Archive for category Ekonomi

Yeni sistemde yeni ekonomi yönetimi yapısı

 

Murat Yülek,02.07.2018 Derin Ekonomi

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turda tamamlanmasının ardından gözler ekonomiye döndü. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesiyle 2018-2023 yılları arasında Türkiye’nin yürütme açısından istikrarlı bir beş sene yaşaması bekleniyor. Bu hızlı bir kalkınma sürecine dönüştürülebilirse ülkemiz yeni sistemden fayda sağlamış olacak. Dikkat ediniz; büyüme süreci değil kalkınma süreci diyorum. Yani, kısa dönemdeki büyüme büyüme performansından çok uzun dönemli hızlı ortalama ve dengeli büyümeyi  mümkün kılacak bir kalkınma süreci.

Bunun başarılmasını sağlayacak reform sürecinin dört ayağı var: söylem, yapı, politikalar ve uygulama. Bunlardan birincisi, söylem, güven verici ve istikrarı artırıcı yaklaşım ve bunun başarılı iletişimini; ikincisi ise ekonomik ve sosyal karar alma yapısını kapsıyor. Politikalar ve uygulama başarısı, yapının çıktısı/ sonucu olacak. O yüzden yapı ve o yapıyı dolduracak insan kaynakları hayati öneme sahip.

İster şirket ister devlet olsun, yapıyı reforme etmek kolay değildir; son 200 senedir Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti tarihimiz ıslahat/reform çabalarıyla dolu olmakla birlikte çok başarılı olduğumuz söylenemez. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişimiz, neredeyse tamamıyla ekonomik etkileri öne çıkacak bir bir siyasi reform söyleminin sonucu oldu. Bu söyleme göre, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Parlementer systemin eskikliklerini kapatacak, dezavantajlarını ortadan kaldıracak ve Türkiye’ye hizmet edecek. Dolayısıyla, yeni sistemin, özellikle ekonomik alandaki başarısı tüm bu reformun başarılı olmasında için kritik rol oynayacak.

Yapı, yani kurumların, kalkınmanın temelini oluşturduğunu biliyoruz. Tabi kurumların altında o kurumları oluşturan insan ve kafa yapısı yatıyor. Biz burada, konuyu kurumsal yapının reformuna indirgeyerek, ekonomik karar alma yapısının kendi içinde daha iyi kurgulanmasını sağlayacak, bakanlık sayılarını azaltacak ve konsolide edecek bazı basit önerileri sıralayalım:

  • Bilim, Teknoloji, Sanayi ve Kalkınma Bakanlığı’nın oluşturulması: Bu güçlü bakanlığın oluşturulması karar alma yapısındandaki mevcut koordinasyonsuzluğu ortadan kaldırır ve “üretime dayalı” kalkınmanın ekonomi politikalarının temelini oluşturduğu algısını güçlendirir. Bugün Ekonomi Bakanlığı altında yapılanan dış ticaret politikası unsurları bu yeni bakanlığa, Dış Ticaret Müsteşarlığı olarak bağlanmalıdır. Zira dış ticaretimizin büyük kısmını, hem ihracat hem ithalat tarafında sanayi ürünleri oluşturuyor. Dış ticaret politikalarıyla sanayi politikalarının aynı bakanlıkta koordineli olarak şekillenmesi çok önemlidir. Anlaşmalar Genel Müdürlüğü, İhracat ve İthalat Genel Müdürlüklerine ek olarak bugün Hazine Müsteşarlığı’nda yer alan Dış Ekonomik İlişkiler Genel Müdürlüğü’nün de bu Müsteşarlığın bünyesine alınması gerekir.

 

Bugünkü Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı unsurlarına ek olarak Devlet Planlama Teşkilatı adını taşırken Kalkınma Müsteşarlığı haline getirilen ve yatırım kararlarını şekillendiren kuruluş da bu bakanlığa eklenmelidir. Bu kuruluş bugün kamu yatırım harcamaları, bölgesel kalkınma, kalkınma ajansları, üniversite araştırma altyapıları gibi konulardan sorumludur. Kalkınma Bankası da sermayesi oldukça yükseltilerek (daha önceki bir yazıda 10 milyar TL olarak önermiştim; bugün 600 milyon TL civarında) ve yapısı reforme edilerek bu bakanlığa bağlanmalıdır. Böylece hem kalkınma ajanslarının sağladığı mikro ölçekteki kalkınma fonlamaları hem de güçlendirilmiş Kalkınma Bankası fonlaması bu bakanlığın araçlarından olmalıdır. Yerli sanayiyi dışlayan koordinasyonsuzlukların ortadan kaldırılması için bu bakanlık kamu satın alımlarında da etkin rol oynamalıdır. Bununla ilgili öneriler ayrı bir yazıda ele alınabilir. 11. Kalkınma Planı hazırlık çalışmalarında da ele alındı.

 

  • Hazine Müsteşarlığı, Gelir İdaresi ve Gümrük Müsteşarlığı, Maliye (ya da Maliye ve Hazine)  Bakanlığı altında birleştirilmelidir. Hazine Müsteşarlığı 1980’li yıllarda borç idaresini yapmak üzere Özal döneminde Maliye Bakanlığı’ndan bağımsız olarak kurulmuştu. Buna artık lüzum yok. Gelir ve borçlanma işlevlerinin aynı bakana rapor etmesi daha doğru görünüyor.
  • Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın ikiye ayrılması ya da bu iki işlevin iki ayrı müsteşarlık olarak bakana bağlanması çok önemli olan tabii kaynaklar tarafına gereken önemin verilmesini sağlar.
  • Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme  Bakanlığı’nın da benzer şekilde haberleşme kısmının ayrı bir bakanlık haline getirilmesi ya da iki ayrı müsteşarlık haline getirilmesi haberleşme tarafını güçlendirir (ya da haberleşme tarafı tamamen BTK’ya bırakılacak). Veri akışı, depolanması, veri akış güzergahlarının üzerinde kalınması, veri güvenliği ve siber güvenlik gibi konulara daha iyi yoğunlaşılmasına katkıda bulunur. Dünya ticaret yolları yeniden şekillenirken Türkiye’nin sistemin dışında kalmamasını sağlamak için ulaştırma tarafını da güçlendirir.

Kalkınma sürecinin hızlanmasında eğitimin de hayati öneme sahip olduğunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Eğitim sisteminin akılcı bir süreçle gözden geçirilip kalıcı bir düzeltme yapılması gerekiyor. Keza en az eğitim kadar önemli olarak Adalat sisteminin de güçlendirilmesi gerekiyor.

Politikaların tasarımının ve uygulamasının başarısını yapının kalitesi ortaya çıkartacak. O yüzden önce yapı üzerine yoğunlaşmak gerekiyor.

Kurumsal başarının sırrı: meritokrasi

 

Murat Yülek, 01.11. 2017 Derin Ekonomi

Şirket nasıl daha iyi yönetilir? Devlet nasıl daha iyi yönetilir? Bu sorulara cevap arayışı siyaset bilimi ve işletme teorilerini doğurmuştu. Özellikle ikincisinin üzerinde yüzyıllardır kafa yoruyor insanoğlu. Sokrat’tan Yusuf Has Hacib’e, Maverdi’den Makyavel veya Jean Jack Russo’ya kadar bilinen isimler kadar bunlardan sadece birkaçı. Çok verimli bir düşünme mi belli değil; zira bazen yüzyıllara sari düşünce süreci fasit daireleri de beraberinde getiriyor.

Şirketler seviyesinde benzer sorular soralım: Küçük Finlandiya’dan çıkan bir lastik bot üreticisi olan Nokia nasıl oldu da dünyanın en önemli teknoloji şirketleri arasına girdi? Az gelişmiş Güney Kore’de sebze ticaretiyle iştigal eden Samsung nasıl  bir dünya devi haline geldi? Öte yandan, bir zamanların dev teknoloji firması Kodak neden yok olurken, İsviçre saat sanayisi 1990’larda Swatch ile gerilemesini nasıl durdurdu?

Bu sorulara stratejiden finansa çeşitli alanlarda onlarca cevap bulduğunuzu düşünebilirsiniz. Ancak en temel seviyede verebileceğimiz cevap liyakat bazlı yönetimdir (ya da İngilizcesiyle meritocracy). Her sorunun tek anahtarı, kompleks süreçlerin tek açıklayıcısı  olmaz diyeceksiniz. Haklısınız. Ancak liyakat bazlı yönetim olmadan kazanılan her başarının tesadüfi olacağına yine de emin olun. Yöneticilerin bir dahli olmadığı büyük bir iç veya dış şok bir şirketi batırabilir. Ancak bu tür şoklar göz ardı edilirse, her başarısızlığın altında da liyakata dayanmayan atama sürecinin olduğuna rahatça kanaat getirebilirsiniz.

Kısacası, ister şirket ister devlet olsun, kalıcı başarının anahtarı da ve başarısızlığın ilacı da liyakata  dayalı yönetimdir. Kur’an- Kerim’deki bir ayet şöyşe der: “Allah (cc) size emaneti ehline vermenizi ve insanlar arasında hükme varacağınız zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisa, 58). Liyakate dayalı yönetimin Kur’an- ı Kerim’de bir opsiyon değil bir emir olarak sunulması önemli ve ilginçtir.

Eğer bu mantık çizgisinde devam edersek, ortaya şu basit başarı reçetesi çıkar: ister lider, ister yönetici olunuz ilk ve en önemli göreviniz ehil insanlarla çalışmaktır. Bunu yaptığınız zaman “sistem mi? insan mı?” ikileminden de kurtulmuş olursunuz. Zira ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun, sistemi kuran, devam ettiren ve  reforme eden insandır.

Lider, vizyonu olan ve hedefi  koyandır; başarılı lider hedeflerine ulaşabilendir. Başarılı yönetici ise, kuralları koyarak ve uygulanmasını sağlayarak liderin koyduğu hedefe ulaşılmasını sağlayandır. Bazı başarılı liderler aynı zamanda başarılı bir yönetici de olabilir; liderlik ve yöneticiliğin aynı kişide birleşmesi nadir olsa da mümkündür. Her halukarda başarı için, her ikisinin de ilk yapacağı şey doğru yere doğru insanı koymaktır. Lider, ehil yöneticileri; yöneticiler de kendine destek olacak ehilleri atamalıdır.

Hem iktisat hem de işletme yazınında bahsi geçen kuramlardan birisi “asil-vekil teorisidir.” Asil, işin (hedefin) sahibi vekil ise asil adına işi gerçekleştiren kişiyi tanımlar. Bu teoride, vekilin, asilin işine “tam olarak” sahip çıkmama riskinden hareketle vekilin asilin işini tam görmesi için hangi “teşvik mekanizmalarının” tasarlanabileceği kurgulanır.

Sözün özü; kurumun (şirketin ya da devletin)  başarısı “ehil vekillerin” atanmasından geçer. “Ehil vekil” hem ahlaki hem de teknik açıdan görevini yerine getirmeye muktedir kişidir. Kurumunuzun başarıya ulaşmasını istiyorsanız onu üst düzeyden başlayarak ehil vekillerle donatın. Yetersiz ekip başarısızlığın reçetesidir.

Korumacılık güçlenirken dış ticaret stratejimiz nedir?

 

Murat Yülek, 01.11.2017 Derin Ekonomi

“Türkiye-Almanya-Amerika Birleşik Devletleri” diye üç ülke varmış diye başlayan bir fıkra anlatılsa her halde konularından birisi dış ticaret olmazdı. Ancak bu üç ülkenin arasındaki ortak iki alandan birisi siyaset diğeri ekonomiyse, ekonomik alanın en önemli bileşeni (yatırımdan daha önemli) dış ticaret olurdu herhalde.

Donald Trump ABD başkanı olduğundan bu yana en çok konuştuğu konulardan birisi dış ticaret; daha doğrusu ABD’nin dış ticaret açığı. Malum ABD dünyanın en büyük dış ticaret açığını veren ülkesi. Trump bu konuda en çok Almanya’ya kızıyor. Zira ABD en büyük dış ticaret açığını Çin (230 milyar dolar) ile birlikte bu ülkeye veriyor (60 milyar dolar). Trump ekibi,  Almanya’yı bir “neo-merkantilist” ekonomi olarak tanımlıyor. Yani, diğer ülkelere karşı dış ticaret fazlası vermeyi ve bu sayede güçlenmeyi (rezerv biriktiren, istihdam ve büyüme üreten) hedefleyen bir ülke.

Kişi başına en yüksek ihracat rakamı ile dünyanın en başarılı ihracatçısı olan Almanya Türkiye ile hemen hemen aynı nüfusa sahiptir. Buna karşılık Türkiye’nin dokuz katı kadar ihracat yapar (1,3 trilyon dolar). Türkiye’ye olan ihracatı, toplam ihracatının yüzde 1,6’sı iken Türkiye’den ithalatı toplam ithalatının yüzde 1,3’ü. Bu yüzden, Türkiye’ye karşı verdiği dış ticaret fazlası Almanya’nın toplam dış ticaret fazlasının yüzde 2,6’sına denk geliyor (7,5 milyar dolar). Almanya’nın ABD’ye karşı verdiği fazlaya göre küçük olsa da pek ihmal edilecek bir rakam değil.

1980’li yıllarda ABD (ve Avrupa ülkeleri) Japonya’nın ticaret fazlasına kafayı taktıklarında Plaza Accord süreci oluşmuştu. Sonuçta bugün ABD Japonya’ya karşı dış ticaret fazlası veriyor (24 milyar dolar). Yani, Trump’ın istek dışında bir stratejisi olmasa da Almanya ve Çin’e karşı amacına ulaşma şansı olabilir.

Almanya geçen ay askerlerini ve uçaklarını İncirlik üssünden Ürdün’e kaydırmaya karar verirken Alman meclisindeki konuşmalarda Şansölye Merkel Türkiye ile Almanya’nın “yakın ekonomik ilişkilerini” öne sürerek Türkiye ile siyasi ilişkilerin de sürmesi gerektiğini söyledi. Almanya ile Türkiye’nin ticaret ilişkilerine bakıldığı zaman ülkemizin Almanya’ya karşı sürekli büyüyen bir dış ticaret açığı verdiğini görüyoruz. Almanya’ya verdiğimiz açık 2010-2011 yıllarında Almanya’ya karşı zirveye ulaştıktan sonra bir miktar gerilese de hala oldukça yüksek.

Türkiye-ABD dış ticaret dengesi de ABD lehine gerçekleşiyor ve açık artıyor. Yani bu üçlüde Türkiye ticaret açığı vererek büyümesini ve istihdamını bu partnerlerine hediye eden ülke durumunda.

Peki Türkiye diğer önemli ekonomilere karşı nasıl bir ticaret dengesine sahip? Cevap kolay ama maalesef üzücü; Türkiye tüm gelişmiş ekonomilere karşı, İngiltere hariç dış ticaret açığı veriyor. Büyümenin artıp buna paralel olarak ithalatın yükseldiği yıllarda bu ülkelere olan dış ticaret açığımız patlıyor. Yani, daha fazla büyüyecekken bu büyümenin bir kısmını açık veren ülkelere hediye ediyoruz. Bu ülkeler bize ham madde, enerji gibi girdileri sağlamıyorlar. Bunlardan genellikle tüketim malları, pahalı yatırım ve tüketim malları, otomobiller ve sınai girdiler (özellikle kimyevi ürünler) ithal ediyoruz.

Türkiye’nin seçilmiş ülkelerle dış ticaretini gösteren yandaki tablo Türkiye’nin en çok ithalat yaptığı 20 ülkeyi ve bazı diğer ülkeleri kapsıyor.  Tablodaki ülkeler Türkiye’nin toplam ithalatının yüzde 75’ini temsil ediyor. Buna karşılık bu ülkelere verilen dış ticaret açığı (61,3 milyar dolar) Türkiye’nin 2016 yılındaki toplam dış açığı olan 56 milyar dolardan daha fazla. Yani, kalan tüm dünya ülkelerine verdiğimiz 5 milyar dolarlık fazlayla toplam dıi ticaret açığını 56 milyar dolara düşürebiliyor Türkiye.

İhracat İthalat Dış ticaret dengesi
Çin

 2,328

 25,441

-23,113

Rusya

 1,733

 15,162

-13,429

Almanya

 13,999

 21,475

-7,475

Güney Kore

 519

 6,384

-5,865

Hindistan

 652

 5,757

-5,106

ABD

 6,623

 10,868

-4,244

Japonya

 354

 3,944

-3,589

İtalya

 7,581

 10,218

-2,637

Çek Cum.

 804

 2,562

-1,758

Fransa

 6,023

 7,365

-1,342

Ukrayna

 1,253

 2,548

-1,294

İspanya

 4,989

 5,679

-691

Belçika

 2,548

 3,201

-653

Polonya

 2,651

 3,244

-594

İsviçre

 2,676

 2,503

 173

İran

 4,966

 4,700

 267

Romanya

 2,671

 2,196

 476

Hollanda

 3,589

 3,000

 589

Mısır

 2,733

 1,434

 1,298

Suudi Arabistan

 3,172

 1,835

 1,337

Birleşik Krallık

 11,686

 5,321

 6,366

Yukarıdakilerin toplamı

 83,551

 144,836

-61,285

Toplam

 142,533

 198,617

-56,084

 

Tablodan basit ancak önemli gözlemler ortaya çıkıyor. Türkiye’nin 2016 yılı dış ticaret açığı olan 56 milyar doların 44 milyar doları sadece üç ülkeye veriliyor: Çin, Rusya ve Almanya. Bunlardan Çin Türkiye’ye ucuz ürün (bazıları teknoloji ürünü) satarken Rusya enerji Almanya ise pahalı teknoloji ürünleri satıyor. Bu üç ticaret partnerimizle ilgili ticaret politikamız nedir? Örneğin, neden büyük bir ithalatçı olan Rusya’ya daha fazla ihracat yapamıyoruz? Çin ile ilgili dış ticaret stratejimiz nedir? Bunlardan Almanya ve Çin Trump’ın da gündemindeki iki ülke olduğunu da unutmayalım.

Listede, 4-11 sırada olan sekiz ülkeye ise toplamda yine devasa bir ticaret açığı veriyoruz: 26 milyar dolar. Bu ülkelerden Ukrayna ve Hindistan hariç tamamı teknoloji ve pahalı ürün üreten ülkeler: Fransa, İtalya, ABD, Japonya, Kore, Çek Cumhuriyeti. Yani, teknoloji ve ürün fiyatı olarak olarak bizden yukarıda olan ülkelere önemli ticaret açığı veriyoruz. Bu konudaki stratejimiz nedir?

Hindistan ve Ukrayna rahatlıkla ihracat yapacağımız ülkeler. Bu ülkelerden düşük teknolojili ve nisbeten düşük fiyatlı ürünler ithal ediyoruz. Dış ticaret stratejimiz ucuz ham ve yarı mamul ithal edip pahalı nihai ürün ihraç etmekse bu durumda çok önemli bir problem yok.

Dünyanın en büyük ithalatçısı olan ABD’ye neredeyse sıfır ihracat yapıyoruz (6,6 milyar dolar). Buna karşılık yine bir anglosakson ülkesi olan ve daha çok daha küçük bir ekonomiye sahip İngiltere’ye ise 12 milyar dolar ihracat yapıyoruz. Bu ülke aynı zamanda en büyük dış ticaret  fazlası verdiğimiz ülke. Buradaki tecrübe ve başarımızı ABD başta olmak üzere diğer pazarlara neden taşıyamıyoruz?

Sonuç; Türkiye’nin en önemli ve uzun süreli makroekonomik riski  olan dış ticaret açığı (ve cari açık) sadece makroekonomik yöntemlerle çözülemez. Ülke bazına kadar inen dış ticaret stratejilerine ihtiyaç var. Bu tür stratejilerin üretim seviyesine inmeden etkin olması da zordur.

 

Taşıt araçları sektöründe dış ticaret açığı büyüyor

 

Murat Yülek, Mart  2017, Derin Ekonomi

Zengin ülkelerin en önemli üretim ve ihracat kalemlerinin başında taşıt araçları sektörü geliyor. Eğer yan sanayi ihracatımız olmasa taşıt araçlarında senede 13 milyar dolara yakın dış ticaret açığımız olacaktı. Bunlar sağlıklı gelişmeler değil.

Taşıt  araçları sektörü dış ticareti (2016; milyar USD)

 

Not. Hesaplamalar TÜİK Geniş Ekonomik Gruplar Sınıflamasına Göre (GEGS) dış ticaret verileri kullanılarak yapılmıştır.

Türkiye’de kara taşıt araçları, özellikle de otomobil üretimi hızla artırıyor. İhracatımız da yükseliyor. Ancak Yan sanayi ihracatımız hariç tutulursa otomotiv sektöründe de önemli bir dış ticaret açığımız var. Yan sanayi üretim ve ihracatımız otomobil üretcilerinden bağımsız şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. 2016 yılında yan sanayi ihracatımız hariç tutulduğunda otomotiv sektörü dış açığımız 7 milyar dolara ulaştı. Yan sanayi, otomotiv sektörünün dış ticaretini dengeye getiriyor.

Otomotiv  sektörü dış ticareti (2016; milyar USD)

İhracat (yan sanayi hariç) İthalat (yan sanayi dahil) Dış ticaret açığı İhracat (yan sanayi)*
                                10.9                               17.8 -  7.0                                8.9

 

Türkiye’de otomobil üretimi 1995 yılında 419 bin seviyesindeyken geçen sene 1,49 milyon rakamına yükseldi. Bunun 950 bini binek otomobillerinden oluşuyor. Türkiye’de binek otomobili imalatı tamamen yabancı firmalarla yapılan ortaklıklar tarafından yürütülüyor. Bu firmalar uluslararası tedarik zincirlerinin içinde yer aldıkları için üretilen araçların satış sonrası hizmetlerine konu olan parçaları büyük ölçüde yurt dışından geliyor. Satış sonrası hizmetlerde kullanılan parçalar da hem ithal edilen ürünlerde hem de yurt içinde üretilen ürünlerde ithal ediliyor. Parça yerlileşmesi özellikle ithal araçlarda çok düşük.

Ülkemizde  otomotiv sanayinin toplam doğrudan katma değeri (yan sanayi hariç) 5 milyar dolar civarında kalıyor. Bu kadar rakamın düşüklüğü (GYSH’nın yüzde birinden daha düşük), binek otomobil sektörümüzde yerli şirketlerin, yerli marka, tasarım, üretim ve tedarik zincirlerinin olmamasından ya da az olmasından kaynaklanıyor.

Bu arada, binek otomobili üretimimizin büyük kısmı ihraç ediliyor. Buna karşılık yurt içi pazarda satılan binek otomobillerinin büyük kısmı ithal ediliyor. Geçen sene yurt içinde satılan 757 bin binek otomobilinin 564 bini ithal edildi.

Eğer doğru politikalar izlenmezse taşıt araçları sektöründe verilen açık gittikçe büyüyecek. Zira, yandaki grafikte görüldüğü gibi, Türkiye’nin sektördeki dış açığı son yıllardaki ekonomik yavaşlamaya ragmen düşmüyor. Banka kredileri, amortismanların vergiden düşülmesi gibi faktörler binek otomobil ithalatının yüksek kalmasına sebep oluyor.

 

Toplam otomobil üretiminin yarım milyon civarındaki kısmı da kamyon, otobüs, traktor başta olmak üzere binek dışı araçlardan oluşuyor. Burada yerli markalar var ve katma değer yükseliyor.  Bu araçlar Türkiye’ye ciddi ihracat gelir sağlıyor. Ancak bunların üretiminde de binek araçları kadar olmasa da ithalat var.

Yan sanayi üretiminde Türkiye bir hayli gelişme kaydetti. Öyle ki, yan sanayi ihracatı Türkiye’nin binek otomobili ihracatından daha yüksek. Bu sektörün desteklenmesi ve yerliliğinin artırılması gerekiyor. Ancak, toplam yan sanayi ithalatı ihracatından daha fazla. Sebebi yukarıda anlatıldı.

Sonuç kısaca şu; otomotiv sanayimiz önemli dış ticaret açığı veriyor. Bunda rol oynayan ana unsurlar şunlar:

  1. Binek otomobillerinde ticaret açığı veriyoruz (ihracatımız ithalatımıza göre daha düşük). Zira bu sektörümüzde ithalat bağımlılığı çok yüksek.
  2. Türkiye’de üretilen ve çoğunluğu ihraç edilen otomobiller için önemli ölçüde parça ithalatı yapıyoruz. Otobüs, kamyon, traktör gibi binek dışı araçlarının üretiminde de ithalat var. Ancak yan sanayi ithalatında ana rolü yabancı ortaklıklı otomobil sektörü oynuyor. Öyle ki, toplam otomobil ihracatımızdan daha fazla yan sanayi ithalatımız var. Hatta, yan sanayi ithalatımız büyüklük olarak tüm otomotiv ana sanayi ihracatımıza yakın.

Ne yapılması gerekiyor?

  1. Yerli binek otomobili üretiminde yurt içi tedarik zincirleri güçlendirilmeli, yerli yan sanayi ürünlerinin kullanılmasının teşvik edilmelidir.
  2. Yerli otomobil projesi önemlidir. Başarılması durumunda hem sektördeki toplam katma değer yükselir hem de dış ticaret açığı kesilir.
  3. Otomobil yan sanayinin uluslararası rekabetçi gücünün artırılması için sektör hem finansal hem de teknolojik açıdan desteklenmelidir.

ABD ile Türkiye arasında Serbest Ticaret Alanını Konuşalım

Murat Yülek,  Şubat 2017, Derin Ekonomi

Donald Trump Amerika Birleşik Devletleri başkanı oldu. Önümüzdeki 4 yıl dünyayı neler bekliyor? Şu anda görülen, Trump’ın kafasında iki kutuplu bir dünya var. Bir tarafta Anglosaksonlar ve Rusya diğerinde ise Çin. Diğer ülkeler büyük ölçüde önemsiz/‘irrelevant’. Trump’ın dünyasına hoş geldiniz.

Başkan Trump’ın ilk önemli kararı TPP sürecini durdurması oldu. TPP, Obama yönetiminin en önemli politikalarından birisiydi. Avrupa Birliği ile ABD arasında serbest ticaretin  önünü açması ve Atlantik Okyanusu’nun iki tarafı arasında yatırımların da artmasını ön görüyordu. Eşdeğer güç ve gelişmişlik seviyesindeki iki ekonomik alan arasında serbest ticaret ve daha çok yatırım her iki tarafın da işine yarayacaktı açıkçası.

Trump’ın yemin etmesinden önce Brexit’ten sert çıkış yapacağını açıklayan İngiltere’ye, hızlı bir serbest ticaret anlaşması önererek kucak açtı. Avrupa hakkında sert açıklamalara devam ederken bunu yapması Trump’ın kafasında bir Anglo-sakson birliği olduğunu gösteriyor. Bu tercihin sebebi henüz tam olarak belli değil.

Donald Trump tercihleri olan bir lider. İngiltere dışında Trump’ın diğer pozitif tercihleri arasında Rusya da var. En azından siyasi olarak ABD’nin Rusya ile yakınlaşacağı artık kesin gibi. Buna karşılık Meksika ve Çin konusunda Trump çekinmeden negatif tercihler ortaya koydu.

Türkiye konusunda ise Başkan Trump siyasi ve ekonomik tercihini pozitif kullanacak gibi görünüyor. Bu Türkiye açısından ne manaya gelir? Siyasi açıdan Türkiye’nin en önemli beklentisi Fetullah Gülen’in iadesi ve ABD’nin Suriye’de Türkiye’yi yalnız bırakan ve terör gruplarını desteklemesine son verilmesi. Her ikisi açısından da Başkan Trump ve ekibinden olumlu mesajlar alındı şu ana kadar. Bunların ne ölçüde gerçekleşeceğini zaman gösterecek.

Ekonomik açıdan ise Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin Trump döneminde nasıl bir şekil alabileceği henüz belli değil. Türkiye tarafı ABD’ye bir gündem önermedi. Başı oldukça kalabalık olan ABD tarafından da böyle bir gündem gelmedi. Türkiye’nin bu gündemi çalışması ve hazırlıklı olması gerekiyor. Bizce, olası Türk-Amerikan ekonomik gündeminin en önemli maddesi Türkiye ile ABD arasında bir serbest ticaret anlaşmasıdır. Türkiye ile ABD arasındaki ticaret her iki ülke açısından da önemsiz derece düşük. Türkiye-AB dış ticaret hacmi 130 milyar doların üzerindeyken Türkiye-ABD ticaret hacmi18 milyar dolar seviyesinde.

2002 yılından sonra Türkiye’nin ABD’ye olan ihracatı artmadı. ABD’nin Türkiye’ye olan ihracatı ise hemen hemen iki katına çıktı. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye uçak, otomobil ve makineler gibi yükte hafif pahada daha ağır ürünler satıyor. Ancak o da ABD’nin toplam ihracatı içinde oldukça küçük bir orana sahip. Dolayısıyla, her iki ülke de birbirleriyle ticaret yapmıyor denebilir. Karşılıklı yatırımlar da potansiyele oranla oldukça düşük seviyelerde.

Bu durum tersinden okunursa, ortada oldukça önemli bir potansiyelin olduğu görülüyor. Siyasi ilişkilerin derinleşmesine ekonomik ilişkiler de eşlik ederse önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ticaret hızla artabilir. Trump’ın Avrupa ve Çin ile ilgili menfi tercihleri Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri güçlendirici etki yapar. Özellikle tekstil ve hazır giyim alanında. Trump, Meksika’nın aksine, İngiltere’yle olduğu gibi Türkiye ile ticarete olumlu bakacaktır.

Türkiye Trump’ın karşısına ilk baştan itibaren iddialı ve yüklü bir işbirliği gündemiyle çıkmalı. Obama döneminde Amerikan ticaret bakanı Türkiye’nin kamu malları satın alma pazarında ABD’nin oldukça düşük paya sahip olduğunu söylemişti. Aynı şikayet Avrupa Birliği’nden de gelmişti. Oysa Türkiye’nin hem ABD hem de AB kamu satın alma pazarından aldığı pay sıfır. Altını çizelim: sıfır. Dolayısıyla, Türkiye’nin bu konuda da her iki partnerine de söylececeği şey var.

Sıradışı Yıl 2016

Murat Yülek, Ocak  2017, Derin Ekonomi

2016 yılı ekonomik ve siyasi açıdan sıra dışı bir yıl oldu. Uluslararası siyasi risklerin, deyim yerindeyse tavan yaptığı bir yılı geride bıraktık. Bunlar yetmezmiş gibi bir de darbe teşebbüsü yaşadı Türkiye. Bu gelişmeler 2016 yılında Türk ekonomisi üzerinde önemli menfi etkiler oluşturdu.

Yıla, düşürülen savaş uçağının gölgesinde bir çıkmaza giren Türk-Rus ilişkileriyle başladık. Bozulan ilişkilerin en önemli kurbanı ekonomi oldu. Rusya Türk ihraç ürünlerine çeşitli zorluklar ve yasaklar getirdi. Bu özellikle turizm ve Akdeniz bölgesinde üretilen yaş sebze ve meyvelerin ihracatı açısından güçlükler çıkarttı Türkiye’ye. Türkiye’nin en büyük turizm pazarını oluşturan Rusya’dan gelen  turist sayısının düşmesiyle özellikle Akdeniz’deki turizm işletmelerimiz sıkıntıya girdi. Toplamda, Rusya ile yaşanan problem ihracatın 2016 yılında yavaşlamasına sebep oldu.

Türkiye Rusya Krizi sırasında Rusya’ya karşı ekonomik yaptırım uygulamadı. Rusya, enerjinin  dışında, Türkiye’ye tarım, maden ve metaller gibi ürünlerde yüksek miktarlı ihracat yapıyor. Rusya’nın Türkiye’ye bu ürünlerdeki ihracatı, normal yıllada Türkiye’nin Rusya’ya toplam ihracatının iki katına yaklaşıyor. Rusya’nın Türkiye’ye ihraç ettiği ürünlerin Ukrayna gibi başka ülkelerden de kolaylıkla tedarik edilmesi mümkün. Bu yüzden Türkiye’nin elinde de Rusya’ya karşı ekonomik yaptırım uygulama şansına sahipti. Ancak bu kozunu kullanmadı.

Yılın son çeyreğinde Rusya Türkiye ilişkileri iyileşti. Bu sayede, 2017’den itibaren ihracat ve turizm gelirlerinde artışlar olacak. Ancak, kaybın ne ölçüde telaafi edileceğini şu anda bilemiyoruz.

Türkiye 2016 yılında bir de darbe teşebbüsü yaşadı. Fetö terör örgütünün bu teşebbüsünün ekonomiye maliyeti ağır oldu. Ekonomik ve siyasi güven düştü. Şirketlerin yatırım kararları ertelendi. Özel tüketim düştü. Bunların neticesinde, darbe teşebbüsünün yaşandığı üçüncü çeyrekte Türk ekonomisi yüzde 1,8 oranında daraldı. Dördüncü çeyrekte de yavaşlama devam ediyor. Hükümet tarafından alınan tedbirler teşebbüsün kalıcı etkilerinin ortadan kaldırılmasını hedefliyor.

2016 yılının bir diğer özelliği ise yoğun terör idi. Türkiye, PKK’ya ve DAEŞ’e karşı büyük bir harekat başlattı ve netice aldı. Buna karşılık bu örgütler Türkiye’deki terör eylemlerini artırdılar. Bir taraftan halkı terörize etmeyi, diğer taraftan da ayakta kaldıklarını göstermek amacını güden örgütler az sayıda insanla çok gürültü çıkartacağını umdukları eylemlere giriştiler. Bu eylemlerin de ekonomi üzerindeki etkisi menfi oldu. Ancak hükümet ve güvenlik güçlerinin kararlılığı devam etti. Halkın da terörün bitirilmesine yönelik kararlı tavrı ekonomideki istikrarın bu şartlarda olabileveği kadar güçlü devam etmesine katkıda bulundu.

Avrupa Birliği ile ilişkilerin kötüleşmesi ve Avrupa Parlementosu’nun kararı, Türkiye’nin harici ilişkilerini zorlayan bir başka unsur oldu. Türkiye, Avrupa Birliği’nin teröre karşı tavır almasını istemeye devam ediyor. Ancak Avrupa Birliği’nde bu konuda net bir tavır oluşamıyor. Bu arada, Avrupa Birliği 2016 yılında Brexit oylamasından ve İtalya Başbakanı Renzi’nin istifasından sonra tarihinin en zor dönemlerinden birisini yaşıyor. Avrupa Birliği’nin geleceği hakkında hem Avrupa’da hem de dışarıda kamuoyunda önemli soru işaretleri var. Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde yükselen ırkçılık ve yaklaşan seçimler Avrupa’nın uzun dönemli istikrarı hakkında benzer soru işaretlerin ortaya çıkartıyor. Tüm bunlar, bir Avrupa ülkesi olan ve bunlarla yakın ekonomik ilişkileri olan Türkiye’yi 2016 yılında etkilediği gibi önümüzdeki dönemde de etkilemeye devam edecek.

Amerika’da Donald Trump’ın seçilmesi Kasım ayından itibaren dünya piyasalarıyla birlikte Türkiye’yi de etkiledi. ABD’de kısa dönemde büyümenin artması beklenirken orta uzun dönemde zorluklar artacak. Orta-uzun vadede ABD’nin bir borç sıkıntısı yaşama olasılığı bugün dünküne göre çok daha olası görünüyor.

Yükselen dolar endeksi ve ABD’deki hem piyasa hem Fed faizleri Türkiye’de de borçlanma maliyetlerini artırdı. OPEC kararı sonrası petroldeki artışlar ise Türkiye açısından hem olumsuz hem olumlu etki gösterecek. Petrol zengini Rusya, Azerbaycan ve Ortadoğu ülkelerinin gelirlerinin artması Türkiye’nin ihracatını destekleyecek. Buna karşılık, devam eden enerji bağımlılığı sebebiyle ithalat faturası ve cari açık da yükselecek.

Kısaca; 2016 zor bir yıl oldu. Jeopolitik ve ekonomik riskler yükseldi. Darbe riski de yaşayan Türk ekonomisinin direnci denenmeye devam etti. İyi haber, Türk ekonomisi 2016 yılından da başarıyla çıktı. Kötü haber, 2017 yılı da 2016’dan daha iyi olacak gibi görünmüyor.

Milli Hesaplarda Gözden Geçirme

Murat Yülek, Aralık 2016, Derin Ekonomi

TÜİK geçen hafta üç önemli istatistik seti yayımladı. Bunlardan birincisi yeni milli hesaplar (GSYH) rakamlarıydı. İkincisi iller bazında GSYH rakamları (yani, toplam ülke bazındaki GSYH’nın hangi illerden ne kadarının elde edildiği) rakamları 2004-2014 dönemi için güncellendi. Üçüncüsü, Türk ekonomisinin, girdi çıktı tablosu (yani katma değerin alt sektörler arası akışını gösteren tablo; bu tablo, hangi sektörün hangi sektöre ne miktarda katma değer girdisi sağladığını gösteriyor) 2012 yılına güncellendi.

Her üç setteki güncelleme de çok önemli. İlk gözünüze çarpacak şey güncellemelerin neden bu kadar geç geldiği olabilir. İller bazında GSYH en son 2001 yılı itibariyle açıklanmıştı. Türk ekonomisi Girdi Çıktı Tablosu en son 2002 yılı itibariyle güncelenmişti. İlgili araştırmacılar Groningen Üniversitesi’nin tüm dünya için oluşturduğu girdi çıktı tablolarında kullanılan yaklaşık değerleri kullanıyorlardı.

Bu güncellemelerin daha sık ve daha hassas yapılması için TÜİK’in eleman sayısının artırılması gerekiyor. Avrupa ülkelerinde istatistik ofislerinde çalışan insan sayısı TÜİK’e göre daha fazla. Avrupa’da ayrıca, sektörel bakanlıklar ve kamu kurumlardaki istatistik birimlerinde de çok sayıda insan çalışıyor. Bunlar da milli istatistik kurumunun çalışmalarına destek oluyor. TÜİK’deki eleman eksikliğinin istatistik üretiminde başka menfi etkileri de oluyor; örneğin TÜİK üç aylık GSYH büyüme istatistiklerini Avrupa ülkeleri ve ABD’ne göre daha geç açıklıyor.

Gelelim milli hesaplar revizyonuna. Toplam GSYH ise daha önce 1987 ve 2008 yıllarında gözden geçirilmişti. Yani aradan 8 sene geçmiş. Bu yılki düzenlemeler, uluslararası güncellenen standartlara uyum sağlanması amacıyla yapıldı. 2009 yılında Birleşmiş Milletler milli hesaplar standartlarını (System of National Accounts-SNA) güncellemişti. Avrupa Birliği istatistik birimi olan Eurostat da 2010 yılında kendi sistemi olan Avrupa Hesap Sistemi’ni (European System of Accounts-ESA) SNA’e uyumlu hale getirmişti.

Bu tip genel ya da tek tek ülkelerde milli hesapların gözden geçirilmesi sık sık karşılaşılan olaylar. Örneğin Çin istatistik birminin (NBS), genel ekonomik sayımın ardından 2005 yılında gerçekleştirdiği revizyonda ülkenin GSYH’sı 300 milyar dolar (Türkiye’nin 2003 resmi GSYH’sına yakın) yükselmiş ve yeni rakamla dünyanın dördüncü büyük ekonomisi haline gelmişti. Çin bundan önce 1993 yılında GSYH içindeki hizmet sektörü sayımını gerçekleştirdikten sonra sektör hasılasını yüzde 32 oranında yükseltmişti (toplam GSYH’ya yüzde 10 olarak yansımıştı). Çin 2013 yılında da bir revizyon yapmış ve GSYH rakamlarını 309 milyar dolar yükseltmişti.

Dönemsel olarak GSYH büyüme rakamlarında revizyonlarla da oldukça sık karşılaşılıyor. Özellikle dönemsel büyüme rakamlarını hızlı açıklayan ülkelerde. Zira, iktisatçılar, gözlemciler, iş dünyası ve kamu görevlileri istatistiklerin hızlı yayımlanmasını istiyor. İstatistiklerin yayımlanma hızı arttıkça da revizyon ihtiyacı artıyor.

TÜİK tarafından geçen hafta yayınlanan, ESA 2010 ile uyumlu  yeni GSYH serisi tartışma konusu oldu. Bunun iki ana sebebi var. Birincisi, revizyon oldukça büyük. Kişi başına gelirimiz tekrar 10 bin doların üzerine çıktı. Kritik bir değişken olan cari açığın GSYH’ya oranı düştü. Bununla birlikte, topladığımız vergilerin ve kamu harcamalarının ya da örneğin toplam sağlık harcamalarının GSYH’ya oranı düştü. Yani, mevcut ve geçmişe dönük bir çok makroekonomik açıklamamızı değiştirmemiz gerekiyor şimdi.

İkincisi, büyüme oranları eski serideki oranlardan çok farklılaştı. Örneğin geçen yılki büyüme oranı yeni serilerle yüzde 6,1 oranında büyüdü. Bu da, Türk ekonomisinde, son 10 yıl için anlattığımız büyüme eğilimlerinin değiştirilmesine sebep oldu.

ESA ile uyum çalışmasının bu denli büyük seviye ve yıllık büyüme farkları çıkartması şaşırtıcı. Ancak TÜİK teknik olarak güçlü bir kurum. Daha ayrıntılı açıklamaları önümüzdeki dönemde göreceğimizi düşünüyorum.

Doların ateşini düşürmemiz gerekiyor

Murat Yülek, Kasım 2016, Derin Ekonomi

Türkiye yüklü bir siyasi gündem ve jeopolitik risklerle karşı karşıya. Bir yandan Suriye’de güvenli bir bölge oluşturmak amacıyla sıcak bir savaşın içinde. Bu savaş başarılı gidiyor ve tamamlanınca Türkiye’deki riskler düşecek. Darbe girişimiyle ilgili ve teröre karşı (PKK, DAEŞ, Fetö) sıcak ve soğuk mücadele ülke içinde ve dışında devam ediyor. Bu mücadelelerde Türkiye’nin yurt dışındaki dostlarından aldığı destek son derece sınırlı. Yabancı müttefiklerimiz, özellikle Avrupa ülkeleri, teröre karşı gerekli tavrı göstermiyorlar. Fiilen terörün yanında yer alanları var.

Moody’s Eylül ayında Türkiye’nin notunu düşürdü. Bu, teknik temellerden yoksun siyasi boyutu yüksek bir karardı. Bu köşede, bu nitelikte bir riske dikkat edilmesi gerektiği yazılmıştı. Derecelendirme kuruluşlarının teknik boyuttan uzaklaşarak siyasi kaynaklı diyebileceğimiz kararlar alması Fitch’in de benzer bir not kararı verme ihtimalini güçlendiriyor.

Dış konjonktür de belirsiz. Dünya, Donald Trump’ın hangi politikaları izleyeceğini nasıl bir performans göstereceğini merakla bekliyor. Fransız seçimlerinde de yine belirsizliğin kazanması olası görünüyor. Brexit sonrası önemli bir yara alan Avrupa Birliği’nde İtalya’daki anayasa referandumu yeni bir belirsizlik oluşturuyor. Eğer Başbakan Renzi’nin reform önerileri referandumda kaybederse bunun ardından Italexit tartışması güçlenecek. Yani Avrupa Birliği’nin varoluşuyla ilgili  riskler artacak.

Uluslararası siyasi gelişmeler, ekonomik konjonktürü de yakından etkiliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde tahvil faizleri hızla yükseldi. 10 yıllıklarda artış 10 günde 40 baz puana ulaştı. Avrupa 5 ve 10 tahvillerinde de benzer hareket yaşandı. Bu, Fed’in faiz kararı vermesinden önce portföylerde değişikliğin başladığını gösteriyor. Kısa dönemde bu portföy değişiklikleri gelişmekte olan ülkelerde kurları menfi etkiliyor.

Amerika’da ekonomik büyüme ve enflasyonun yükselmesi ihtimali dolar endeksini yükseltiyor.Trump’ın seçilmesinin altının yükselmesine sebep olması beklenirdi. Kısa bir süre öyle de oldu. Ancak doların hızlı yükselmesi altını baskılıyor. Altın yükselmek yerine düşüyor.

Uzun vadede ise Trump’ın politikalarının ve yönetiminin bütçe açığı ve borcu zaten yüksek olan Amerikan ekonomisine darbe vurma ihtimali var. Vergi indirimleri, ABD ekonomisinin kısa sürede harekete geçirse de uzun dönemde zaten toplam vergi/GSYH açısından dünyanın en düşük ülkeleri arasında  yer alan ABD’de kalıcı büyüme sağlamaz. Trump döneminde borç ve bütçe açığı artacak olan ABD’nin risk görünümü yükselecek. ABD’deki dünya ekonomisini menfi etkileyecek. Bunun üzerine Çin gibi ülkelerle olan ekonomik/ticari sürtüşmeleri de eklemek gerekiyor.

Bu uluslararası ortam Türkiye’yi de etkiliyor. Özellikle kur ve faiz üzerinden. Dolar endeksi Trump’ın seçilmesinin ardından yüzde 3,5 yükselme kaydederken TL’deki yükseliş yüzde 7,3 oldu. Gösterge faizdeki yükseliş 80 baz puana, CDS primlerindeki yükseliş ise 25 baz puana yaklaştı. Türkiye’nin yapması gereken, kendi kontrolünde olan ‘görünüm risklerini’ düşürmek. Kendi kontrolünde olan siyasi ve ekonomik riskleri (belirsizlikleri) düşürmekle Türkiye ‘toplam risk görünümünü’ düşürmüş olacak.

Son 10 senede ulaşılan makroekonomik istikrar ve ekonomimizin direnci kendisini darbe girişimi sonrasında göstermişti. Türk ekonomisinin dış şoklara karşı direnç gücü devam ediyor. Bunu  göstermenin tam zamanı. En başta doların ateşinin düşürülmesi gerekiyor. Dolar kuru, yatırımcıdan iş adamına, öğrenciden işçiye herkesin her an takip ettiği bir gösterge durumunda. Kısa sürede hızlı yükselmesi ekonomimizin direnci ve istikrarıyla ilgili sorular oluşturuyor. Doların yükselmesi Merkez Bankası’nın tek başına sorumlu olduğu bir alan değil. Doların son dönemdeki yükselişi Merkez Bankası’nın politikalarından kaynaklanmadığına göre düşürülmesi de tek başına Merkez Bankası tarafından sağlanamaz. Önümüzdeki dönemde hükümet tarafından alınan kararlar, yapılan açıklamalar ve konulan hedefler, resmi yorumlar (doların yükselmesiye ilgili olanlar dahil) bu yüzden büyük öneme sahip. Hükümetin, önümüzdeki dönemde hem dışarıdan kaynaklanan risklerin bertaraf edilmesine hem de ilave risk algısının ortaya çıkartılmamasına dikkat etmesi gerekecek.

Türkiye ve Asya Ekonomik Birliği

Murat Yülek, Kasım 2016, Derin Ekonomi

Ülkeler arasındaki siyasi sınırların ortaya çıkarttığı ‘bölünme’ ekonomik açıdan çok maliyetlidir.  Örneğin, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda sınırın öteki tarafındaki komşularımızla ilişkilerimizin kötü olduğu dönemlerde ekonomik hinterland sınırlanan Hakkari ya da Gaziantep gibi illerimizin ekonomileri bir ‘ada’ ekonomisi idi. Gaziantep gibi, Türkiye ve dünya ile bütünleşebilen illerimiz kendilerine bir ekonomik çıkış fırsarı oluşturabildiler. Ancak Hakkari gibileri bunu başaramadılar.

Benzer sıkıntılar Afrika’dan Asya’ya çok sayıda ülkede yaşanageldi. Örneğin, sömürge geçmişleri sebebiyle resmi dilin İngilizce olduğu Gambiya ile resmi dili Fransızca olan Senegal’in aralarındaki ticaret ve ekonomik kalkınma ilişkileri sınırlar sebebiyle zayıf kaldı. Avrupa, benzer problemleri, Avrupa Birliği’nin kurulması ve 1992 yılında oluşturulan tek pazar sayesinde aşmaya çalıştı. Bugünlerde çatırdasa da tek pazar Avrupa ülkelerinin ve özellikle Almanya’nın çok işine yaradı.

ABD, tek bir maliye otoritesi, tek bir para birimi ve merkez bankası, tek bir dış politika kısaca tek bir sistemi yayarak bu hale gelmişti. Avrupa Birliği, 50’den fazli ülkeyi tek bir ülke haline getirebilen ve böylece dünyanın en büyük ekonomik, askeri ve siyasi gücü haline gelen ABD’ne öykünmenin bir sonucuydu. AB, ABD’nin birliğini tamamıyla kopyalayamadı; şimdilerde bir merkez bankası ve ortak maliye kuralları olsa da özellikle siyasi ve askeri açıdan bir birliğe sahip değil. Bununla birlikte, tek pazar, avro ve bunun ortaya çıkarttığı artan ticaret Avrupa’da üretim ölçeklerini büyüttü. Her şeye ragmen AB şu ana kadarki en başarılı ve tek önemli ekonomik bütünleşme örneği olarak önümüzde duruyor.

Asya’ya bakıldığında ekonomik işbirliği ve bütünleşme hemen hemen yok denecek kadar az. Oysa, küçük, düşük gelirli, az gelişmiş, denize kıyısı olmayan çok sayıda ülkeye sahip olan Asya dengeli bir ekonomik işbirliği şemsiyesine ihtiyaç duyuyor. Asya’daki büyük güçler, Çin ve Rusya, kendi Asya işbirliği önerilerini ortaya attılar. Kazakistan lideri Nursultan Nazarbayev tarafından 1994 yılında ortaya atılan  Avrasya Ekonomik Birliği fikri bugün Rusya liderliğinde 6 ülkeden oluşuyor. İçlerinde Kazakistan ve Rusya olduğu için 20 milyon kilometrekareklik alanı kapsıyor. Üyeleri arasında gümrük birliği oluşturuldu.

Çin Komünist Partisi Lideri Xi Jinping tarafından ortaya atılan “Bir Yol Bir Kuşak” (One Road One Belt) Orta Doğu’nun bir bölümünü ve Asya’yı kapsayan bir işbirliği projesi. Bu projenin temelinde ulaştırma ve haberleşme ağlarının güçlendirilmesi ve kültürel alan da dahil ekonomi dışı işbirliğinin de güçlendirilmesi yatıyor. Çin tarafından kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın Çin kontrolündeki yeni bir dünya bankası gibi çalışması öngürülüyor. ABD’nin bu bankanın kurulmasına karşı çıktığı ve bu konuda Avrupa ülkelerini etkilemek için de girişimlerde bulunduğu biliniyor. ABD’nin endişesi, muhtemelen Çin’in bu banka eliyle Asya’da kendi şirketlerince altyapı işleri yapacak olması ve siyasi olarak güçlenmesi.

Bir Yol Bir Kuşak projesi şu anda resmi olarak Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nın (SCO) gündeminde. Hem Çin hem de Rusya’nın üyesi olduğu teşkilat Avrasya’da ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri işbirliğini amaçlıyor. Gündemindeki ana konularından birisi terörizmin önlenmesi. Terörizm deyince tabi ‘İslami terörizm’ tabir edilen şey kastediliyor.

Türkiye bu forumların hiç birisine üye değil. SCO ise gözlemci ülke olarak yer alıyor. Türkiye’nin dünya ekonomisinin büyüme motoru ve ağorlık Merkezi haline gelen bu bölgede daha aktif hale gelmesi gerekiyor. Bir Avrasya ekonomik kuşağı önerisini ilk getirmesi gereken ülkelerden birisi Türkiye; bu bir “düşünce önderliği” görevi Türkiye açısından. Bu öneri, başarılı bir icraat planlanarak  geliştirilinceye kadar ise Türkiye’nin mevcut platformlara girmesi ve aktif olması gerekiyor. Bundan önce de ECO gibi aktif ve önemli üyesi olduğu platformlarda öncerlik yapması gerekiyor. ECO gibi platformlarda uzun süredir üzerinde uğraşılan ancak çok az mesafe alınmış olan tercihli ticaret hedefinden serbest ticarete geçmenin zamanı geldi geçti bile.

When will Christian Amanpour call a duck a duck?

International media failed miserably in the Egyptian case. They failed miserably because the way they reflected the events showed they almost openly support a bloody coup. Sorry I should not have said a coup. I should not have listened to Mr. Mc Cain; a duck is (only sometimes) called a duck when it is politically right.

Amanpour is apparently in a long vacation when hundreds of civilian demonstrators are being killed by Egyptian military. She was unwilling even to air the Turkish officials trying to explain their position during June’s violant demonstrations in Turkey. Now she is silent for weeks when insistently peaceful demonstrators in Adawiyyah circle are being shot by military snipers.

Tags: , ,