Archive for August, 2012

Zuckerberg’den öğreneceklerimiz

2002 yılında sonradan atılacağı üniversitede öğrenci, 2012 yılında ise 100 milyar doların üzerinde değer biçilen şirketin sahibinden ne öğrenebiliriz?

Sekiz yıl önce kurduğu şirketi 10 yıldan kısa sürede bu hale getiren genç “herkesin yaptığı şeyi” yapmayı deneyerek bu hale gelemezdi.  Zuckerberg’den Türk işadamlarının öğreneceği çok şey olsa da en üst sıraya yeni fikirleri ve ürünleri aramak olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’nin ve işadamlarının ihtiyaç duyduğu ne önemli şey de bu.

Silikon vadisine gittiğiniz zaman, etrafınızı o zamana kadar kimsenin düşünmediği ürünü geliştirmeye çalışan parasız ama güzleri parlayan gençleri görüyorsunuz. Anadolu’daki x kentine gittiğiniz zaman ise yeni iş fikri için düşünce çapı, kent sınırlarını dahi aşmayan binlerce müteşebbisimiz var.

Küçük ölçekli şirketlerle büyükleri ayırarak bakarsak durum pek değişmiyor. Büyük şirketlerimiz de,  birkaç tanesi hariç, yeni sahalara geçmek, Ar-Ge ve markalaşmaya dayalı büyüme yerine, sadece sermaye güçlerine dayalı büyük ölçekli işlere öncelik veriyorlar. Hepsi değil ancak kahir ekseriyeti öyle.

Sormamız gerekiyor; şu sıralarda basında onlarca santimetrekare habere konu olan ve devlet büyükleri tarafından büyük törenlerle açılan özel sektör Ar-Ge merkezlerinde kaç patent alındı bu sene içinde? Kaç markamız Avrupa ve Kuzey Amerika pazarlarında tanınma yolunda ilerliyor? Hangi büyük holdingimiz Ar-Ge’ye milyarı bırakın 50-100 milyon dolar fonu “gerçekten” ayırıyor.

Bunları Türkiye yapmıyor ama örneğin Güney Kore yapıyor. Örneğin basına yansıyan haberlere göre, Samsung’un, Çin’in Xian kentinde başlatacağı yeni elektronik yonga yatırımının tutarı 7 milyar dolara ulaşacak. Diyelim ki bu rakamın yüzde 50’si “şişirme” olsun. Ortaya çıkan rakam yine de dev.

Türk şirketleri yenilikçi değil. AB’nin Innovation Scoreboard sıralamalarında Türkiye en gerilerde yer alıyor. Bir örnek gösterge: şirketlerin yenilikçilik harcamalarının satışlara oranı açısından Türkiye AB-27 ülkeleri içinde son sıralarda yer alıyor. AB’nde şirketler ortalama olarak Ar-Ge dışı yenilikçilik harcamalarına cirolarının yüzde 0.7’sini harcarken bu rakam Türkiye’de yüzde 0.2’nin altında. Bu göstergeyle Türk şirketleri Romanya, Estonya, Bulgaristan, Kıbrıs Rum kesiminin ardında kalıyor.

Türk işadamlarının, özellikle büyük grupların, “yeni dünyaya” gözlerini açmaları gerekiyor.

İspanya’nın hali

İspanya’da hükümet, ülkenin en büyük bankalarından birisi, Bankia’yı, kurtarma kararı aldı. Bir trilyon dolarlık İspanya ekonomisinin sağlığı Avrupa Birliği açısından son derece önemli. Bankia, geçen sene sonu itibariyle 113 milyar euroluk mevduata sahipti. Dolayısıyla, İspanya’da bankacılık sisteminin sağlığı hem İspanya ekonomisini hem de Avrupa Birliği’ni yakından ilgilendiriyor.

Önce kısaca İspanya’nın buraya nasıl geldiğini hatırlayalım. İspanya 1982 yılında NATO’ya 1986’da ise Avrupa Birliği’ne girdi. Avrupa Birliği’ne girmesinin ardından emlak fiyatlarında hızlı, hatta inanılmaz bir şişme yaşadı; 2007 yılındaki ortalama emlak fiyatları 1985’dekinin 12 katına denkti. Bunun sebebi, yurt dışından gelen emlak yatırımlarıydı. İçerideki bankacılık sistemi de iç talebi artırdı.

Emlak fiyatları  1985-91 yıllarında hızlı yükseldikten sonra 1997 yılına kadar durakladı. Sonra tekrar yükseliş eğilimine girdi. Hatta, 2001’den sonra dahi ABD’ndeki emlak fiyat artışlarından daha hızlı arttı İspanya’da fiyatlar. Öyle ki, ABD’nde fiyatlar 2006’dan sonra gerilemeye başladı İspanya’da ise artış 2008 yılına kadar devam etti. 2008 yılındaki ortalama fiyatlar 2001’dekinin iki katına ulaşmıştı.

Oysa Amerika’nın zirve noktası olan 2006’da fiyatlar, 2001’in yüzde 180’i civarna kadar çıkmıştı.
Yani, kısaca, İspanya’dan emlak balonu şişmişti. Emlak fiyatları banka bilançolarını da şişirdi.

2008’den sonraki kriz emlak fiyatlarını düşürdü, bankacılık sistemini de krize soktu. Caja adı verilen tasarruf kasaları sıkıntıya düştü. 2010 yılının sonunda, yedi Caja birleştirildi ve adı Bankia oldu. Başına da eski IMF başkanı Rodrigo Rato getirildi.

Bankia bu seneye kadar idare edebildi. Devlet önceden verdiği desteği sermayeye çevirerek bankanın yüzde 45’inin sahibi oldu.

Bankia’ya el konulması ile sonuçlanan süreçte, en azından şunları anlıyoruz. Öncelikle İspanya’da bankaların durumu hakkında belirsizlik büyük. Bankia AB stress testlerine dahil edilmiyor. Oysa büyük bir kuruluş. Her üç derecelendirme kuruluşu tarafından yatırım yapılabilir seviyede notlanmıştı. Demek ki bu kuruluşların da durumdan pek haberi yoktu.

Belirsizlik bankanın mevduatlarının ne kadarının risk altında olduğunun  bilinmesini de engelliyor. İspanya’da gayrimenkul fiyatları hala 2001 yılının iki buçuk katının üzerinde. Dolayısıyla hem Bankia hem diğer bankaların sağlığını tam olarak bilemiyoruz. Öte yandan İspanya’da işsizlik yüzde 25’e yakın seyrediyor. Dolayısıyla, dışarıdan olduğu gibi içeriden de gayrimenkul talebi gelmesi zor.

Bu durumda gözlerin kamu bütçesine tekrar çevrilmesi gerekiyor. Gayrimenkul fiyatlarınn hızla yükseldiği rüya yıllarında İspanya’da bütçe gelirleri de yüksekti. Kamu tasarrufu ve dolayısıyla bütçe dengesi başarılı idare edildi. Ancak özel tasarruflar düşük olduğu için cari açık veriliyordu.

Krizden sonra durum değişti. 2009’da GSYİH’nın yüzde 11’in üzerinde bütçe açığı verildi. 2011’de de yüzde 8,5 civarında açık vardı. Bundan sonraki dönemde temel senaryo (IMF), kemer sıkmaya dayanıyor. Bu şekilde 2017’de açık yüzde 4’ere inecek. Bu olursa, brüt borcun GSYİH’ya oranı yüzde 91 olacak. Oysa 2007 yılındaki oran yüzde 37 idi.

Eğer İspanya’da bankalar şu an korkulduğu kadar kötüyse yukarıdaki rakamları dahi arayacak İspanya. Zira, kurtarma maliyetleri doğrudan bütçeye akacak. Bu yükü yorgun Almanya kaldırabilir mi?

Dış ticaret dengesi olumlu yönde

Türkiye’nin dış ticaret dengesi (ve dolayısıyla cari dengesi) yurt içi ve dışında tartışma konusu olmaya devam ediyor. Türkiye krizin genel atmosferi içinde yıldız ekonomiler arasında değerlendirilirken iki konu endişe yaratıyor. Birincisi cari açığın seyri. İkincisi “yumuşak / sert iniş”; yani büyümedeki “normalleşmenin” hızı ve bununla ilintili olarak kredi destekli iç talebin seyri. Üçüncüsü ise hala yüzde 10 seviyesinin üzerinde enflasyonun seyri.
Tartışma şöyle. Eğer cari açık makul bir hızla normal seviyelere indirilemezse, Türkiye dışarıdan girecek sermaye akımlarına muhtaç kalır. Dışarıda likidite sebil ama ya azalırsa? İkinci olarak iç talep hızlı gerilerse ve dış talep (ihracat pazarları) bu boşluğu dolduramazsa (nitekim dış talep daha da yavaşlayabilir) şirketlerin (ve bankaların) durumu ne olur? Bunların yanında enflasyon da yüzde 11’in üzerine çıktı.
Bunlardan dış ticaret dengesi üzerinde duralım. Daha evvel de durduk ve bu sene boyunca yakından izlememiz gerekecek bu rakamları. Aşağıdaki ilk grafikte, 2008 yılının başından itibaren aylık bazda toplam ihracat ve toplam ithalat hacmindeki (yani fiyat hareketlerinden arındırılmış)  12 aylık büyüme rakamları gösteriliyor. Görüldüğü gibi, ithalat küresel kriz sırasında ihracattan daha hızlı geriledi. 2009 yılının sonlarından itibaren ise ihracattan çok daha hızlı büyüdü. 2010 yılında makas iyice açıldı; sadece ithalat değil ithalatın büyüme hızı da tavan yaptı. 2011 yılında ise reel kurlar ve aktivitenin seyrine bağlı olarak ithalatın artış hızı düştü; öyle ki son aylarda ithalat önceki yıla göre değer olarak gerilemeye başladı. İhracat ise, istenilen seviyede olmasa da dünyadaki kriz algısına rağmen nispeten hızlı büyümeye devam ediyor.

m_yulek_grafik.jpg

Ancak toplam ticaretten daha ilginç önemli gelişme eğilimi enerji dışı rakamlarda ve ikinci grafikte gözüküyor.  Enerji dışı ihracatın ithalatı karşılama oranlarına bakarsak, bu yılın ilk aylarında yüzde 80’i geçtiğini görüyoruz. Bu rakam 2011 ortalarında yüzde 60’lara yaklaşarak dibe vurmuştu. Ancak o tarihlerden sonra ucuzlayan reel kurun da etkisiyle oran yükseldi. Ancak grafiğe dikkat edelim; reel kurun etkisi kendisini gecikmeli olarak gösteriyor. Reel kur, 2010’un ikinci yarısından itibaren değer kaybederken ihracatın ithalatı karşılama oranı 2011 yarısından sonra artmaya başladı.
Ancak reel kur, Türkiye’de enflasyonun yükselmeye başlamasıyla birlikte 2011 ikinci yarısından itibaren tekrar yükseliyor. Bu konuyu bu köşede daha öncede ele almıştık. Önümüzdeki dönemde ihracatçıların ihraç pazarlarında işleri daha zor olacak. Yani ihracatın ithalatı karşılama oranı bir süre sonra düşme trendine  girecek. Karar alıcılara duyurulur.

m_yulek_grafik1.jpg

Buna karşılık, zor geçen kışın ardından yaz aylarında enerji tüketimi düşünce enerji alanından dış ticaret açığı ve dolayısıyla toplam dış ticaret açığı düzelme eğilimine girecek. Şu anda enerji alanındaki dış ticaret açığının, enerji-dışı açığın iki katı civarında olduğunu da ekleyelim. Gelinen resmin vuruculuğunu aşağıdaki tablo gösteriyor. Geçen sene mart ayında enerji açığı, enerji dışı açığın yüzde 160’ı seviyesindeyken bu sene mart ayında yüzde 40 daha düşük.
Özet; riskler devam etse de cari açığın enerji dışı unsuru politikalara paralel olarak olumlu gelişiyor.

Enerji tarafında ise sorun devam ediyor.
(milyar dolar)                             Mart 2011    Mart 2012

Enerji dış ticaret açığı              3,7                4,6
Enerji dışı dış ticaret açığı        6,1                2,7

Türkiye “150 yıllık” farkı kapatacak mı?

Basına yansıyan haberlere göre Eski Alman Şansölyesi Schroeder ile Sanayi Bakanı Ergün, aynı toplantıda konuşmuşlar. Sanayi Bakanı Ergün yerli otomobilden bahsedince Schroeder, “150 yıllık farkı otuz yılda kapatamazsınız” demiş. Yani, Şansölye “otomobille fazla uğraşmayın siz bu farkı kapatamazsınız” demiş oluyor. Bir akıl daha veriyor; yan sanayiye odaklanın diyor.

Sayın Şansölye’nin hatalarından hangisinden başlasak acaba? “Fark 150 sene” hatasından mı? “Fark kapanmazda” mı? “Yan sanayi ile otomobil sanayine aynı anda odaklanılamazda” mı? …
Biz doğrularından başlayalım. Şansölye’ye şu konuda hak verelim: Eğer bir yerinden başlamazsak biz sanayici olamayacağız. Bir başka deyişle, eğer Şansölye bu tür zamanlama farklarının kapatılamayacağı konusunda haklıysa bizim otomobil geliştirmeye geç başladığımız sonucu çıkar ki bu kısmı doğru.

O halde, fark 150 sene diye başlamayalım;  50 sene sonra fark 200 seneye çıksın. 100 sene sonra da 250 seneye.

Schroeder’den alacağımız ders bir politika önerisi: geç kalmayacaksın; geç kaldıysan hemen başlayacaksın. Maalesef son bir kaç yüzyılda geç kalmada çok başarılıyız. Demek ki ileriye bakıp hangi alanlarda geç kalmamız gerektiğine bakıp şimdiden başlamamız gerekiyor. Yani Sanayi Bakanı Ergün, doğruyu yapıyor.

Gelelim yanlışlara. Dünyanın son 60 senelik tecrübesi “farkın kapatılabildiğini” gösterdi. Hem de hızlıca. En kolay akla gelen örnek Kore. Altmış sene önce değil arabası yolu bile olmayan bir ülkenin, bugün otomobil ihracında dünyada yıldız ülkeler arasında yer almasını nasıl açıklayacağız? Cevap: sanayi politikaları.  Ama başarılı olanları. Zira başarısız sanayi politikalarına da örnek çok.

Tabi Kore ve diğer Doğu Asya ülkelerinden daha önceki örnekler de var. Mesela Almanya. Almanya, Japonya gibi “geç sanayileşen” ülkeler sınıflamasında ele alınıyor. Almanya’daki kamu politikaları, bankacılık sisteminin yapısı, finans kesimi ile sanayi şirketleri arasındaki çapraz hissedarlık ilişkileri Almanya’nın bir sanayi devi olmasında önemli rol oynadı. Almanya, İngiltere arasındaki “farkı” kapanmaz olarak görmedi. Politika geliştirdi.

Cambridge Üniversitesi’nden Ha-Joon Chang “yetişmek” için sanayi politikalarını ilk uygulayan ülke olarak İngiltere’yi görüyor. Chang’a göre İngiltere kendisinden daha gelişmiş tekstil sanayine sahip Hollanda’ya, bu alanda yetişmek için 15. yüzyılda hatta daha öncesinde önce bugün sanayi politikası olarak adlandırabileceğimiz ilginç koruma politikaları kullanmış. Chang’ın iki kitabı Türkçe’de Epos ve İletişim yayınlarından yayınlandı.

Almanya, savaş sanayini 19. Yüzyılda, Boeing’e karşı Airbus’ı Fransızlarla (ilk başta İngilizler de vardı) birlikte 20. yüzyılda  kurarken Türkiye’nin bugün otomobildeki kaygılarından daha fazlasına sahip değil miydi?

Sanayi Bakanı doğru yolda. Sıra babayiğitlerde.

S&P: Türkiye’nin notu yükselebilir

Biliyorsunuz derecelendirme kuruluşlarıyla ilgili bazı rezervlerim var.  Bu kuruluşlar son dönemde güven kaybına uğradılar. Ana görevleri ödeme sıkışıklığını öngörmek iken Enron krizinden tutun, ABD ve AB ülkelerinin iflaslarını herkesten daha sonra fark edebildiler. Benim ana eleştirim ise, insanoğlunun elindeki analitik modellerinin bu konuda ne kadar güçlü olduğu.
Büyük krizler, hatta tek tek şirketlerin ödeme sıkıntıları, sık sık tekerrür eden durumlar değil.  Elimizdeki skorlama temelli,  ilkel ve matematiksel manada “sürekli” olmayan ayrımlar, derecelendirmede sistematik olarak bazı borçlanıcıların olduklarından daha yüksek, diğerlerinin ise daha düşük yerleştirilmelerine sebep oluyor. Bu genel problem sebebiyle derecelendirme kuruluşlarının vardıkları hükümler bu köşe de dahil haklı ya da haksız sürekli eleştirilmelerine zemin hazırlıyor.
Standard and Poors’un 26 Mart tarihinde yayınladığı Türkiye değerlendirmesi bana bunları hatırlattı. Rapor önemli bir içeriğe sahip.  S&P Türkiye’yi yerli para cinsinden 2010 Şubat ayından beri BB olarak notladı. Ülkemizin yabancı paradaki notu ise aynı tarihte BB+’ya yükseltilmişken, geçen sene Eylül ayında bir kademe yükseldi.
26 Mart notunda S&P iktisatçıları Eileen X Zhang ve Frank Gill Türkiye’nin notunun artışını hangi faktörlerin kısıtladığını analiz etmişler ve şu sonuçlara ulaşmışlar:
Güçlü yanlar
-Orta derecedeki kamu borç yükü
-Etkin ekonomi politikası oluşturma gücü ve kurumları
-Dalgalı kurun ve derinleşen sermaye piyasalarının beraberinde getirdiği, para politikası esnekliği
Zayıflıklar
-Düşük verimlilik ve düşük işgücüne katılım oranları sonucundaki düşük gelir seviyesi
-Geçen senelerdeki güçlü kredi artışının ardından gelebilecek yavaşlama
-Dış denge bozuklukları, sermaye girişlerindeki değişikliklerin ve enflasyon şoklarının ortaya çıkartabileceği kırılganlık ve bunların kamu maliyesi üzerinde ortaya çıkartabileceği ikincil etkiler.
S&P raporunda Türkiye’nin ihracatın artırılması, ithalatın ise kısılmasıyla notunun yükseleceği söyleniyor. Zira bu gerçekleşirse dış dengedeki kırılganlık ortadan kalkacak. Buna ilaveten, ya da bunun yerine, sosyal güvenlik reformunun derinleştirilerek bütçe dengelerinin daha da güçlendirilmesinin de Türkiye’nin notunu yükselteceğini söylüyor şirket.
Biz, birçok diğerleri gibi S&P’nin Türkiye’ye haksızlık yaptığını düşünüyoruz. Ancak parmak bastığı her iki noktaya da katıldığımızı da söylememiz gerekiyor. Türkiye’nin tüketimini kısıp üretim ve ihracatını artırması gerekiyor. Son dönemde politikalar da bu konuya yoğunlaşıyor. Öte yandan, bu köşede geçen hafta da söylendiği gibi, sosyal güvenlik açığı gittikçe ciddileşiyor. Bütçenin uzun dönemli sağlığı için hükümetin bu soruna tekrar eğilmesi gerekiyor.
Unutmadan; 2012 büyümesi S&P’nin beklediği yüzde 2’nin muhtemelen iki katında gerçekleşecek. Dolayısıyla, gördüğü üç zayıflıktan birisinin üzerini çizmesi gerekecek.

Kamunun insan kaynakları

Türkiye’de kamu kesimi 3 milyondan fazla kişiye istihdam sağlıyor. Kamu kesiminde çalışabilmek için KPSS sınavlarına 2010 yılında 3.2 milyon kişi girdi. Bunların 800 binden fazlası lisans mezunlarından oluşurken 1.8 milyonu ön lisans, 600 bini de orta öğretim mezunlarıydı.
Dolayısıyla “Kamu Holding” tek başına Türkiye’nin en önemli işvereni . Aynı zamanda Kamu Holding Türkiye’nin en çok rağbet gören işvereni. Toplam iş gücünün yüzde 10’una varan bu personel sayısı, Türkiye ekonomisindeki ortalama iş gücü verimliliğinin etkileyebilecek kadar büyük. Dahası, Kamu Holding sıradan bir şirket gibi küçük bir “ekosisteme” sahip değil. Kamu Holding’in ürettiği hizmet çıktısı ekonominin diğer tüm sektörlerine doğrudan girdi sağlıyor.
KPSS sınavlarıyla artık Kamu Holding’de çalışan insan kalitesi yükseliyor. Peki, kamu kesimi çalışanlarına sunduğu iş ortamını geliştiriyor, çalışanlarından beklediği performans standartlarını yükseltiyor mu?
Oysa Türkiye’de kamu personeliyle ilgili tartışma genellikle özlük hakları üzerinden yapılıyor. Memur ve işçi sendikaları açısından da, işveren olan hükümet açısından da ana tartışma maaş artışlarının yüzde 5 mi yoksa yüzde 7’mi olacağı. Tabi buna ek ücret ve ücret dışı menfaatlerle ilgili pazarlıkları da eklemek gerekiyor.
İsterdim ki tartışma verimlilik, iş ortamı, katkı, iş huzuru gibi konular üzerinden yapılsın. Kamu Holding’İn alt birimleri olan işverenler birbirleriyle Türkiye’nin en tercih edilen işyerleri arasında üst sıralarda yer almak üzere “yarışsın.” İşveren ile sendikalar maaş tartışmalarını “verimlilik” ve “performans” üzerinde yapsın.
Bu mümkün mü? Evet, ama ciddi düzenlemeler yapılması kaydıyla.
Ara çözümler de var. Türk Telekom örneğini ele alalım. Türk Telekom 2000’li yılların ortasında özelleştirildi. Özelleşmeden önce de Türkiye’ye önemli hizmet vermiş ve öncü bir kuruluştu. 1990’lı yılların ortasından itibaren GSM sisteminin yaygınlaşmasıyla fiilen monopol özelliğini de kaybetmişti. Bu rekabet baskısı ve özellikle özelleşmenin ardından Türk Telekom bir atılım sürecine girdi. Teknoloji yatırımları yaptı; yurt dışında satın almalar gerçekleştirdi. Türkiye’nin en değerli markası haline geldi.  Ancak bana sorarsanız son yıllarda Türk Telekom’un en önemli atılımı gençler arasında en tercih edilen şirketler arasında en üstlerde yer alır hale gelmesidir.
Bir başka örnek de Türk Hava Yolları. THY çoğunluk hisseleri hala kamuda olmasına rağmen Türkiye’de son yılların en hızlı büyüyen firmaları arasında. Uluslararası rakiplerine arasında da yıldız firmalar arasında gözüküyor. THY da iş piyasasında en tercih edilen firmalar arasında.
Kamu Holding’de iş bulabilmek için KPSS’na her yıl giren 3 milyonun üzerinde genç kamu holdingi iyi işveren olduğu için değil, “güvenli” işveren olduğu için seçiyor. Özel sektör performansa dayalı olarak insanla rı işten çıkartabiliyor; kamu ise çıkartmıyor.  Üniversite mezunu gençler hayatlarının dört ile sekiz ay arasındaki süresini KPSS kurslarında geçirerek hem kendi adlarına hem de ülkenin önemli bir işgücünü “kurs” alarak tükettikleri için önemli bir fedakarlık yapıyorlar. Gençlerin kamuyu seçmeleri için “doğru” sebeplere ihtiyacımız var; “kapağı atma” faktörünü diskalifiye etmemiz gerekiyor.

Kıbrıs Yatırım Forumu

Geçen hafta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir uluslararası yatırım forumu düzenlendi. Forumun katılımcıları Körfez bölgesi ve Türkiye’den yatırımcılar ve kuruluşlardı. Forumu merkezi Cidde’de bulunan İslam Kalkınma Bankası düzenledi. Türkiye’den Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ise destekledi. İslam Kalkınma Bankası Başkanı Dr. Ahmet Muhammed Ali ve TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, forumla şahsen ilgilendiler.

TOBB, Hisarcıklıoğlu’nun başkanlığını yaptığı İslam Ticaret Odaları Birliği’nin  (ICCI) yıllık toplantısının İstanbul’da ev sahipliğini yapıyordu.  Hisarcıklıoğlu, aldığı inisiyatifle, ICCI toplantısına katılan temsilcileri Kuzey Kıbrıs’taki foruma sevketti.

Kuzey Kıbrıs ilk defa bir uluslararası yatırım forumuna ev sahipliği yaptı. KKTC Dışişleri Bakanlığı ve Yatırım destek ajansı (YAGA) organizasyonda faal rol oynadılar. Bu sayede forum hem Kıbrıs özel sektörü hem de kamu kesimi  açısından bir “öğrenme süreci” oldu.

Bu tür yatırım konferanslarını sık sık katılıyorum. Bazı ülkelerde yapılanların ise içeriğinde ve organizasyonunda katkım oluyor. Benim gördüğüm şey, bu tür forumların bir ülkenin yatırımcının “radar ekranına” girmesine yardımcı olduğu.

Amerika’dan Çin’e dünyanın her ülkesinin yatırım çekmeye çalıştığı bir ortamda ilk yapmanız gereken yatırımcının “aklına gelmek.” Zira ister Pazar, ister üretim açısından yatırım kararı aşamasında olan bir şirket dünya atlasını açıp, her ülkeyi sırasıyla analiz etmiyor. Yatırım yeri seçimi, çoğu zaman oldukça enformel bir alternatif destinasyon listesinden seçiliyor.

1956’da bağımsızlığını kazandıktan sonra, işsizlik sorununu çözmek için yabancı yatırımcı kartını oynamak isteyen o dönemin bilinmeyen adası Singapur’u düşünün. Dönemin kırkına varmamış genç başbakanı Lee Kuan Yew elinde çantası Avrupa ve Kuzey Amerika şirketlerini dolaşmak zorunda kalmıştı. Muhtemelen elinde de adanın adını dahi duymamış olan potansiyel yatırımcılara yerini anlatabilmek için büyük ölçekli bölge haritaları taşıyordu.

Bugün de aynı yarış devam ediyor. Ülkeler de ister turizm ister yatırımcı “avlama” sürecinde çeşitli yollarla insanların aklında yer etmeye çalışıyor. Bu yolların arasında Hollywood filmlerine konu olmak ya da çok satan romanlar yazdırmak dahi yer alıyor.  Yatırım konferansları bu yöntemler arasında biraz daha formel ve teknik olanlar arasında yer alıyor.

Kuzey Kıbrıs’da bir ilk olan yatırım forumu işte bu açıdan önemliydi. Devamının gelmesi gerekiyor. Zira boğulmaya çalışılan ada ekonomisinin canlanmasını sağlayacak şeylerden birisi yatırımlar.
Yakında “yatırımcı konferanslarını” Türkiye’deki şehirlerde de görebiliriz: “Kırşehir Yatırım Forumu” gibi. Zira özellikle son teşvik kanunundan sonra iç yatırımcıların hareketlenmesini bekliyorum.

Stratejik sektörleri nasıl belirleyelim?

Yeni teşvik rejiminin en önemli yeniliği “stratejik” sektör kavramını tartışmaya açıyor olması. Yeni sistemde, 2009 yılında yürürlüğe giren üç ayrı teşvik kategorisine dördüncü başlığı,  “stratejik yatırımlar.” “Stratejik” yatırımlara, toplam yatırım tutarının üçte ikisine yakın değerde destek sağlanıyor. Bu düzenleme ekonomik yapımız açısından çok olumlu.

Yeni rejimde “stratejik” sektörleri belirleme kriterleri cari açıkta oynana role dayandırılıyor.

Ekonomi Bakanlığı, cari açığın müsebbibi olan sektörleri belirlemeye çalışmış. Bu sektörleri kritik sektörler olarak belirlemiş ve bu sektörlere yapılacak 50 milyon doların üzerinde tutara sahip yatırımlara destek  sağlamış.

Ekonomik açıdan stratejik sektörlerin belirlenmesi tartışma konusu ve tek doğrusu olan bir alan değil. Örneğin gıda ya da enerji güvenliği, hatta milli güvenlik gibi alanlar dahi ekonomik kaynakların tahsisini etkilediği için stratejik sektörlerin seçiminde rol oynuyor. Örneğin, cumhuriyetin başında kalori üreten şekerin stratejik sektör olarak belirlendiği söylenebilir. Bu seçim ardından bugüne kadar Türkiye’nin ekonomik yapısını etkilemiş bir karardır. Pancar, karmaşık bir sözleşmeli tarım sistemi temelinde üretiliyor. Bugün, iki milyonun üzerinde insan öyle veya böyle pancar üretiminden ekmek yiyor. Pancar üretimi kamışa göre daha yüksek maliyete sahip olduğu için şeker ithalatı üzerinde koruyucu tarifeler var.

Dolayısıyla, bir sektörün stratejik olarak belirlenmesi hem üretici hem tüketiciler üzerinde önemli ekonomik etkiye sahip. Dahası, aynı karar, hem de genel ekonomik verimlilik açısından, hem döviz girdisi açısından ekonomik dengeleri etkiliyor.

Sektör seçimi denince akla ilk başta Doğu Asya gelir. Örneğin Güney Kore’nin seçimleri. Bu ülke, kendisine salık verilen genel reçetelere pek aldırmadan, Japonya örneğinde olduğu gibi, 1960’larda çelik’ten otomobile, tersanecilikten elektroniğe kadar çeşitli  sektörleri “seçti.”

Dolayısıyla bu sektörleri “stratejik” sektörler olarak belirledi. Bu seçimler bazı zaman dilimlerinde “yanlış” olarak nitelendirdi. Ancak sonradan, en azından şu anda, “sektör seçmenin” ekonomik gelişmeyi hızlandırdığı anlaşıldı.

Kore’deki ya da Japonya’daki sektör belirleme yaklaşımını bir faktöre indirgemek zor. Bu konu özellikle 1980’lerde çok tartışıldı. “MITI mucizesi”  (Japon Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı) çok övüldü ya da eleştirildi.

Ancak eğer Doğu Asya başarısını sadece bir faktöre indirgemem istense stratejik sektör tanımının sektörün “öğrenme derinliğine” göre yapılması gerektiğini söylerdim. Bu teknik açıdan, “yaptıkça öğrenmenin” (yani sektördeki kümülatif üretim miktarının zamanla artmasıyla)  maliyetlerin aşağı yönlü inmeye devam ettiği ya da yeni ürünlerin ortaya çıktığı alanlar manasına geliyor. Vülgarize edersek, gazoz sektöründe değil örneğin bilişimde, makinede, ulaşım araçlarında yoğunlaşmak diyebiliriz.

Bu sektörler bir açıdan da diğer sektörlerle “bağlantıların” en çok olduğu sektörlerdir. Örneğin tersanecilik; tersanecilik malzemeden motor teknolojisine, elektronikten mühendisliğe çok sayıda sektöre iş sağlayan, dolayısıyla, bu sektörlerin de “öğrenmesine” fırsat sağlayan bir sektör. Otomotiv yada havacılık da öyle.

Ekonomi yavaşlarken bütçe eğilimleri

Sanayi üretimi Ocak ayında yavaşladı. Bu yılın başlarından itibaren kredi büyümesindeki yavaşlama da iç talepte paralel bir yumuşama görünümünü destekliyor. Enerji dışı ithalat da benzer bir resim çiziyor. Kurlardan dolayı ithalatın bir bölümünün iç pazara kaydığını düşünüyoruz. Ancak yine de, enerji dışı ithalattaki yumuşama bir ölçüde iç talepteki yumuşamadan kaynaklanıyor.

Bunların kalıcı bir trendin başlangıcı olup olmadığını henüz söylemek güç. Şubat ve Mart aylarındaki mevsimsellikten arındırılmış sanayi üretimi büyüme rakamlarının yakından izlenmesi gerekiyor. Aynı şekilde  ithalat rakamlarının da.

Ekonomideki yavaşlama eğilimi en kötü ihtimalle bir “yumuşak inişi” çağrıştırıyor. Yavaşlama ekonominin birden bire durması şeklinde gerçekleşmiyor. Buna rağmen, dış ticaretle birlikte kamu maliyesi üzerinde etkili oluyor.

Bütçe rakamlarında genel olarak olumlu   gidişat devam ediyor. Şubat ayındaki 6 milyar TL boyutundaki faiz dışı fazla önceki yılın aynı ayındaki 7,2 milyar TL’nın  altında olsa da yine de iyi bir rakam. Eğer Şubat ayında faiz harcamaları 8,6 milyar TL yerine geçen seneki seviyede (6,2 milyar TL) gerçekleşse bütçe denk kalacaktı.

Ancak bütçede faiz dışında da menfi eğilimler var. Bütçe gelirleri Şubat ayında reel olarak yüzde 2’nin üzerinde gerilerken faiz hariç giderler yüzde 12 oranında arttı. Gelirlerdeki gerileme aktivitedeki yavaşlamadan kaynaklanıyor. KDV ve ÖTV gelirleri Şubatta reel olarak yüde 9nve 5 oranlarında geriledi. Kurumlar vergisi de öyle.

Harcama artışında ise anahtar rolü nominal olarak yüzde 50 artan sosyal güvenlik açığı oynadı. Şubat ayında faizler ve sosyal güvenlik açığına 15 milyar TL’sına yakın harcama yaptık.  Merkezi yönetim yatırımlarına ise sadece 430 milyon TL ayırabildik.

Yani, ekonomideki yavaşlama gelir artışını kısıtlarken son yıllardaki düzelmeye rağmen esnek olmayan harcama yapımız Avrupa’nın bütçesinin tamamen delindiği bir dönemde bizim bütçenin daha iyiye gitmesini engelleyecek gibi görünüyor. Bu durumda, özelikle son dönemde giderek artan kamu binası gibi verimli olmayan harcamaların kontrol altına alınması gerekecek. Ankara’da Eskişehir yolundan geçenler ne dediğimi daha iyi anlayacak. Kamu harcamalarının bu “gösteriş” ürünlerinden uzaklaşıp verimli sahalara akmasını sağlayan bir harcama kalitesi anlayışının getirilmesi gerekiyor. Sorumluluk sadece Maliye Bakanlığının değil. Tüm bakanlıkların harcama kalitesini yükseltici farkındalığa ulaşması gerekiyor.

Reel kur, sanayi üretimi ve dış ticaret açığı

Ocak ayında enerji dışı dış ticaret açığı 2010 Haziran ayından itibaren ilk defa 3 milyar doların altına indi. Açığın zirvesi geçen sene haziran ayındaki 6,5 milyar dolardı. Küresel krizin etkisini en yoğun gösterdiği 2008 yılının ortalarından, 2009 başlarına kadar enerji dışı açık düzelme eğilimine girmiş ve Şubat 2009’da 1.2 milyar dolar fazla vermişti. Aynı dönemde sanayi üretim endeksi de diplerdeydi.
Aşağıdaki grafikten izlenebileceği gibi, dış ticaret dengesi ekonomik aktiviteden ve reel kurdan etkileniyor. Grafikten iki faktörün etkilerini ayrıştırmak mümkün değil.
Ancak 2008 ortası-2009 ortası o dönem ile 2010 yılı boyunca süren ve 2011 ortasına kadar süren dönem ve son olarak da 2011 ortasından sonra bugüne kadarki dönemleri karşılaştırmak ilginç sonuçlar ortaya koyuyor.
Birinci dönemde hem reel kur değer kaybetti hem de iktisadi aktivite hızla ve büyük ölçekte yavaşladı. Sonuçta 2009 başında enerji dışı denge fazla verdi. Bundan hemen sonra sanayi üretimi aynı hızla artmaya başladı, reel kur ise kabaca istikrara kavuştu diyebiliriz. 2009 Mayıs’ına geldiğimizde ticaret dengesi 2 milyar dolar açığa dönmüştü. Yani, aktivite baskın çıktı.

tab_y21.jpg

İkinci dönemde (2010 yılı ve 2011’in ilk yarısı) bu kez hem aktivite hızla arttı hem de reel kur yüksek seyretti. Sonuçta dış açık 2011 Mayıs ayında 6.5 milyar doları geçti. 2011 ortasında başlayan üçüncü dönemde ekonomik aktivite, yükselmeye devam etti. Ancak bu kez reel kur yukarı doğru seyretse de seviye olarak düşüktü. Bu dönemde dış ticaret açığı yüksek ekonomik aktiviteye rağmen hızla düzeliyor.

Sanayi üretimi, reel kur ve enerji dışı açık
Aktivite Reel kur Enerji dışı
(seviye) ticaret açığı
2008 ortası- 2009 ortası düşük düştü düştü
2010- 2011 ortası yükseldi yükseldi fırladı
2011 ortası – bugün yüksek düşük düzeliyor

Bu resim şunu ortaya koyuyor: reel kurun “denge değerinden” yukarıda kalması enerji dışı ticaret açığı üzerinde önemli rol oynuyor. Kur çok değerliyken aktivite hızlanırsa dış ticaret açığının patlama riski ortaya çıkıyor. Aktivite hızlıyken dahi kur dengeye yakınsa dış ticaret açığı daha mutedil kalıyor. Geçtiğimiz kış, enerji tüketiminin zirve yaptığı bir dönemdi.
Bu da enerji açığını artırdı. Bundan sonra enerji açığı düşecek bu da eğer TL aşırı değer kazanmazsa enerji dışı açığın düzelmeye devam edeceği varsayımıyla dış ticaret açığı ve dolayısıyla cari açık üzerinde olumlu rol oynayacak.

Tags: ,