satışı mı yapacak? Büyük bilançoyla etkin para politikası uygulayabilmek için Fed bir koridor mu uygulayacak yoksa başka bir yöntem mi?
Bu köşede daha önce de bu konuyu konuştuk. Artık dünya da bu konuyu konuşacak. Zira, likidite dünya ve Türkiye ekonomisi üzerinde faizden çok daha büyük etkiye sahip şu anda.

Merkez Bankası bağımsızlığı – 2

16.06.2014 Murat Yülek,Dünya

Bu hafta Şekerbank’ın konuğu olarak Türkiye’ye gelecek olan 2014 Nobel Ödülü sahibi ve yaşayan en önemli iktisatçılardan olan Robert Shiller kalkınma ile finans sektörü ilişkisiyle ilgili bir konuşma yapacak. 60. kuruluş yılını kutlayan Şekerbank Türkiye’de tarımsal kalkınmayı finansal açıdan desteklemek için kuruldu. Finans kesimi ile reel kesim arasındaki ilişki büyüme ve daha da önemlisi kalkınma açısından her zaman önemli bir tartışma konusu oldu.

2 Haziran’da Merkez Bankası bağımsızlığı konusunu konuşmaya başladık bu köşede. Aşağıda göreceğiniz gibi, bir ara, merkez bankacılığı bile, büyümeyi bırakın kalkınmanın aracı olarak düşünülüyordu.

Önce ABD’ne bakalım. 1913 yılında yazılan Amerika Merkez Bankası (FED) Kanunu’nun amaç cümlesi şu ana kadar hiç değiştirilmedi. Zor, içerikli ve zamana dayanıklı olduğunu son 103 yılda değiştirilmeyerek ispat etmiş bir cümledir. Kaba bir tercümesi şöyle: “FED Guvernorler Kurulu ve Federal Açık Piyasa Komitesi, ekonominin uzun vadeli üretim artırma potansiyeline uygun olarak maksimum istihdam, istikrarlı fiyatlar ve makul uzun vadeli faiz oranları hedefl eriyle uyumlu para ve kredi büyüme oranlarını gerçekleştirecektir.”

Yani, FED’in kuruluş mantığında ABD’nin uzun dönemli büyüme ve istihdamı temel alınmış. Para politikaları, enfl asyon gibi yan etkileri üretmeyecek şekilde bu büyümeyi desteklesin istenmiş.

Buna karşılık, kurucuları, FED organizasyonu ve atama şekilleri, Amerika’nın ‘checks and balances’ mantığı altında, politik baskıdan arındırılacak şekilde organize edilmeye çalışmış. Nedeni basit; oy baskısı altında büyüme taraftarı olan politikacıların etkisiyle üretilecek yüksek enfl asyon üretecek para politikaları uygulanmasın.

Avrupa Merkez Bankası’nın amacı ise bizimkine, daha doğrusu bizimki AMB’nınkine çok benzer ve fiyat istikrarını yani düşük ama sıfır olmayan enfl asyonu temel alır. Bu, bugün için yüzde 2 ile 4 arasında enfl asyon demektir. Depresyonun konuşulduğu bugünün Avrupa Merkez Bankası’nın enfl asyonu yukarı (yüzde 2’lere doğru) çekmesi gerektiği konuşuluyor.

Aynı şey Japonya’da da geçerli. Krugman gibi bazı iktisatçılar “Bu da yetmez: AMB enfl asyonda yüzde 4’leri hedefl emeli’, zira ‘dünya artık çok farklı” diyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 1933 yılında 1711 sayılı kanunla Atatürk hayattayken kuruldu. Kanunun yazımında İsviçreli bir uzmandan destek alındı. Kuruluş kanuna göre, Banka’nın ana amacı kalkınmayı desteklemekti. Yani ilk merkez bankamız bağımsız değildi. Kendisinden 20 sene önce kurulan Amerikan merkez bankasının amacını çağrıştıran bir amaç verilmişti TCMB’ye.

TCMB yıllar içinde gerçekten kalkınmayı destekleyici politikalar izledi. Teşvik verilen sektörlerde bankalara ucuz reeskont kredileri vererek yatırım finansmanı maliyetlerini düşürmek gibi. Ancak, bir süre sonra ‘kalkınma’ ve bütçe açıklarının finansmanı amacıyla üretilen kontrolsüz para büyümesi, reel büyümenin üzerine çıkınca Türkiye enfl asyonla tanıştı.

Banka faizlerine kamu tarafından tavan konulduğu ‘mali baskı’ dönemlerinde bunun sonucu negatif reel faizler oldu ve tasarrufl ar bir taraftan düştü, diğer taraftan altın, (yasak olsa da) döviz ve gayrimenkule kaydı. 1980’deki finansal serbestleşmeden sonra Merkez Bankası da değişime uğradı. Ancak en önemli değişiklik 2001 yılındaki kanunla merkez bankası bağımsızlığının sağlanmaya çalışılmasıyla oluştu.

Merkez Bankası bağımsızlığı Türkiye’ye hizmet etti mi? Evet; enflasyon açısından. Yüzde 5’lerin altına indiremesek de bağımsız merkez bankası döneminde, maliye baskısının da (fiscal dominance) ortadan kalkmasıyla, enfl asyon tek basamaklara indi. Bunu şu anda kanıksamış olsak da büyük bir başarı olduğu kesin.

Uzun dönemli baktığımızda, konu şuraya geliyor: Türkiye’de uzun vadeli sürdürülebilir büyümeyi azamileştirecek faiz politikası nedir? “Uzun vadeli sürdürülebilebilir büyüme,” bir taraftan para politikasının iştigal sahası olan konjontürel çıktı açıklarını ortadan kaldıran, diğer taraftan da büyümenin ana düşmanlarından olan enfl asyonun ve finansal istikrarsızlığın mutedil seviyelere hapsedilmesini kapsıyor.

Merkez Bankası zaten 2010 yılından beri finansal istikrarı enflasyon ile birlikte ana amaç olarak göz önünde tutmaya çalışıyor. Ancak, kur-enfl asyon geçişkenliği, aşırı değerli kurun enfl asyonu düşürücü cari açığı ise suni olarak yükseltici etki yapıyor; bu önemli bir açmaz. Merkez Bankası Kanunu’nun amaç cümlesinde enfl asyona atıf varken cari açığa doğrudan atıf yok.

Dolayısıyla, Merkez Bankası politikalarının oluşmasında, finansal istikrarın bir parçası olarak görülse dahi cari açığın göz önüne alınmaması yönünde bir eğilim olması tabi bir sonuç olarak ortada. Dahası, cari açığın birikimli olarak ortaya çıkardığı sıcak para girişlerinin tersine dönmesi ihtimali faiz politikasını doğrudan şekillendiriyor. Özellikle iç-dış siyasi hareketlenmenin olduğu dönemlerde. Ani çıkış ihtimali Merkez Bankası’nın faizleri aşırı yükseltmesine sebep olabiliyor. Dolayısıyla, esasında, para politikalarının tamamen bağımsız hale getirilebilmesi, maliye baskısı yanında ‘cari denge baskısının’ da ortadan kaldırılmasına bağlı.