03 Haziran 2013, Murat Yülek, Dünya

G. Kore, 1950’li yıllarda lokomotif, otomobil, ya da nükleer reaktör yapamıyordu. O sıralarda diğer ülkelerin de üretmiyor olduğu flat panel, bilgisayar, tablet ya da akıllı telefon da üretmiyordu. Türkiye 1950’li yıllarda lokomotif üretti, 1960’lı yıllarda deneme reaktörleri kurdu.

2000’li yıllarda G. Kore nükleer reaktor, otomobil (kendi tasarımıyla) uçak, lokomotif ve diğer raylı sistemler, flat panel, tablet, akıllı telefonları üretiyor. Bu alanların bazılarında dünyanın en üst iki üç ülkesi arasında. Türkiye öyle değil. Türkiye’nin anlı şanlı sanayi grupları var ama üst ürünlerde kendine ait sanayisi yok denecek kadar az.

Hızlı büyüme ile kalkınma arasında pek de ince olmayan bir fark var. G. Kore her ikisini de beceren nadir ülkelerden. Biz ise beceremeyenler arasındayız.
Bu fark nasıl oluştu? Sorusunun cevaplarından muhtemel birisi sanayi politikaları. G. Kore’nin gelişimine bakıldığında makroekonomik istikrar ile sanayi politikalarının uzun süre el ele yürüdüğünü görüyoruz. Başarının anahtarı burada olsa gerek.
Bunları taker taker ele alalım. G. Kore ekonomik karar alıcıları, enflasyon ve onda sembolize edilecek daha geniş çerçeveli makroekonomik istikrar faktörlerinin başarıyla yürüttüler yıllarca. En basit sonucu, kamu borçlarının faizlerine harcanan paranın GSYİH’ya olan oranının Türkiye’nin çok çok altında olmasıydı. Türkiye’deki düzelmeye rağmen, hala G. Kore düşük borçlanan ve borçlanma maliyetleri de çok düşük bir ülke.

Ancak G. Kore’nin kalkınmasının daha önemli açıklayıcısı sanayi politikalarıydı. Sanayi politikaları bazı öncü alanların seçilerek özel sektör gayretinin o alanlara kaymasını sağlamak manasına geliyor. G. Kore’nin reaktör tasarlayıp kurabilen, flat panel üreten, Apple’a kafa tutan ve bazılarına göre daha iyi akıllı telefonlar üretmesini bu politikalar sağladı.

Türkiye, 1970’li yıllarda “ağır sanayi” adı altında benzer politikalar uygulamaya çalıştı. Ancak bir Başbakan’ın attığı fabrika temelleri, diğer partinin milletvekillerince söküldü. O dönemde kurulan, takım tezgahlarından (TAKSAN) elektrik jeneratörlerine (TEMSAN), uçak imalatına (TUSAŞ) kadar uzanan yelpazadeki şirketlerin büyük kısmı desteklenmedi. Bölgesel kalkınmayı hedefleyen çok ortaklı şirketler önce DESİYAB tarafından finansal ve teknik desteğe tabi tutuldu ancak, sonradan bu destekler çekildi.

Bugüne gelindiğinde, Türk sanayisinin atlaması gereken önemli bir eşik olduğunu söylemek yerinde olur.

Sanayi politikalarının önemli araçlarından birisi kamunun satın alma politikaları. Ben buna “Kalkınma Temelli Satın Alma Politikaları” diyorum. Şu anda hükümette bu alanda çalışmalar olduğunu yakından biliyorum. Geçen hafta Sanayi Bakanı Ergün’ün yaptığı açıklamalar da bu yöndeydi. Ergün, kamu satın almalarında yerli mallarının tercih edileceğine dair esaslar üzerine çalışıldığını söyledi. Örnek olarak iş makinalarını verdi. Türkiye gibi bir inşaat ülkesinde, motorundan hidrolik aksamına kadar dünyanın en iyi iş makineleri üretilebilir ve üretiliyor. Yerli mallarının tercih edilmesi hem isihdam ve katma değer açısından, hem de bu sektörün daha ileri gitmesi için gerekli hacmin sağlnaması açısından önemli.

Öte yandan, Sanayi Bakanlığı’nın Sanayi Genel Müdürlüğü dışında, TÜBİTAK, Ekonomi Bakanlığı ve hatta Hazine ve Maliye Bakanlığı bürokrasisinin de çalıştığını biliyorum. Kamu İhale Kurumu da eğer farkındalığını artırırsa, bu çalışmalar ulaştırmadan sağlığa kadar Türk sanayi açısından çok önemli bir gelişme olacak.