Zaman Gazetesi, Murat Yülek, 17 Temmuz 2011

-Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğum iki hafta süresinde Atlantiğin her iki tarafında da kritik gelişmeler yaşandı. Bunların Türkiye üzerinde de etkileri olabilir.

ABD

ABD’de devletin borçlanma sınırının artırılması hâlâ gerçekleşmedi. Bu sembolik artırım 2 Ağustos’a kadar gerçekleşemezse, cari harcamalarının ancak yüzde kırkını anlık vergi gelirleriyle ödeyebilen Amerika, ya vadesi gelen borçlarının bir kısmını geri ödeyemeyecek ya da satın aldığı mal ve hizmetler için ödeme yapamayacak. İkinci alternatifte de borç vadesi ile gelir zamanlaması arasında bir uyumsuzluk olursa temerrüde düşme riski var. Dolayısıyla borç tavanı yükseltilmezse kredi notunun düşeceği kesin gibi gözüküyor.

Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasındaki tartışma 2,4 ile 4 trilyon dolar arasında değişecek uzun dönemli tasarruf paketinin vergi artışlarından mı yoksa harcamaların azaltılmasından mı sağlanacağında düğümleniyor. Cumhuriyetçiler, sosyal güvenlik de dahil olmak üzere harcamaların kısılmasını isterken Demokratlar paketin büyük ölçüde vergi artışlarıyla finanse edilmesini tercih ediyor. ABD’nin şu anda gelişmiş ülkeler arasında vergi yükü en düşük ülkeler arasında olması vergi artışları açısından manevra alanı olduğunu gösteriyor. Ancak vergi artışları, en son gelen istatistiklerin de teyit ettiği gibi zaten kırılgan olan büyüme görünümünü riske sokabilir. Ancak siyasî yorumcular, Cumhuriyetçilerin asıl niyetinin Obama’nın ABD’yi borç ödeyemez duruma düşüren başkan haline getirmek olduğunu söylüyorlar.

Asıl önemli olan ise ABD’nin uzun vadeli reel kaynaklara dayalı (yani para basmadan) borç ödeyebilme kapasitesi. ABD bir Yunanistan değil ancak yapısal unsurlar borç görünümünü çetin hale getiriyor. Bu köşede ABD’nin uzun vadeli sıkıntıları daha önce tartışılmıştı. Reel kaynaklara dayanarak ve ekonomik aktiviteyi riske sokmayacak borç kapasitesi ilave vergi kaynakları bulmasına dayanıyor ABD’nin. Tabii bu arada harcamalarının da düşmesi ya da en azından artmaması gerekiyor. ABD’de vergi oranları düşük olsa da artırılması hem ekonomik hem de politik açıdan çok zor. Öte yandan harcamaların, savunma da dahil kalıcı olarak düşürülmesi de pek olası değil.

Bu durumda ABD için borç spiralinden reel kaynaklara dayanarak kurtulması için yeni bir “büyüme hikâyesi” gerekiyor. Bir başka deyişle yeni ve kalıcı verimlilik artışı kaynakları. Bu gerçekleşirse mevcut yapı içinde üretim ve dolayısıyla gelirin artması yani vergi tabanının gelişmesi mümkün olabilir. Sizce ABD’nin böyle bir hikâye üretmesi kolay mı? Değilse elinizde tuttuğunuz dolarlara daha sorgulayıcı bakın. Tabii, en çok dikkatli olanın elinde en çok dolar tutan tekil oyuncu olan merkez bankalarının olması gerektiği aşikâr.

Avrupa

Yunanistan fiilen iflas durumunda. Borç verenlerin (bono portföyü sahipleri) iflasın maliyetlerine katlanmaları gerektiği artık daha sesli konuşuluyor. Bir nevi ‘korkunun ecele faydası yok’ mantığı. Geçen hafta IMF çalışanlarından da benzer bir görüş geldi. Bu yönetimin görüşü olmasa da önem taşıyor. Christine La Garde’ın Almanya’ya paralel olmayan Fransa’nın genel görüşünü devam ettireceği hâlâ temel senaryo olsa da IMF’nin kulvar değiştirmesi pek yabana atılacak bir olasılık değil artık.

Öte yandan, piyasalar Yunanistan’ı tartışmayı ancak İtalya sorunu tekrar su yüzüne çıkınca unuttu. İtalya gerçek bir ağır sıklet. Borçları Yunanistan’ın beş katından daha fazla. Avrupa bankaları ellerinde 800 milyar dolara yakın İtalyan kâğıdı tutuyorlar. Buna İspanya eklendiğinde rakam 1,4 trilyon doları geçiyor. Pek kimsenin dikkat etmediği bir husus da bu rakamlara özel sektör borçlarının dahil olmaması.

Geçen hafta piyasa ellerinde İtalyan bonosu tutan İtalyan bankalarını cezalandırdı. Gelecek hafta, İtalyan hükümetinin geçen hafta açıkladığı tasarruf paketinin inandırıcılığı test edilmeye devam edilecek.

Willem Buiter gibi bazı iktisatçılar Avrupa Finansal İstikrar Fonu’nun bugünkü 400 milyar Euro seviyelerinden iki trilyon Euro seviyelerine çıkartılmasını öneriyor. Fon’un en önemli işlevlerinden olan “güven” unsurunu sağlayabilesi için bu “cesamete” ulaşması gerekiyor. Peki bu fon nereden sağlanacak ve yine yukarıda ABD için tartışıldığı gibi “reel kaynaklara” dayanacak mı?

Türkiye

Fatih Projesi, Milli Eğitim Bakanlığı,

Sanayi Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı

Basına yansıyan haberlere göre Fatih Projesi’nde düğmeye basılmış. Önümüzdeki dönemde Türkiye’deki, dersliklerin akıllı tahtalar başta olmak üzere teknoloji ürünleriyle donatılacağı belirtiliyor.

Öğretmenler yeni ekipmanların nasıl kullanılacağı ve eğitime nasıl olumlu katkı yapacağı konusunda eğitildi mi? Yeni ekipmanlardan bu konuda maksimum verim nasıl alınacak? Türkiye’nin internetten en çok chat yapmak için faydalandığı birçok platformda dile getirildi. Fatih Projesi’nin reel faydaları iyi kurgulandı ve bir oyun planı hazırlandı mı?

Türkiye milyarlarca dolarlık kamu alımı yapacak. Bu alımların ne kadarı ne kadar katma değerle Türk şirketleri tarafından karşılanacak. Türk şirketleri montajcılık dahi olsa bu projeden ne kadar faydalanacak? Yoksa ithalatçı olarak mı faydalanacaklar? Yoksa kriz döneminde dünya ekonomisine önemli bir katkı yapmış olacağız. Ya Türk ekonomisine? Fatih Projesi önümüzdeki dönemde cari açığı nasıl etkileyecek? Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda bir hazırlık yaptı mı? Ya Sanayi Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı? Sanayi Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında Fatih Projesi’yle ilgili bir diyalog var mı? Ya Ekonomi Bakanlığı ile?

Türkiye şu anda ekonomik istikrar açısından parmakla gösterilen bir başarıya sahip. Ancak hızlı parasal ve kredi büyümesi ile cari açık risk unsuru olarak görünüyor. Cari açık sorunu önceki dönemlerde daha ciddiye alınsaydı bu risk unsuru bugün önümüzde olmayabilirdi.

Önümüzdeki dönemde Avrupa ve ABD ekonomilerinde ortaya çıkacak sorunlar Türkiye’yi birkaç kanaldan etkileyebilir:

1- “Psikolojik” etki. Kriz dönemlerinde likidite gerçekten sağlam olmasa da sağlam gördüğü ülkelere kaçıyor. Türkiye güvenli bir liman görüntüsü taşırsa likidite kaçması yerine likiditenin kaçtığı ülke de olabilir. Yani Türkiye’nin kemerleri, sağlaması ve olağanüstü duruma geçerek güvenli liman haline geçmesi gerekiyor. Şu anda en güvenli görülen liman bir ülke değil; altın.

2- “Pazar” etkisi: Avrupa ve ABD pazarları tekrar yavaşlayabilir. İhracatın çeşitlendirilmesine devam. İthalatın da kontrol altında tutulması gerekiyor. Yani cari açığa dikkat.

3- Kur-borsa hareketliliği: İçerideki oyuncuların davranışına dikkat. Yurtdışındaki kriz, ülke içindeki oyuncuları nasıl etkileyecek? Spekülatif hareketlere dikkat.