“O ne verirse 2 katını…”

Ülkemiz için 1990’ları kayıp yıllar haline getiren yaklaşım iste buydu. Önceki on yılları da. “Rakip parti size ne verirse ben iki katını vereceğim”, “Hepinize 2 anahtar vereceğim” vs vs. Ana muhalefet partisinin, artık çoktan unutmuş olmamız gereken siyasi popülizm söylemlerini geri getirmesi çok büyük bir yanlış. Bu yaklaşımı getirirseniz, diğer partileri de bu kısır döngünün içine çekersiniz.

Ana muhalefet partisi emeklilere her bayramda birer maaş ilave önerince, iktidar partisi ne desin? “Ben de emeklilere her bayramda ikişer maaş” uygun mu? Ya diğer büyük muhalefet partisi? Onlar da üçer maaş önerse? Türkiye hiper enfl asyonun eşiğine, sorumsuz siyasetçiler yüzünden gelmemiş miydi?

Cumhuriyet Halk Partisi, ana muhalefet partisi olarak Türkiye için önemli bir partidir. Ancak ekonomik konularda herhangi bir alternatif koyamıyor ortaya. CHP’nin temel ekonomi konusundaki bazı söylemlerini alt alta yazalım:
1. “Ak Parti esasında sadece Kemal Derviş’in geliştirdiği programı uygulamıştır.” (CHP’nin çeşitli temsilcileri tarafından dile getirilmiş olan fikir.)
2. “Türkiye ekonomisi 2002’den sonra kötüye gitmiştir.” (Yine CHP’nin çeşitli temsilcileri tarafından dile getirilmiş olan fikir.)
3. Kemal Derviş’i partimize ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak davet ettik. (Sn Kılıçdaroğlu’nun geçen haftaki demeci.)
4. Sn. Ali Babacan’ın ekonomik stratejileri doğrudur. Ali Babacan adeta CHP’lidir. 2007’ye kadar kendisine verilmiş olan programı iyi uygulayarak çok doğru bir şey yaptı. (Meslekdaşım ve arkadaşım, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sn. Selin Sayek’in demeçleri.) O zaman şu sorular haklı sorulardır:
1. CHP iktidara gelirse Sn. Kemal Derviş’in programını uygulamaya devam edecekse, Ak Parti de Sn. Derviş’in programını uyguladıysa, CHP’nin iktidara gelirse uygulayacağı ekonomik stratejisininin Ak Parti’ninkinden ne farkı vardır?
2. Eğer Ak Parti Sn. Derviş’in programını uygulamış ise ve ekonomik açıdan başarısız ise neden Sn Derviş CHP’nin ekonomi stratejisti olarak çağrılmıştır?
3. Sn. Derviş’in 2001 yılında tasarladığı programla toplumun değişik kesimlerine ilave maaşlar dağıtılmış mıdır? Yoksa tam tersi midir? Sn. Derviş tekrar CHP için bir ekonomi programı hazırlarsa bu tür ‘lütuflarda’ bulunacak mıdır?

Siyasi partilerimizin oy yarışı, hesapsız, kitapsız ‘o ne verirse ben iki katını veririm’ düzleminde değil, reel kaynaklara dayanan ciddi ekonomik vizyonlara dayanmalıdır. Bu düzlemden uzaklaşmamalı Türk siyaseti. En azından 1990’lı yılları ve 2001 krizini hatırlayan yaştakilerimiz buna katılacaktır. Bu tür söylemler olsa olsa o zor yılları (ya da önceki on yılları) yaşamamış olan gençlerimiz üzerinde etki edebilir. Onların büyük kısmının da sağduyularıyla, bu tür siyasetlere prim vermeyecekleeri umulur.

İktidar Partisi bu tür popülist söylemlere tevessül etmiyor. Diğer önemli muhalefet partisi olan Milliyetçi Hareket Partisi ise son dönemde kaliteli iktisatçıları üst yönetimine kattı. İçinde yakın tanıdığımız isimlerin de olduğu bu ekibin, seçimlerden önce parti programında ayağı yere basan şeyler söylemesi bekleniyor. Cumhuriyet Halk Partisi de Sn. Derviş’i kadrosuna katarsa eminiz o da partisini bu konularda doğru yönlendirecektir.

Büyümek için yüksek ücretli istihdamı artırmak gerekiyor

Ekonomi yönetimi çerçevesi, hele gelişen ekonomilerde hayati bir kavram. Bana sorarsanız Türkiye’nin ekonomik gündeminin ilk maddesi büyüme olmalıdır. Zira, Türkiye, adı üzerinde ‘gelişmekte’ olan ya da ‘orta gelirli’ ülkedir ve “gelişmiş,” “yüksek gelirli” ülke olmalıdır. Büyümenin uzun vadeli ve kalıcı olması kısa vadeli ve dalgalı olanına göre daha ehven olduğuna göre, gündemin ilk maddesinin ‘büyüme’ yerine daha özelde ‘kalıcı ve uzun vadeli büyüme’ şeklinde tanmlanması daha doğru olur. Düşük enflasyon ve daha önemlisi iç denge (bütçe) ve dış denge (dış ticaret açığı ya da cari açık) bu hedefi destekleyici/ mümkün kılıcı, kırılganlıkları azaltıcı faktörler olarak alınabilir.

Makroiktisat teorisinde ‘büyüme muhasabesi’ adı verilen yaklaşıma bakılırsa, büyüme ya faktör birikiminden (yani yatırımla artırılan sermaye stoğu ve artan istihdamdan) kaynaklanabilir ya da verimlilik artışlarından.

Bu yanlış değil. Ancak, makroiktisat teorisinin ana akımına henüz eklenmeyen bir açık var. O da, çeşitli yollarla ürettiğiniz malın değerini (yani fiyatını) artırmak. Mikro iktisatta bu konu endüstri (daha doğrusu ‘pazar’) organizasyonu başlığı altında incelenir. Bir açıdan bakıldığında bu analiz; ‘rekabetten kopup’ tekel, oligopol, ama daha önemlisi ‘tekelci rekabet’ gibi yöntem ya da yapılarla şirketlerin ‘sıfır’ kardan nasıl yukarı doğru kayabileceğini gösterir.

Bunun Türkçesi şu: ekonominizi büyütmenin ana yolu yüksek ücretli istihdam alanlarını artırmaktır. Yüksek ücret, verimlilik artışlarıyla gelebileceği gibi farklı sektörel alanlara kayarak da üretilebilir. Apple’in IPhone’u geliştirmesi gibi.
Amerika’da yayınlanan Allure dergisinde Kate Sullivan imzasıyla çıkan makale bana bunları hatırlattı. Haber başlığı şöyle: ‘Turistler Türkiye’de Saç Ekimi Yaptırıyor.’ Sullivan’ın eline geçen bilgiye göre, çeşitli ülkelerden 15.000 kişi Türkiye’ye saç (ve sakal-bıyık) ekimi için seyahat etmiş. Ve bu, Avrupa ve Amerika’da da yeni bir trend olarak ilgi görüyormuş.

Metinde kısaca deniyor ki: “Brezilya’da kalça yükseltme ameliyatlarını unutun. Tıp turizminin yeni gözdesi ne mi: Türkiye’de saç-sakal ekimi. Türkiye’ye bu ameliyatlar için genellikle İtalya, Yunanistan ve Suudi Arabistan’dan insanlar geliyor. Türk doktorlar uluslararası hastalarıyla ‘whatsapp’ üzerinden görüşüyor ve görüntüleri gözden geçiriyor. Amerikan Estetik Cerrahisi Derneği Başkanı Michael Edwards, yabancı turistlerin bu amaçla Türkiye’yi ziyaret etmesini Kanada’lıların Amerika’ya tıbbi hizmet görmek için gelmesine benzetiyor. Edwards’a göre buna gerek yok. En doğrusu Amerikalıların Amerika’da ameliyat olması. Sağlık turizmi sebebiyle Türkiye’ye gelen hastalar hem ilginç ve tarih dolu bir turistik deneyim yaşıyormuş hem de saçlarını artırıp ülkelerine dönüyorlarmış. İlk başta tavsiyelerle küçük saylarda başlayan bu turizm şimdi artık organize turlar eliyle gerçekleşiyormuş.”

Yakın zamanda bazı Amerikalı film oyuncularının da bu amaçla Türkiye’ye geldiği basına yansımıştı. Orta Asya ülkelerine seyahat edenlerimize oradaki yakın tanıdıklarından gelen (reklam amacıyla söylemiyorum) ‘Bioxcin’ talepleri de kişisel bakım ürünleri diyebileceğimiz Alana da yansıyarak bu sektörde Türkiye’de bir kıpırdanma olduğunu gösteriyor. Ancak saç ekimi turizminin bu ölçeğe geldiğini biz de bu haberden okuduk.

Saç-sakal ekiminden, kişisel bakım ürünleri ve göz ameliyatlarına kadar işte bir ‘yüksek ücretli istihdam kapısı.’ Pazar güçleri ve girişimcilik Türkiye’de yeni bir sektör doğurmuş. Bir ihracat sektörü. Rekabetin çok daha yoğun olduğu bir çok alana göre nisbeten düşük fiyat baskısının (en azından şimdilik) olduğu bir sektör. Sektördeki fiyatlar ve bunun ortaya çıkardığı nisbeten yüksek ücretler ekonominin diğer sektörlerine de olumlu etki üretiyor olmalı – turizm, lokantacılık, seyahat sektörleri gibi (elimizde bir etki analizi olmadığı için bunu rakamlara dayandıramıyoruz). En önemlisi, döviz geliri üreten bir sektör.

En az verimlilik artışları kadar önemli bir büyüme kaynağı ile karşı karşıyayız: yüksek fiyatlı ve ücretli sektörlerin geliştirilmesi. Bu tür yeni, rekabetin az olduğu sektörleri dinamik olarak üretebilirsek büyüme oranlarını yükseltebiliriz.

Türkiye raylı sistem yetkinliklerini kazanmalı

Bu köşede son yıllarda tekrar tekrar ele alınan konulardan bir tanesi raylı sistemlerin yerli imalatında Türkiye’nin yetenek kazanması gerektiği. Buna neden gerek var? Bu da, yine bu köşede ele alınageldi.

Birincisi; raylı sistemler oldukça yaygın ve güçlü teknolojileri kapsıyor. Uzmanları, motorları bir tarafa bırakırsanız raylı sistemlerdeki elektronik ve mekanik teknolojilerin uçak teknolojileriyle eşdeğer olduğunun altını çiziyorlar. Dolayısıyla, raylı sistemleri “öğrenmek” için yaptığınız yatırımın size çok yaygın alt sektörlerde geri dönüşü oluyor. Buna ‘taşma’ ya da ‘pozitif dışsallık’ deniyor.

İkincisi; Türkiye önümüzdeki dönemde şehiriçi ve şehirlerarası ulaşım için raylı sistem yatırımlarını artıracak. Raylı sistemler, ülkemizde uzun süreler boyunca ihmal edildi. Şehir ulaşımımızı minibüs, dolmuş, otobüs ve şahsi araçlara emanet ettik. Şehirlerarası ulaşımımızı da büyük ölçüde yine otobüs ve şahsi araçlara. Şimdilerde, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerimizde raylı sistem yatırımları devreye sokuluyor ve yenileri planlanıyor. Bu durum diğerlerine de yayılacak. Zira raylı sistemler, alternatif modlara göre çok daha verimli, çevreyi çok daha az kirletiyor ve daha az kaza yapıyor.

Üçüncüsü; raylı sistemlere ödenecek vergi gelirlerinin karşılığının olabildiğince Türkiye’de kalması, çalışanlarımıza iş ve istihdam; işadamlarımıza kar; maliyemize de vergi geliri manasına geliyor. Büyümenin düştüğü bir ortamda bu, ülkemiz için altın değerinde bir fırsat manasına geliyor.

Bu, sadece Türkiye’nin konusu değil. Yüzyılın başında raylı sistem araçlarında dünyanın en önemli üreticilerinden olup sonradan bu özelliğini kaybeden Amerika Birleşik Devletleri’nde şu sıralarda demiryollarına olan ilgi tekrar artıyor. Bu sebeple ihtiyaç duyulacak olan çeken-çekilen araçların ABD’nde üretilmesi gerektiği, bu yüzden Buy America kurallarının bu alana da yayılması gerektiği tartışılıyor. Dördüncüsü; raylı sistemlere olan ilgi bir çok diğer dünya ülkesi için de geçerli. Dolayısıyla, raylı sistem yetkinliklerinin geliştirilmesi Türkiye için bir ihracat kapısı manasına da geliyor.

Ülkemizde raylı sistemler ve komponentleri imalatı yapılmıyor değil. Önemli üreticilerden bazıları: İstanbul Ulaşım A.Ş., Durmazlar, Tülomsaş, Tüvasaş, Adapazarı civarındaki bazı özel şirketler, Ankara OSTİM’deki bazı şirketler. Bu temelin üzerine, Aselsan gibi ilgili sektör şirketleri de dahil olmak üzere, ciddi yetkinlikler inşa edilebilir. Bu yüzden, Ulaştırma Bakanlığı’nın alım yapacağı hızlı tren setlerine yüzde 53 yerli katkı şartı oldukça önemli. Yabancı şirketler sadece bu kuraldan dolayı yerli şirketlerle partnerlik görüşmelerine ve Türkiye’de yatırım araştırmalarına başladı.

Yerli katkı şartı önemli olsa da yeterli değil. Öncelikle bu şarta ne kadar uyulduğunun takibi geçerli. Ankara’da yüzde 51 şartıyla satın alınan metro araçlarında bu şart yerine getirilmiyor. Ankara ya da Türkiye’deki diğer şirketlere bu satın almadan dolayı iş verilmiyor. En azından yeni ihalelerde, ihaleyi kazanan kuruluşun bu şartı yerine getirip getirmediği yakından takip edilmeli. Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın uyguladığı yerlileştirme yöntemlerinde önemli yeri olan, KOBİ’lere işe verme şartı da getirilmeli.

Dahası, yerli muhteva kurallarından daha gelişmiş yöntemlerle yetkinliğe sahip yerli şirketlerin oluşması veya gelişmesi sağlanmalı. Yani kısacasi, yerli şirketlerin pasif değil aktif aktörler haline getirilmesi gerekiyor.

Ülkede kalan katma değerin artması ve düşen büyümenin yeniden yükseltilmesi için, ürünün yüzde yüz yerli olması gerekmese de, ürün tasarımı ve tedarik zinciri yönetiminin yerli aktörler tarafından gerçekleştirilmesi gerekiyor. Güney Kore 2000’li yıllarda hızlı tren teknolojisininde bunu rahatça başardı.

Son söz; 500 milyarlık ihracat hedefine ulaşmak bu tür ‘yapısal’ önlemlerle mümkün olabilir ancak.

Şubat enflasyonu

Şubat ayı enflasyonu para politikasının seyri açısından önemli olacak. Manşet enflasyonda Kasım ayından itibaren düşüş eğilimi belirginleşmişti. Ocak ayında da, beklendiği gibi, bir puana yakın bir iniş yaşandı. Bu inişte, 2013 yılı ikinci yarısından itibaren enerji grubu olumlu rol oynarken, gıda grubunu menfi etki yapmıştı. Ekim 2014’den sonra her iki grup da manşet enflasyonun düşüşünde yön olarak olumlu rol oynadı. Bu iki fiyat grubunun toplam TÜFE içindeki payı yüzde 30. Dolayısıyla, bu iki grubun hareketi, TÜFE üzerinde oldukça etkili.

Yönü düzelse de, gıda grubu enflasyonu seviye olarak hala sepetin üzerinde. Ocak ayı itibariyle, işlenmemiş ve işlenmiş gıda fiyatlarında 12 aylık artış sırasıyla yüzde 9,39 ve yüzde 12,56 olurken TÜFE manşet enflasyonu yüzde 7,24’e geriledi.

Enerji ve gıda dışı mallardaki yıllık enflasyon ise yüzde 7,67 ile yine toplam enfl asyonu yukarı çekti. Bunda, dayanıklı tüketim mallarını da kapsayan temel mallar grubu (yüzde 8,57) ve hizmet fiyatları (yüzde 8,73) etkili oldu.

Bunları bir araya getirirsek, enflasyonun Ocak ayındaki inişinin aritmetiğinin büyük ölçüde enerjiye dayalı olduğu ortaya çıkıyor. Enerji grubu fiyatlarının 2014 Ocak ayından itibaren seyrine bakıldığında, Şubat ayı enflasyonu üzerinde de hatırı sayılır bir olumlu katkı yapacağı anlaşılıyor. Yıllık bazda şubat ayında enerji grubu enflasyonu düşük yüzde 4’lerde kalacak.

Buna karşılık, gıda grubu yön olarak manşet enflasyondaki düşüşü desteklese de seviye olarak toplam enflasyondan yukarıda kalmaya devam edecek; sadece Şubat ayında değil ilk yarı boyunca da. Ocak ayında gıda enfl asyonu aylık bazda yüzde 3,5 oldu. Şubat ayında, aylık enflasyon her sene olduğu gibi mevsimselliğe dayalı olarak düşecek. Ancak, iklim durumunun beklenen düşüşü getirmemesi (ki bunun işaretlerini görüyoruz) gıda grubunun toplam enfl asyona menfi tesir etmesine sebep olacak. Gıda grubundaki baz etkisi de (2014 Ocak enflasyonu gıdada yüzde 0.1 olmuştu) bunu destekleyecek.

İkinci olarak çekirdek enflasyona bakalım. Çekirdek enflasyon yıllık bazda hala TÜFE enflasyonunun üzerinde. Ancak Ocak ayında H ve I endeksleri artışları önceki yıla göre gevşemeye devam etti. Aylık bazda TÜFE enflasyonu yüzde 1,10 artarken çekirdek enflasyon (I endeksi) yüzde 0,22 arttı. Çekirdek enflasyon sepetleri Şubat ayında da toplam sepet enflasyonunu aşağı çekecek gibi görünüyor. Toplamda; Şubat ayı aylık enfl asyonunun 2014 şubat ayındaki rakam göre (yüzde 0,43) nasıl geleceği çok önemli. İyimser olursak, Şubat ayında aylık olarak yüzde 0,5-0,6 civarında bir artış (bu rakamlar konsensusun altında), yıllık olarak enfl asyonu yüzde 7,3-7,4’e yükseltecek. Mart ve Nisan aylarında ise iniş göreceğiz.

İslam Ülkeleri ne kadar İslami

Fransa’da bir mizah dergisinin, tirajını artırmak için, Hz Muhammed’e hakaretler içeren çizimler yayınlamasının ardından gelen acı olaylar, başta Müslümanların büyük kısmı olmak üzere tüm dünyayı üzdü. Ülkemizde ve diğer bazı ülkelerdeki benzer anlayıştaki yayın organlarının yine tiraj isteğiyle çizimleri yeniden yayınlaması, 21. yüzyıla ulaşmış olsak da uygarlığın temeli olması gereken ‘saygı’ ilkesini hala edinemediğimizi gösteriyor.

O Hz. Muhammed ki, hayatını herşeyden önce sosyal adalet, eğitim, diğerlerine iyi davranılması, sosyal huzur, serbest teşebbüs, hukukun üstünlüğü, ana babaya, yaşlılara hizmet, insana değer verilmesi, diğerlerinin işlerinin kolaylaştırılması gibi ilkelerin yayılmasına adamıştı. Bir hiciv dergisinin de şahıslara değilse de en azından inanç ve ilkelere saygısı olması gerekmez mi?
Salman Rüşdi gibi, az okunan romanların yazarlarının kendilerini tanıtabilmek için başvurduğu ilkel ve sansasyonel satış yöntemleri hep var olacak. Nitekim kınanan saldırının, derginin dünyada da tanınmasına destek olması, diğer sorumsuz ve ilkesiz yayın organı yöneticilerinin de dikkatini çekmiştir mutlaka. Hem söz konusu dergi hem değişik ülkelerdeki benzerleri sıkıştıkça bu yönteme başvuracaklardır bundan sonra.

Para veya şöhret kazanma hırsı, ileri ekonomilerin medeniyet muhtevasını düşürüyor. Ancak yine de bazı akademisyenler ileri ekonomilerin çoğunun belli ölçüde İslami ilkelere uygun şekillendiğini düşünüyorlar.

Bugün, İslam dininin sosyal ve ekonomik yönleriyle ilintili ilginç bir araştırmanın sonuçlarını paylaşacağım sizlerle; 2010 yılında George Washington Üniversitesi’nden Scheherazade S. Rehman ve Hossein Askari’nin uluslararası bir akademik dergide (Global Economy Journal) yayımlanan “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami?” adlı makale.

Makale dinin ekonomik gelişmeler üzerinde bağımlı mı yoksa bağımsız bir değişken mi olduğu sorusundan hareket ediyor. Yazarlar, din eğer bağımsız bir değişken ise; politik ekonomi, ekonomik performans, etkin üretim kapasitesi, çalışma ahlakı gibi konuları etkileyen bir değişken olabileceği görüşündeler.

İslami öğretilerin, insanlara verilen özgür iradenin dışında, sosyo-ekonomik kurallar, ekonomik sistemler, ahlak, hukuk sistemi ve yönetim şekli gibi konuların nasıl şekillendirilmesi gerektiği hakkında kurallar getirdiğini söylüyorlar. ‘İslami öğretileri belirli bir ideoloji altında tanımlamak gerekir ise “ahlaki değerleri temel alan, eşitliğe dayalı liberal bir sistem” olarak isimlendirilebileceğini düşünüyorlar. İslam öğretisinde, toplumun haklarının kişinin haklarından daha önde geldiğini söylüyor yazarlar. Bunu sağlayan kurallar arasında ‘zarar verilmemesi,’ israf ve tahribin engellenmesi, gereksiz lüks ve şatafattan kaçınılması, ahlaki olmayan yollarla gelir üretilmemesi yer alıyor. İslam’da kişisel mülkiyet hakları korunuyor ancak toplum menfaatiyle çatıştığı yerlerde toplum hakları öne çıkıyor.

Yazarlar, İslam dininin ortaya koyduğu iktisadi ilkelerin temelinde iktisadi adalet ve sürdürülebilir büyüme, yaygın refah ve istihdam, İslami ekonomik ve finansal teamüllerin uygulanmasının olduğunu düşünüyorlar. Bu çerçevede, dünya ülkelerini sıralamak için kullandıkları 12 temel iktisadi prensibi şöyle belirlemişler:
1. Toplumun tüm üyelerine eşit iktisadi fırsatlar
2. İktisadi adalet
3. Sözleşmelerin ve mülkiyet haklarının korunması
4. Çalışmak isteyen herkese istihdam imkanlarının oluşturulması
5. Eğitim imkanlarının eşit sağlanması
6. Yoksulluğun önlenmesi ve temel ihtiyaçların karşılanması (gıda, yiyecek, elbise, sağlık gibi)
7. Vergilerin toplumun diğer ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılması
8. Tabii kaynakların toplumun bugünkü ve gelecekteki üyeleri düşünülerek yönetilmesi
9. Yolsuzluğun önlenmesi
10. Destekleyici bir finansal sistem oluşturulması
11. Faizin kaldırılması da dahil finansal temaüller
12. Devlet yapısının bu ihtiyaçları karşılayacak verimlilik ve etkinlikte olması

Yazarlar makalede ileri ekonomilere bakarak ekonomik gelişmeyi ve adaleti destekleyici ilkeleri gözden geçiriyorlar. Daha sonra bu kuralların Kur’an-ı Kerim ve hadislerde bahsedilenlerle uyumlu olduğunun altını çiziyorlar. Daha sonra, çeşitli uluslararası istatistikleri kullanarak dünya ülkelerini puanlayarak sıralıyorlar. Ürettikleri ‘İslami öğretilere uygun ekonomiler endeksi’ (An EconomicIslamicity Index) dört ana kısımdan oluşuyor; 12 temel İslami ekonomik ilkeye uygunluk, hukuki ve yönetimsel İslami ilkelere uygunluk, insan hakları ve politik haklar için İslami ilkelere uygunluk, uluslararası ilişkilerde İslami ilkelere uygunluk.

Sonuçta ortaya çıkan sıralamada ilk sırada Yeni Zelanda, 8. Sırada İngiltere, 13. Sırada İsviçre, 17. sırada Almanya, 25. Sırada ABD yer alıyor sıralamada. Sıralamadaki en yukarıda yer alan İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülke 38. sıradaki Malezya olmuş. Türkiye “ekonomik alanda İslamilik” sıralamasında 103. sırada yer almış.

Sonuçta, makale, ister Müslümanların ister Müslüman olmayanların yaşadıkları ülkelerde ekonomik ilerlemenin İslami prensiplerle olacağını söylüyor. Yazarlara göre, müslümanların çoğunlukta oldukları ülkeler İslami prensiplerden uzaklaştıkları için ilerlemiyorlar.

Seçim sonrasında ekonomi dönüşüm programı gerekli

Haziran ayından sonra Türkiye dört senelik seçimsiz bir döneme giriyor. Bu dönem ekonomik açıdan yeni bir değişim, yeni bir atılım dönemi haline getirilebilir. Bu fırsatın iyi değerlendirilmesi gerekiyor. 2002 yılından sonra Türkiye makroekonomik açıdan önemli bir atılım gerçekleştirdi. Kişi başına gelir yükseldi. Enfl asyon oranları düştü. Bankacılık kesimi sağlamlaştı ve kamu yerine şirketler ve tüketicileri fonlamaya başladı. Kamu maliyesi ve borç oranları düzeldi. Bütçedeki faiz yükü reel olarak geriledi. Bu sonuncunun üzerinde pek durulmuyor. Ancak çok önemli, zira bütçeye diğer kalemlerde esneklik sağlıyor. Faiz giderleri vergi gelirlerinin 2000 yılında yüzde 69’u 2001’de yüzde 94’üne denk gelirken 2013 yılında bu oran 15’e indi. 2002 yılında yatırım ve savunma harcamalarını bırakın memur maaşlarını ödeyebilmek için borç alması gereken bir Türkiye vardı. Dolayısıyla, bu kazanımlar hayati ve önemli. Ancak, Türkiye’de önümüzdeki dönemde asıl önemli olan şey bu kazanımların sağlamlaştırılırken, (i) kalan makroekonomik kırılganlıkların giderilmesi ve daha önemlisi (ii) ekonomik yapıda büyük değişikliklerin yapılması gerekiyor. Kırılganlıkların bertaraf edilmesi ile ekonomik yapının değiştirilmesi birbiriyle ilintili. İki önemli kırılganlığımız var.

İkincisinden başlayalım; sosyal güvenlik harcamaları. Merkezi yönetim bütçesinden sosyal güvenlik kurumlarına yapılan transferler 2008 yılında 38,2 milyar TL iken 2014 yılında 79,7 milyar TL’na yükseldi. Oysa faiz giderleri 2008 yılında 50,7 milyar TL iken, mali düzelmeyle birlikte 2014 yılında yılında nominal olrarak 49,9 milyar TL’ye (yani reel olarak yüzde 35’e yakın düştü); sosyal güvenlik transferleri artık bütçede faizden çok daha önemli bir harcama kalemi. Vergi gelirlerine oran olarak yüzde 22-23 bandında kalsa da, transferlerin bu hızla büyümesi özellikle Türkiye’nin nüfus artışı yavaşlamaya başladığı zaman önemli bütçe katılıklarına sebep olacak.

Birincisi ise cari açık. Cari açığın sebebi büyük ölçüde yapısal; önümüzdeki dönemde Türkiye’nin ekonomik yapısının sanayi ve ihracat lehine değiştirilmesi gerekiyor. Bir taraftan sanayi üretim hacmi ve katma değer yapısının değişmesi, diğer yandan da ikinci bir ‘dışa açılma’ gerekli. Türkiye’nin iç talebe dayalı büyüme hikayesi yok saymalıyız artık; zira bir taraftan tasarrufların artması gerekiyor diğer taraftan da tüketim kredilerindeki yüksek büyümeler artık istenmiyor.
Bu ikili değişim, makroiktisadi politikalarının sınırlarını aşan bir “dönüşüm programı” ve güçlü bir uygulama gerektiriyor. Dahası, böyle bir program kamu kesiminin boyutlarını da aşıyor; zira ekonomik / yapısal politikalar kadar politikaların, davranışlarını etkilemesi gereken ‘sanayicilerin’ nihai davranışları asıl önemli olan. Sanayicinin, tüccar, gayrimenkul yatırımcısı ya da geliştiricisinin aksine uzun vadeli düşünmesi gerekiyor; uzun vadeli finansmana ihtiyaç duyuyor; teknolojiyi sadece kullanması değil, özümsemesi, geliştirmesi ve düşük ücretli ve yüksek teknolojili çeşitli rakiplerle Türkiye ve dünya pazarlarında aynı anda rekabet etmesi gerekiyor. İyi haber şu; bu tip bir yapısal dönüşüm beraberinde büyümeyi yükseltecek ve işsizliği düşürecek unsurları da getirebilir. İmalat sanayi üzerinden ihracatın artması, işsizliği düşüreceği gibi, şu anda işgücünün içine girmeyen 10-15 milyona yakın ilave aktif nüfusu da işgücünün içine sokabilir. Uç bir hesap; işgücünde yer almayanlardan 13 milyonu bugün işgücüne katılıp istihdam edilmiş olsa, Türkiye’de GSYH bir buçuk katına, 1,2 trilyon dolar seviyesine çıkardı.

Seçim sonrasında özel sektörden de destek alması gereken ciddi bir dönüşüm programı elzem.

Şehir ulaşım planlaması ve otopark sorunlarımız

Dünyada şehirleşme hızla ilerliyor. 1950’lerde dünya nüfusunun yüzde 30’u şehirlerde yaşarken, Birleşmiş Milletler’e göre 2050 yılında bu rakam yüzde 70’lere ulaşacak. Avrupa ve Kuzey Amerika’da şehir nüfusu ülke bazında şimdiden yüzde 70 ve 80’lerin üzerine çıkmış durumda.

Bu durum şehir hayatının daha iyi planlanıp şehir hayatı kalitesinin artırılmasının yükseltilmesinin günümüzde eskisine göre daha çok önemli olduğunun göstergesi. Türkiye de bunun istisnası değil.

Modern şehir planlama tekniklerinin ilk defa geliştiği bölgelerin tam merkezinde Türkiye. Modern tekniklerin ilk defa Endülüs’de (Kurtuba) ortaya çıktığı düşünülür. Bundan daha önce, Abbasi Halifelerinden itibaren Ortadoğu’da şehircilik, özellikle altyapı açısından ilerlemişti. Sadi Şirazi’nin edebi kitaplarına ‘Gülistan’ ve ‘Bostan’ ismini vermesi, o dönemde şehir hayatında bahçelerin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir örnektir. Yine Endülüs ve Ortadoğu’da mimarinin İslam öncesi ve sonrasındaki önemi, şehirciliğin estetik boyutuna ne kadar önem verildiğini gösteriyor. Bu durum sonradan Rönesans Avrupa’sını etkilemişti. Selçuklu ve Osmanlı kentleri de altyapıya ilave olarak estetik boyutu, üniversiteleri, hastaneleri, su dağıtım sistemleri, hijyenik esaslar dahil olmak üzere şehircilik uygulamalarının o dönemlerde ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Roma İmparatorluğu ve sonrasında Bizans’ta da özellikle büyük kentlerdeki şehircilik imparatorluğun büyüklüğünün fiziksel göstergeleri olarak kabul edildi. Öyle ki, Rusya’nın Ortodoks Hıristiyanlığı benimsemesinde İstanbul’u ziyaret eden bir Moskova prensinin özellikle Ayasofya’nın mimarisinden etkilenmesi rol oynamıştı. Orta Çağ Avrupa’sında ise şehirleşme insanların feodal beylerin boyunduruğundan kurtulmasıyla eş anlamlı idi.
20. yüzyıldan itibaren bir yandan şehirlere göçün de hızlanmasıyla şehir nüfusunun artması ve özellikle içten yanmalı motorlu araçların caddelere inmesine sebep olan teknolojik gelişmelerle önemli imkanlar ve sorunlar eş zamanlı olarak ortaya çıktı. Bunların başında şehir içi ulaşım geliyordu.

Londra, Paris, New York gibi modern zamanların önemli şehirleri diğerlerine göre daha önce büyük kent oldukları için şehir ulaşımına daha hızlı çözümler aramak zorunda kaldılar. Örneğin Paris’te 1850’lerde, yani içten yanmalı motorlu araçlar daha trafiğe çıkmadan, bulvarlar dönemi başladı; 1970’lerde ise çevre yolları. Daha ‘toplumcu’ çözümlerin başında 1900’lu yılların başında gelişmeye başlayan metro gibi hacimli toplu taşım sistemleri geliyordu. Arada, bugün bilinmeyen birçok adım atıldı; Paris’in ‘atlı dolmuşları’ gibi.

Bugün dünyanın bütün önemli büyük şehirlerinin çözüp (en azından gerekli adımları büyük ölçüde atıp) Türkiye’de pek ilerleyemediğimiz basit bir şehircilik sorunu nedir derseniz ben otopark planlaması derim. Bu, şehir içi ulaşım planlamasıyla yakından alakalı bir sorun.
Hepimizin bildiği, her gün hayatımıza değen bir sorun bu; caddeler ve sokakları, mahcup edici şekilde park alanı olarak kullanıyoruz. Hatta, caddelerde ikinci şerite araç park etmek artık büyük şehirlerimizde alıştığımız bir görüntü. Bu, dünyanın hemen hemen hiçbir önemli şehrinde karşılaşılmayan bir görüntü. Caddelere park, esasında çok para harcadığımız ve çok gelişmiş olan şehir yollarımızı tıkıyor; trafiği yavaşlatıyor; kazalara sebep oluyor; enerji sarfiyatını artırıyor…
Bu durumun sebebi basit; şehir planlarımızı yapan kamu / özel birimlerin teknik kapasiteleri sınırlı. Trafiğimizi yöneten birimlerimizin de öyle. Planlayamıyoruz. Birçok kentimiz büyük ölçüde son 50 – 60 yılda ‘sıfırdan’ kurtulan mahallelere sahip olmalarına rağmen, gerekli otopark planlamaları yapılmamış. Bir de mevcut cadde ve sokak ağı iyi ‘yönetilemeyince’ Avrupa şehirlerini kıskandıracak yol altyapımız verimsiz ve yanlış kullanılıyor. Şehir trafiğini yavaşlatıyor, kazaları ve enerji kaybını artırıyor hayat kalitesini düşürüyor. Çözüm var:
• Önce tüm şehir yöneticilerimizin kapsamlı birer otopark ihtiyacı çalışması yaptırarak mahalle mahalle ihtiyaçların belirlenmesi: bu çalışmaların imar plan şirketlerine değil uzman ulaştırma danışmanlarına yaptırılması. Gerekirse yurtışı ulaştırma danışmanlarından eğitim ve teknik yardım alınması (Bu çalışmalarda mahallelerin değişik saatlerde trafiğe ‘çıkardığı’ ve ‘aldığı’ araç sayılarının dikkate alınması gerekiyor.)

• Kentsel dönüşüm çalışmalarının içinde veya onlarla koordineli olarak, eski mahallelerde boş alan yoksa konut veya işyeri binalarının hesaplanan ihtiyacı karşılayacak şekilde katlı otoparklara (ya da yer altı otoparklarına) dönüştürülmesi: Bu yöntemde, kentsel dönüşümlerde olduğu gibi bina öbeklerinin kat maliklerine gerekli kolaylık ve teşviklerin sunulması gerekecektir. Yeni mahallelerde ise, Türkiye’ye yakışacak şekilde otopark alanlarının oluşturulması daha planlama aşamasının başında yapılması gerekiyor.
• Belirlenen otopark alanlarının yap-işlet-devret yöntemiyle özel sektöre saptırılarak kamu bütçe baskısının ortadan kaldırılması: Metropol alanlarda otopark işletmeciliğinin net nakit akım ve karlılıkları oldukça yüksek olduğu için yatırımcı bulmakta sorun çıkmayacaktır.
• Kademeli olarak caddelere park yasağının getirilmesi (tüm gün ya da trafik sıkışıklığına bağlı yasaklar), bu yasakların kamera sistemleriyle takip edilmesi: Bu son aşamada şehirlerimizin caddeleri olması gerektiği gibi sadece trafik akışı için kullanılmaya başlayacaktır.
Ana yöntem bu ya da başkaları olabilir. Şehir yöneticilerimize kolay gelsin.

Kurlar, faiz iç ve dış talep

Kurlardaki hareketlilik Merkez Bankası’nın erken faiz indirimini engelledi. Fakat 24 Şubat’ta büyük ihtimalle en az 50 baz puanlık bir indirim gelecek. Piyasalar Merkez Bankası ile bilek güreşi yapmaya bir süre daha devam edecek olsa da; beklenmedik ve önemli boyutta bir dış ya da iç şok olmadıkça Şubat ayında indirim şu anda kesin görünüyor. İndirim geldikten sonra da Türkiye’nin faizleri çekici olmaya devam edecek. Dolayısıyla 24 Şubat’tan önce, bu kararın piyasalar tarafından satın alınmasını ve kurlara istikrar gelmesini bekliyoruz. Fed’in faiz kararıyla ilgili ‘yeni’ gelişmelerin ortaya çıkmasına kadar sürebilecek ‘ara’ dengede TL bir süre değer kazanarak 2,35’lere inerse sürpriz olmasın.

Daha önemlisi, TL’nın değer kaybının Türkiye açısından olumlu bir gelişme olduğunun farkına varılması. Biliyoruz; dolar ya da euro borçlu finansal ve finansal olmayan şirketlerimiz var. Biliyoruz; TL değer kaybettikçe bu kesimlerin bilançoları kötüleşiyor. Ve biliyoruz; TL’nın yukarı hareketi enfl asyonun 2015’deki beklenen düzelişine zarar verecek.

Ancak unutmayalım; bu seviyelerde yaşanan değer kaybı Türk Lirasını esasında ‘temel değerine’ yaklaştırıyor; uzaklaştırmıyor. Liranın aşırı değerli olması enfl asyon üzerinde olumlu etki etse de büyüme ve cari açığı da menfi etkiliyor. En doğrusu, hangi ülkede olursanız olun, paranızın ‘temel’ değerinden uzun süre uzakta kalmamasıdır. Eğer paranız uzun süre aşırı değerli kalırsa diğer dengeleriniz bozulur.

Dolayısıyla, Türk Lirası’ndaki ‘düzeltmenin’ menfi etkilerine ‘takılmamak’ gerekiyor. Yukarıda sayılan o menfi etkiler öyle veya böyle gerçekleşecek zaten. Önemli olan, Fed’in faiz artırımları başladığı veya başlayacağı tarih piyasalarca satın alındığı zamanki viraja aşırı değerli Türk Lirası ile girmemek. Viraja girerken Türk Lirası gerçek değerine ne kadar yakın olursa dalgalanma o kadar küçük olur.

Daha yakın cepheden de bazı faktörlere bakalım. Birincisi; baz etkisi sebebiyle, enfl asyonun düşüşü Şubat ayıda yavaşlayacak (hatta Şubat’ta hafif artabilir de); Mart ve Nisan aylarında ise tekrar hızlanacak. İthalatta doların değeri önemli olduğu için kurlardaki hareket bu resmi daha zor hale getirebilir.

İkincisi; dolar-euro paritesindeki gelişmelerin Avrupa üzerinden ihracatı baltalaması ve toplamda da dolar bazındaki yıllık toplam ihracat gelirlerini düşürecek olması. Buna Avrupa’daki sancılı büyüme ve Rusya’daki krizi de ekleyince bu yılın ihracatçı açısından zor bir yıl olacağını artık biliyoruz. Rusya’nın Türkiye’den ithalata sıcak bakması resmi biraz düzeltiyor.

Üçüncüsü; Orta Vadeli Plan ve bu yıl bütçesinin iç talebe dayandırılması. Dışarıdaki zorluklar ortada. Yukarıdaki faktörlerin sonucunda yükselen doların sonuçta ihracata ne kadar destek / köstek olacağını henüz bilmiyoruz. Bu durumda iç talebe dayalı büyüme çekirdek enflasyonu yukarı çevirecek. Ancak, kredi büyümesinin henüz iç talebi destekleyici hareket edip etmeyeceği de kesin değil. Politika faizleri inme sürecinde olsa da Merkez Bankası da BDDK da bunu istemiyor.

300 Spartalı Avrupa Birliği’ne Karşı

300 kişilik Sparta ordusunun koskoca bir Pers ordusunu yendiği bir efsane Hollywood filmlerine konu olmuştu. Aynı anti-emperyalist Yunanlılar 15. yüzyıla Osmanlılara ise engel olamayınca yaygın Yunan inanışına göre, Yunan halkı kahvesinden, dönerine, kadayıfından baklavasına kadar herşeyini kaptırmıştı. Bazı Yunan siyasetçilerine göre, Osmanlılardan sonra Türkiye Cumhuriyeti de aynı çizgiyi devam ettirmeye çalışmıştı; onlara en son 1990’larda Başbakan Tansu Çiller zamanında Türkiye ile Yunanistan arasındaki ‘Kardak Krizi’ Türkiye’nin emperyalist geçmişinin bir modern tezahürüydü.

Jean Claude Juncker 2012 yılındaki bir basın mülakatında Yunanistan’ın mali durumunun kötülüğünün sebeplerini Osmanlı İmparatorluğu’na kadar dayandırmıştı. Juncker’e göre Osmanlı İmparatorluğu’nda kadastral sistem yoktu. Bu da Yunanistan’ın bugünkü problemlerinin sebeplerinden birisiydi.

Osmanlı tarihçileri, Osmanlı arşivlerinde Mora yarım adasındaki çiftçilerin koyun sayılarına kadar yazılı olduğunu söylüyor. Avrupa Birliği’ne girişinden 30 yıl sonra Yunanistan’ın modern kadastral sistemlerin bir çok ülkede ortaya çıkmasından önce, 1830’da Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmış olmasını farketmemişti Juncker.

Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne kabul edilmesinde, Akdeniz ülkelerinde askeri yönetimin sona ermesinden sonra demokrasinin güçlenmesi isteği ağır basmıştı. Girişten sonra Yunanistan Avrupa Birliği’nden milyarlarca euro değerinde yardım aldı. Bu destek köklü bir ekonomik kalkınma sürecinde kullanılabilseydi, Yunanistan bugün gelişmiş bir ekonomi olabilirdi. Örneğin, İspanya’nın Avrupa Birliği sürecinde daha reel kazançları elde ettiği görülmüştü.

Ancak Yunanistan, Avrupa Birliği’nden gelen yardımı ve oradan yaptığı borçlanmayı kısa dönemli kazançlara (örneğin memur maaşlarına) dönüştürdü sadece. Yunanistan sanayisini ve bir çok alanda rekabetçiliğini büyük ölçüde kaybetti. Bozulan makro iktisadi dengelerini düzeltemeyince resmi rakamlarını çarpıtarak (misreporting) daha da çok borçlanma yoluna girdi. Sonuçta, yardımlar boşa gittiği gibi ülke borçları ödeyemez duruma geldi ve kreditörlerden borç yapılandırması istendi. Ortaya çıkan ekonomik çöküntü Yunanistan siyasetini de değiştirdi ve sonuçta Syriza iktidara geldi.
Syriza aşırı sol ve aşırı sağ tonları yanı anda içeren dağınık bir siyasi hareket. Siyasi söyleminin temeline popülizmi yerleştirtiği görülüyor; Troyka toplantısını ‘Avrupa karşısında ezilmiyoruz’ gösterisine çeviren Maliye Bakanı, ya da göreve TV kamerası karşısında istavroz çıkarttıktan sonra Kardak’a çelenk atarak başlayan Savunma Bakanı bu söylemin seçim sonrası ilk ilginç örnekleri.
Bu ‘tarz’ Yunanistan’daki ekonomik hayal kırıklığının oluşturduğu Avrupa karşıtı söylemi şimdilik mutlu ediyor olabilir ama bir ekonomik stratejisi olmayan Syriza’nın ülkeyi daha da büyük bir ekonomik sıkıntıya sokacağı kesindir. Avrupa Birliği liderleriyle anlaşıp borçlar konusunda gerçek ya da ‘teatral’ bir zafer organize etme ihtimali yok. Zira AB, ve özellikle Almanya, açısından emsal teşkil edecek bir örneğin kabul edilmesi çok zor. Yunanistan’ın euro dışına itilmesinin zararı bir borç silme operasyondan daha az maliyetli Avrupa için.

Kısaca, Yunanistan şovlarla bezenmiş belirsiz bir döneme giriyor. Avrupa’nın tekdüze hayatına batıdaki aşırı sağ ile birlikte yeni bir acı tat getiriyor Syriza. popülizmiyle ‘Avrupa karşıtı’ söylemi benimsiyor.

Japonya’ya ne satalım?

Japonya sokakta veya işte nazik olmayan bir insanı bulabilmenizin oldukça zor olduğu bir ülkedir. Metro veya otobüste cep telefonuyla konuşurken cümle aleme yayın yapan insanları bile göremezsiniz. Sanayi, Ar-Ge, teknoloji ülkesidir Japonya. Ancak, Amerika Birleşik Devletleri gibi göç almadığı için en basit işleri de görenler de yine Japonlardır Japonya’da.

Dünyanın en az kamu kesimi personeline sahip ülkelerindendir Japonya. Amerika’da toplam iş gücünün yüzde 15’i, Fransa’da ise yüzde 24’ü kamu kesiminde çalışırken Japonya’da bu rakam yüzde 7’nin altındadır. (Türkiye’de yüzde 12 civarında; ancak Türkiye’de toplam işgücünün toplam nüfusa oranı düşük olduğu için Türkiye de memur sayısının nispeten düşük olduğu OECD ülkelerindendir). Yine de, kendileri şikayet etse de kamu kesimi işlerini oldukça iyi görür.

Japonya’da K-12 okulları ve üniversitelerin büyük kısmı devlet tarafından işletilir. Eğitim sistemi güçlüdür; yabancı dil hariç diğer bir çok alanda eğitim seviyesi yüksektir. Nitekim, uluslararası eğitim sistemlerini karşılaştıran PISA sınavlarında Japonya iyi puanlar alır.

Zor bir hayattır Japonlarınki. Çok çalışırlar. Tatilleri azdır. Harcamaları ABD gibi yüksek değildir. Böyle bir ülkeye, en kolay ne satabilir Türkiye?

Gelir seviyesi yüksek olduğu için Japonlar dışarıya çok turist gönderir (ülke nüfusunun yüzde 12’si civarında; 17-18 milyon turist). Ancak bunların büyük kısmı yakınlığından dolayı bölge ülkelerine gider. Japonya’dan Türkiye’ye gelen turistlerin sayısı 170 bin civarındadır; yani Japonya’nın yurt dışına gönderdiği toplam turist sayısının yüzde 1’i. Yani, Japonya’da Türk turizmi açısından iyi bir kaynak vardır. Dahası, Japon turistler Türkiye için önemlidir; zira Avrupa ve Rus turistlerinin aksine Japonlar kültürel turizme yönlenirler ve dolayısıyla Türk turizmi açısından Avrupa ve Rus turistleri tümleyici rol oynarlar.

Japonya’nın Türkiye’nin uzak olması ve biletlerin pahalılığı dezavantajdır Türkiye için. İlginçtir; Türkiye’nin Japonya’da tanıtımı yok denecek kadar azdır. Kamu ve özel sektör bütçesinden ne kadar para ayrılıyor bilmiyorum ama Japonya’da Türkiye ile ilgili tanıtıma pek rastlayamazsınız. Eğer akıllı ve güçlü bir tanıtım yapılır ve uçuş maliyetleri düşürülürse 140 milyonluk Japonya’dan Türkiye’ye gelecek turist sayısı ciddi miktarda artabilir.

Japonlarda yabancı dil bilen veya iyi konuşanların oranı düşük olduğu için özel bir turizm politikası gerekir. Türkiye’ye geldikleri andan itibaren Japonca konuşabilen insanlarla Türkiye’deki tecrübeleri kolaylaştırılmalı ve daha güvenli hale getirilmelidir. Turizm Bakanlığı yetkilileri bu konularda kafa yoruyorlar mutlaka; 2015’de projeler başlarsa iyi olur.

Gelelim tarıma. Japonya fazla ithalat yapmaz. Türkiye’de ithalatın GSYH’ya oranı yüzde 30’larda iken Japonya’da bu rakam yüzde 10’ların biraz üzerindedir. Yine de mutlak rakam olarak büyük ekonomi olduğu için 730 milyar doların üzerinde, büyük ithalatı vardır ülkenin. Bunun büyük kısmı enerjidir (2013’deki eski enerji fiyatlarıyla 250 milyar dolar civarı). Kimyasal ürünler, makine (elektrikli, elektriksiz) ve diğer sınai ürünlerin ithalatı da bir diğer 250 milyar doları bulur. Ancak hammaddeler (50 milyar dolar) ve gıda (60 milyar dolar) da önemli ithalat kategorileri arasındadır.
Türkiye’nin Japonya’ya toplam ihracatı 400 milyon dolar civarında. 17 milyar dolardan fazla tarım ve gıda ihracatı yapan Türkiye, yüksek gelirli, tarım ürünlerinin fiyatları yüksek olan ve 60 milyar dolar tarım ve gıda ürünü ithal eden Japonya’ya bu ürünlerde pratik açıdan sıfır sayabileceğimiz seviyede ihracat yapıyor. Aynı durum Kore için de geçerli.

Japonya’ya ülkeye tarım ürünü ihraç etmek zannedildiği kadar zor değildir; ancak hem kamu hem özel sektör tarafında (akıllı) çalışma gerektirir; hedef ürünlerin belirlenmesi ve geliştirilmesi (ambalaj dahil), düzenlemelerin (hem tarım ve gıda hem de dış ticaretle ilgili) iyice çalışılması ve en önemlisi tanıtım ve dağıtım kanallarının analiz edilerek hedefl enmesi. Aynı durum yine yüksek gelirli bir ülke olan Kore için de geçerli. Tarım ve Ekonomi Bakanlıklarımız bu konulara sonuç odaklı olarak acilen baksalar sonuç alınabilir.

Bir anekdotla bitirelim. Kore’de geçen sene verdiğim sanayi ve teknoloji konulu seminere katılan bir hanımefendinin sorusu ‘Güney Kore’nin Türkiye’ye nasıl tarım ve gıda ürünü satabileceği konusunda ne düşündüğümdü.’ Kendisi Kore’nin ihracatla iştigal eden bir kurumunda çalışıyordu. Seminer kendi konusuyla alakasız olsa da acaba bir fikir alabilirmiyim diye bayağı uzun bir mesafeden gelmişti seminere.

Ona verdiğim cevap önemli değil; ama önemli olan bir başka soru: aynı ‘spesifik’ soruları bizim ilgili aktörlerimiz neden sormuyorlar; kamusuyla ve özeliyle. Tarım ve Ekonomi Bakanlıklarımızın TZOB gibi özel sektör kuruluşlarıyla ülke ve ürün bazlı rakamsal ve daha önemlisi zamanlı hedefl emeler yapmaları gerekiyor. Türkiye’de çiftçilerin önünü açabilecek hedefl emeler. Akdeniz bölgesinde çiftçi portakalın kilogramını 50 kuruşa satmaya çalışırken Tokyo ya da Beppu’da ‘bir tanesi’ 5 TL’ye satılıyorsa bu alanda yapılacak şeyler vardır mutlaka. Japonya’ya en azından tarım ve turizm satalım…